ANASAHİFEHATIRATIKIZIL SULTAN MI?LİDERLİK SIRLARIFİLİSTİN DIRAMIDERSLERMUHTELİF

HATIRATI:

Belgeler

Genel:

ANASAHİFE

İNDİR

BAĞLANTILAR

İRTİBAT

Padişaha Bir Suikast İhbarı ve Abdülhamid'in Tutum

Padişaha Bir Suikast İhbarı ve Abdülhamid'in Tutumu

Ondört yıl Mabeyin kâtipliği yapmış, daha sonra Dahiliye Nazın olmuş Reşit Bey, zamân zaman Abdülhamid'in gadrine de uğramıştır. Bu bakımdan yayınladığı hatıraların ciddiyetine güvenilebilir Reşit Bey, kitabında şunu anlatıyor:

«Şahit olduğum vekayiden biri de şudur: Bir perşembe sabahı Bükreş sefaretinden bir şifre geldi, açtık. Diyordu ki: Romanyalı filân adam sefarete müracaatla önümüzdeki Cuma günü Şazlı Dergâhmdaki camiye selâmlık resmi ifası için teşrifi şahane vuku bulursa, suikasta maruz kalacağını ve camiin civarındaki mecralara dinamit konulmuş olduğunu mahremâne haber veriyor.

Mesuliyeti, muhbire aitolmak üzere arz-ı malumat ediyorum.»

Bu telgrafı yazan,, eski Mabeyn kâtiplerinden Kâzım Beydi. Bu zat, şahsının, memuriyetinin namus ve haysiyetini tamamile takdir ile icabına ihtimam eder, doğru sözlü, doğru özlü bir insandı. Bu Jurnalin isaline (ulaştırılmasına) tavassuta (aracılığı) da mazur idi. Çünkü evvela tavassuttan intinkâfı (vaz geçmesi) muin (Koruyucu) sıfatile cürme iştirak demek olurdu. Saniyen, dünyanın hiç bir tarafında hiç bir memur, aynı halde başka türlü hareket edemezdi. Nitekim, jurnalin ne maksatla ve ne taraftan haber verildiği açıkça anlaşılmakla beraber, Başkâtip Süreyya Paşa da derhal arza mecbur oldu. Padişah, Cuma gecesi camiin civarındaki su ve hela yollarında bir tahariyat (araştırma) icra ettirdikten sonra, ertesi cuma günü selâmlık resmini orada icra ve cuma namazını o camide eda etti.

Fakat bir daha sazlı camiine gitmedi.

Sazlı şeyhi Zafir efendi, kimseye zarar vermez, devlet işlerine karışmaktan çekinir ve gerçekten mutekit bir âdemdi. Sultan Hamid'in bu zatı nasıl tanıdığını bilmiyorum. Efendiliği zamanındaki züht ve salâhına ve duasına müstecap olacağına itimat etmiş olması ihtimalidir. Senede bir iki defa o camiye Selâmlık eder, Şeyh'in bu suretle de duasını alırdı. Serencebey yokuşunda, fakat aradaki boş bir arsadan dolayı, Sazlı dergâhının karşısına yerleşmiş olan Ebül Hûda, Şeyh Zafiri'nin bu iltifatı seniyyesine alenî haset ederdi. Kendisinin mazhar olmadığı şereften onun da mahrum kalması için tertip ettiği bu yalancı jurnali, Hariciyye Nezaretinde bilmem ne işle muvazzaf ve her halde kendisine müntesip Vais efendi isminde serseri bir levanten vasıtasile Bükreş'e göndererek oradan takdimine Sefareti mecbur ettiğini ve bu dolambaçlı yolu ihtiyar etmesindeki külfetin uydurduğu jurnalin sahibini korkutarak Padişah nazarında düşürmek emeline müstenit bulunduğunu, hâle vakıf olanların hepsi derhal anladılar; Padişahın da bu meyanda bulunduğuna inanmak isterim. Lâkin telâkkinin mahiyeti ne olursa olsun, her şeye rağmen Ebül Hûda'nın maksa'dı hasıl oldu.»

Cemal Kutay: Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, sayfa: 5558

Yayına hazırlayanın notu:

Yayına hazırlayanın notu:

Bu belge, bir çok bakımdan Abdülhamid'in hatıra defteri ile ilişkilidir. Özellikle Abdülhamid'in en çok üstünde birleşilen noktalarından birisi, onun vehimli ve korkak olduğudur. Oysa, güvenilir bir kaynak olan Reşit Bey'in anlattığına göre, bu olaydaki tutumu ile ne korkaktır, ne de vehimlidir. Üstelik akıllıdır da. Çünkü ihbarı değerlendirmiş, camiye giden yolların üstündeki su yollarında bir arama yaptırdıktan sonra, ertesi günü pervasızca bu camiye gide-

rek Cuma Namazım kılmıştır. Eğer vehimli ve korkak ol-saydı,Cuma Selâmlığını başka bir camide yaptırması pek kolay ve tabii idi.
Bir daha bu camiye gitmemesi ve Şeyh Zâfir Efendiye ve Şazlı camiine bir daha uğramaması sebebine gelince: Hatırlanacağı gibi Abdülhamid hatıralarında Ebül Hûda'dan çok yararlandığını, onun yolu ile Hindistan ve Türkistan'a dervişler göndererek Rus ve İngilizleri tedirgin ettiğini, kendisini bir istihbarat ajanı olarak kullandığını, hatta İngilizlerle gizli müzakerelerde aracılığını kabul ettiğini yazmaktadır. Kendisi için böylesine gerekli bir kimseyi kıskançlığa sürüklediğini fark edince, bir daha Sazlı Camiine gitmemesi ve Şeyh Zâfir Efendi ile ilişkilerini gevşetmesi dikkatli bir devlet adamı politikası gütdüğü fikrini kuvvetlendirir.

Reşit Beyin Hatıraları

Reşit Beyin Hatıraları

Eski Dahiliye Nazın Reşit Bey (Rey) hatıralarında Sultan Hamid için şunları anlatıyor.(Sadeleştirilmiştir.)

«Osmanlı Padişahları içinde, Sultan Abdülhamid kadar şahsen namuslu, afif ve devlet hazinesine değer vereni azdır. İkinci Abdülhamid tahta geçmeden önce kendi siyasetine karşı olacaklarını tahmin ettiği adamları bile okşamış, tahtına merdiven yapmış, padişah olduktan sonra da onları bir müddet iyi tutmuş, fakat sonra birer bahane ile birer tarafa uzaklaştırmıştı. Meşrutiyet inkılâbından sonra Abdülha-mid'i kötüleyenler, onun kibirli, azametli, kimden gelirse gelsin hiç bir itirazı dinlemeyen bir adam olduğunu da söylüyorlardı. Fakat gizli kalan birçok hakikatler, acele verilen bu hükümlerin birçoklarını değiştireceğe benziyor. Abdülhamid, kendisine bağlılıklarından, sadakatlerinden emin olduklarının mütalâalarına ve itirazlarına değer verir, onları dikkat ve alâka ile dinlerdi. Makûl bulduklarını yerine getirmekten adeta haz duyar, onları takdir ve taltif ederdi.

Abdülhamid'e itirazlarını pervasızca yapanlardan biri de hazine kâhyası Hasan Şevki Beydi.

1318 (1902) Ramazanının 15. nci günü Topkapı Sarayı'n-da Hırka-i Saadeti ziyaret töreninden sonra Sultan Abdül-hamid Hazine-i Hümayun'da mahfuz bulunan Üçüncü Sultan Mehmet'in muhteşem ve murassa sorgucunu istemişti.

Yavuz Sultan Selim'in kurduğu geleneğe uyarak Hasan Şevki Bey, mutâd kimselerle beraber sorgucu hazineden çıkarmış, gümüş bir tepsi içine koyarak Bağdat Köşkü'nde Abdülhamid'e sunmuştur. Hazine kâhya'sı huzurdan çıktıktan sonra, baş mabeyinci Hacı Ali Paşa'ya demiş ki:

— Efendimizin ulu ecdadı Hazine-i Hümâyûnlarına bir çok şeyler koymuşlar, vermişler, fakat buradan bir habbe bile çıkarmamışlar ve almamışlardır. Eğer Şevketmap efendimiz bu sorgucu götüreceklerse, doğrusu ben kullarını çok mahzun edecekler!..

Baş mabeyinci bunu Sultan Hamid'e arzedince O: — Ben bunu muvakkaten alıyorum, kızım Ayşe'ye yaptıracağım taca örnek tutacağım. Bayramın birinci günü iade ederim, demiş ve yazdığı bir senedi de uzatarak ilâve etmiş:
— Şunu da kendisine ver.

Abdülhamid zamanında muayede merasimi (Bayram töreni) bazen Dolmabahçe Sarayı'nda, çok kere de Yıldız Sarayı'nda yapılırdı. Bu yıl da Yıldız Sarayı'nda yapılacaktı. Hazine-i Hümâyûnda kadife torba içiride muhafaza edilen altın taht, her yıl olduğu gibi arife günü, yerinden hususî merasimle çıkarılmış, Saraydan gelen kapalı bir arabaya konarak hazine kâhyası tarafından yanında beş, altı kişi olduğu halde, Yıldız Sarayı'na götürülmüştür. Muayede töreni bittikten sonra Hasan Şevki Bey Abdülhamid'in senedini Hacı Ali Paşaya vererek:

— Lütfen sorgucun iadesini temin 'buyurunuz! Demiş. Başmabeyinci huzura girmiş, münasip bir dille sorgucu hatırlatmak isteyince Abdülhamid:Senedimi getirmiş mi? demiş ve:Evet Şevketmeap efendimiz buyurunuz!Diye takdim etmiştir. Abdülhamid sorgucu iade ederken:

— Hasan Şevki Bey'e selâmı şahanemi söyle ve kendisinin vazifeşinaslığından memnun olduğumu da tebliğ et. Şu yüz altını da ver, bayram harçlığı yapsın! demiştir. Hazine kâhyası sorgucu ve ihsanı şahaneyi alıp şükranlarını Padişahın ayağına yüz sürerek belirttikten sonra, Topkapı Sarayı'na gelmiş, yüz altını beraberinde bulunan arkadaşlarına dağıtmıştır.

Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi yazan Cemal Kutay, tarihinin 6176 sayılı sayfasında Namık Kemal'i beraat ettiren mahkeme kararından bahsederken şöyle diyor :

«— Cinayet mahkemesi reisi Abdüllâtif Suphi Paşa, Kemal (Namık Kemal) hakkında beraat (yahut vazife dışı) kararı verdi. O gün cinayet mahkemesi bir dağ kadar büyüktü ve mahkeme reisi bir dağ tepesi kadar yüksekti.
Bu sırada bir büyük adam ve bir yüksek adam daha vardı: Sultan Hamid! Kemal hakkında beraat (yahut vazife dışı) kararı veren mahkemenin reisine, Abdülhamid, kin beslemiyecek kadar büyük ve yüksek oldu ve bu karardan sonra Abdüllâtif Suphi Paşa'yı, üç defa Evkaf ,iki kere Maliye ve bir kere de Ticaret Nazırı yaptı.

Bu beraat kararını veren mahkemenin azasından Lebib Efendi de, yine Abdülhamid, zamanında resmî yerlerin en yükseği olan Temyiz mahkemesi baş Müddeiumumiliğine geçti ve Bâlâ rütbesi aldı ve kendisine birinci rütbeden Os-manî ve Mecîdî nişanları altın ve gümüş, imtiyaz madalyaları verildi.

CEMAL KUTAY: Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi Sahife 6324 - 30 - 31

Abdülhamid Devrinin Ünlü Bankerlerinden Zarifi Anl

Abdülhamid Devrinin Ünlü Bankerlerinden Zarifi Anlatıyor:

«Osmanlı Şehzadeleri içinde Hamid efendi kadar tutumlu, hesabını bilen, sermaye ve sermayeyi değerlendirme hesaplarında bilgili bir zat tanımadım. Bu özelliği daha fazla hasbî idi. Fevkalâde zeki, hızlı bir anlayışa sahip, her şeyin püf noktasından bilgili olmak için gayret eden, karşısındakini sükûnetle dinleyen bir şahsiyettir. Yüzünden ne düşündüğünü anlamak imkânsızdır.
Fakat, Şehzadeliği zamanından beri saplandığı fikirler vardır. Çok geç güvenir, fakat güvencini basit hadiseler karşısında bile duraksamadan geri alırdı. Kendisi ile'sürekli ve kopmayan münasebetler sağlanmasının çok zor olduğuna inanmışımdır. Bir noktada tereddüt ettiği ve şüphelendiği zaman, konuyu ustalıkla o noktaya getirir, şüphe ve endişelerini pekiştirmeye çalışırdı. Bu duygusunun, peşin verilmiş kararlarda bir çeşit mantık ve vicdan huzurunu sağlamak için kendisini etkilemek anlamında olduğunu söyleyebilirim.
Mithat Paşa'nın memleketten uzaklaştırılması olayını duyduğum zaman çok endişelenmiştim. Memlekette bir ka-

Not: Cemal Kutay genellikle Abdülhamid'e muhabbeti olmayan tarihçiler arasında bilinir.



rışıklık çıkabilirdi. Bu his ve düşüncelerimi mabeyin müşiri Sait Paşa'ya açıkça Söyledim:
— Paşanın (Mithat Paşa) üç ayda yaptığını üç saatte yıktınız. Neticelerden çekinmiyor musunuz? Dedim. Bu sözlerimi Sait Paşa Hünkâr'a arz etmiş olacak ki, aradan uzun zaman geçtikten sonra bir gün bana, şu sitemli sözleri söyledi:
— Üç ayda yapılanları üç saatte yıksak bile, neticelerini idrak ederek bu kararları aldığımız anlaşılmalıdır. Bu bizim saltanat hukukumuzdur.
Ve, benim bir şey söylememe fırsat bırakmadan konuyu ustalıkla değiştirdi.

KAYNAK:
CEMAL KUTAY
«Türkiye İstiklâl ve Hürriyet
Mücadeleleri» tarihi
Sayfa: 6266-67

Abdülhamid ve Kolera

Abdülhamid ve Kolera

Dr. Osman Şevki Uludağ (Vakit-Yeni Gazete) nin l Kasım 1974 tarihli sayısında 1892 kolera salgınından bahsederken Sultan Abdülhamid hakkında (intak-ı hak) kabilinden şöyle yazıyor:

Hastalık yine Mısır'dan atlayarak İzmir'de yayılmıştı. Oradan memleketin başka taraflarına ve İstanbul'a bulaşmıştı, İstanbul doktorları arasında kolerayı tanıyanlar çoktu. Ancak, sarayda bulunan doktorlar kolera bahsinde ikiye ayrılmıştı. Bunlardan bir kısmı hastalığın kolera olmadığını söylüyordu. Saray mensubu doktorlar arasında (mikrop) a inanmayanlar bile vardı. Bunlar padişaha yakın bulunmalarından istifade ederek fikirlerini tek bir surette yayıyorlardı ve bu yüzden mücadele tedbirleri alınamıyordu.

Bizzat padişah Abdülhamid sarayın çeşme ve musluklarından aldığı sularla muhtelif şişeleri doldurarak ayrı ayrı kimyagerlere (bakteriologlara değil) gönderiyordu. Aldığı raporları karşılaştırınca muhtelif ayrılıklar görüyordu. Bütün bunlar onun vehmim arttırdıkça arttırıyordu. Bir taraftan hekimlerin birbirini tutmayan sözleri, bir taraftan ölümlerin artışı Sultan Hamid'i pek sinirlendirmişti. Padişaha en yakın bulunan hekimler, sadece onun vehmini gidermek için sözler söylüyorlardı.

Bu esnada ortaya genç bir hekim çıktı. Bıyıkları büyü-memiş olan bu hekim Avrupa'dan henüz gelmişti. Kendisi cild ve firengi mütehassısı idi ama, çok cevval ve girgin olduğu nispette pervasızdı. Babası, eskiden Askerî Tıbbiye Mektebinde başkâtip Muhtar Efendinin tesiri henüz unutul-madığı için saraya girebiliyordu. Bu adam, geçenlerde kaybettiğimiz Doktor Celâl Muhtardır. Celâl Muhtar o vakit hastalığın kolera olduğunu celâdetle söyleyen ve bu hususta en ileri giden bir zattır. Bu zat davası tahakkuk etmediği takdirde her türlü fedakârlığa razı olduğunu söylerken, sarayda ona dudak bükenler vardı.

Padişah birbirine aykırı olan hekim fikirleri arasında şaşırmış olmakla beraber, Celâl Muhtar'ın iddiasına kıymet verdi ve işi ecnebi mütehassıslara bırakmayı kararlaştırdı. (Pastör) ile muhabereye geçti. Ondan yardım istedi. Daha evvel (Pastör) müessesesinin kurulması için onbin altın gönderen Türkiye (Pastör) tarafından seviliyordu. Padişah da ona ayrıca birinci rütbeden murassa Osmani nişanı göndermişti. (Pastör), padişahın müracaatı üzerine, kendi adamlarından en değerlisi olan (Şantimes)i İstanbul'a gönderdi ve onun sayesinde hastalığın kolera olduğunu öğrenince tavsiyelerini tatbik etti. Az zamanda kolera mağlup edildi.

Baş düşmanları arasında tıbbiyeliler bulunmakla beraber, O, tıbbiyeye hizmet etmekten geri durmamıştır. Abdüî-hamid, eline geçirdiği (Şantimes)i iltifatlara boğmuştur. Ona hediyeler, ihsanlar vermiştir. Hattâ ona Bâlâ rütbesi bile tevcih etmiştir. Zamane şairleri bu vak'ayı şöyle hicvederler :Tertemiz şapkayla gelmişken bu şehre (Şantimes)

Rütbe-i bâlâ ile giydirdiler bir yağlı fes!Padişah Abdülhamid, ortalıkta kolera hafifleyince artık işlerin yoluna girdiğini gören (Şantimes) e daha çok vaad-lerde bulunarak Türkiye'de kalmasını ondan rica etmiş olmakla beraber, o Paris'te yapacağı şeyler olduğundan bahsederek dönmekte ısrar etmiştir. Bunun üzerine padişah yine bizzat (Pastör)e müracaat ederek (Şantimes) i Türkiye'ye vermesini rica etmiş (Pastör)den de onu kendisinden istememesini sağ kolundan mahrum edilmemesini rica ederek, Türkiye için onun kadar faydalı olabilecek bir hekim seçip göndereceği vaadini alınca artık ısrardan vazgeçmiştir. Meşhur (Nikol)ün Türkiye'ye gelip yerleşmesi ve uzun müddet de çalışması bu hadisenin eseridir ki, Türkiye, bakteriyoloji ilmini ona borçludur.

Saray Nasıl Çalışırdı?

Saray Nasıl Çalışırdı?

«Hiç aldanmamış olmaksızın iddia ederim ki, o zaman Başkitabet Dairesi, intizam, inzibat, muamelâtta sadelik ve sür'at itibariyle Babıâali'ye ve diğer Nezaretlere faik idi. Burada hiç bir kâğıt parçasının kaybolmasına hiç bir muamelenin kontroldan kaçmasına imkân olmadığı gibi, işlerin sürüncemede kaldığı da vaki değildir. Çünkü Başkitabet Dairesine girip çıkan mesaili bizzat Abdülhamid kontrol ederdi. Daire-i kitabete gönderilen herhangi birkaç tezkere ve arizayı vürudu akabinde Hünkâr'a başka taraflardan haber verirlerdi.

Daire-i kitabet vasıtasiyle tebliğ olunan iradeler hakkında günü gününe Abdülhamid'e hesap vermek mecburiyeti de vardı. Bu itibarla, bir taraftan Padişahın sıkı murakabesi, diğer taraftan kâtip beylerin samimî vazifeşinaslıkları, daire muamelâtını makine gibi işletmekte idi.
Başkitabet dairesinin vazifesi hükümdar ile, devair-î resmiye arasında tebliğ ve tebellüğa vasıta olmaktan ibaretti. İkinci kâtip, Baş mabeynci, mabeynciler, hususî şifre kalemi vasıtalarıyla Hünkâra arzolunan bazı muamelât ile bendeğan ismini taşıyan kimselerin vasıta oldukları jurnaller müstesna olmak üzere, bütün maruzat-ı resmiye, Başkitabet kanalından geçer, burada kayd olunarak Hünkâr'a takdim olunur, gerek bunların cevapları, gerek re'sen sâdır olan irade-i seniyeler bu daireden lâzım gelenlere tebliğ edilirdi.

Maruzat şu suretle Saraya gelir idi: Mülki işleri Sadrazam, ilmiyyeye müteallik umuru Şeyhülislâm, Bahriyyeye bu kâğıtları. Bahriye Nâzın, umuru askeriyyeye taalluk eden maruzatı Serasker, Tophaneye ve Mekâtib-i askeriyyeye ait olan evrakı Tophane Müşiri, Hazine-i Hassaya ait umuru Hazine-i Hassa Nazırı takdim ederdi. Padişaha resmî tezkere göndermek, yâni, büyük kâğıda yazılı resmî maruzatta bulunmak hakkı bu Nezaretlere mahsus idi. Bunlardan maada diğer Nezaretlerin kâffesi maruzatta bulunabilirse de, bu maruzatın adına «hususî» derlerdi.

Sultan Hamid Babıâli ve diğer Nezaretlerden gelip torba içinde kendisine takdim olunan tezkerelerden kabul ettiklerini, her birinin arkasına tarih koyarak,gene Daire-i Kitabet'e iade ettiği zaman bunları bir zarf içinde gönderirdi. Sultan Hamid, zarf içinde kaç tezkere varsa, zarfın üstüne bunu ve saat kaçta teslim olduğunu işaret eder, zarfın arkasına da imza yerine (malûm)- kelimesini yazardı. Bu zarfı getiren adamın vazifesi bir makbuz senedi almaktır. Bu makbuz senedine zarftan çıkan tezkerelerin adedi ve her-

birinin numarası ve kimin getirdiği yazılır, altına Başkâtib imza ederdi. Sultan Hamit bu makbuz senedine o kadar ehemmiyet verirdi ki, behemehal eline teslim olunmasını isterdi.»

Sultan Hamid'in Ruhaniyetinden İstimdat

Sultan Hamid'in Ruhaniyetinden İstimdat

Mabeyn Başkâtibi TAHSİN PAŞA'nın Hatıratından.

Nerdesin, şevketli Sultan Hamid Han,
Feryadım varır mı bârigâ
ına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör bak günahına!

Tarihler ismini andığı zaman, Sana hak verecek, hey koca Sultan; Bizdik utanmadan iftira atan Asrın en siyasi Padişahına!

Divâne sen değil, meğer bizmişiz! Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz! Sade deli değil, edepsizmişiz! Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra, cinsi bozuk, ahlâkı fena, Bir sürü türedi, girdi meydana. Nerden çıktı bunca veled-i zina? Yuh olsun bunların ham ervahına!


Rıza Tevfik

Mithat Paşa'ya İngiliz Sefirinden Gelen Mektup

Mithat Paşa'ya İngiliz Sefirinden Gelen Mektup

Mithat Paşa, henüz Türkiye'ye dönmeden, Girit adasında bulunduğu günlerde İngiliz Sefiri Sor Austin Layard'ın bir mutemedinden 3 Ekim 1878 tarihli aşağıdaki mektubu almıştı.

Altes;

Sefir Sor Austin Layard bana dedi ki: Sadarette bulunduğunuz sıralarda her gün sofranıza oturan adamlardan birinin, Rus Generali İgnatiyef'e para mukabilimde casusluk ettiğine dair eline gayet kesin deliller geçmiş. Sadık bir adamınız olduğunu zannettiğiniz bu casus, safranızda konuşulan şeyler hakkında her gün Rusya Sefirine muntazaman raporlar vermekteymiş.

Sefir cenapları bundan başka Padişahın etrafında para almakta olan adamların bulunduğunu da haber almış. Altesiniz hakkında Abdülhamid'in vehmini tahrik edenler ve bunun sonucu olarak uzaklaştırılmanıza sebep olanlar da bunlarmış... Bu sebeple Sefir hazretleri, Abdülhamid'e sizden bahsederken, çok ihtiyatlı bir dil kullanmak zorunluğunda kalıyormuş ve söylediğine göre, Viyana'da bulunduğunuz bir sırada, Padişahın ihsanını reddetmiş olmanız da fena tesir yaratmış.
Sefir cenaplarından aldığını talimat üzerine, Altesinize şunu da bildirmek isterim ki, Abdülhamid, her ne kadar sizi bir aralık Girit'e Vali tayin etmeyi düşünmüş ise de, Sefir, elinden geldiği kadar buna engel olmaya çalışmış. Zira, Girit'deki hoşnutsuzluk azalmayacağı için, ne yapılsa beyhude olacak ve büyümekte devam edecekmiş. Zaten, memleketinize faideli olabilmeniz için, mutlaka bundan daha

yüksek bir makama geçmeniz icap ediyormuş... Sefir, Altesinizle bir yerde buluşup görüşmeyi çok arzu ediyorsa da, buna, şimdilik imkân görememektedir. Kendisi ile gizli olarak yazışmak istediğiniz takdirde, Sefiri çok memnun edersiniz.
Sefir, sizin şahsî iştirakiniz olmadan, Türkiye'de devam edilecek İslâhatın büyük güçlüklerle karşılaşacağına kanidir, İngiltere'nin Doğu'da takip etmesi en uygun olacak politika ile, Türkiye'de yapılması lâzım gelecek İslâhat hakkında vereceğiniz fikirler, Sefir tarafından büyük bir ehemmiyet ve alâka ile telâkki edileceğinden şüphe etmeyiniz. Sefire, doğrudan doğruya yazmayı daha muvafık gördüğünüz takdirde, benim vasıtamdan büyük bir güven içinde faydalanabilirsiniz. Sizi şerefimle temin ederim ki, Sor Austin Layard ile yapacağınız yazışmadan kimsenin asla haberi olmayacaktır.Hürmetlerimle...

İngilizlerin ünlü Başvekili Disraeli, Lord Salisbury'e Abdülhamid için şunları yazıyor:

«Avam Kamarasının 'Mavi Kitap'ını çevirtmiş.Foster'in Bulgar sorunu üzerindeki söylevlerini de okumuş! Hem de bir tek karısı var. Bir Roxalana! Acaba bir muhteşem Süleyman olabilir mi?..

BLAK, 598

Mithat Paşa'nın oğlu Ali Haydar Mithat, hatıralarında aynen şunları yazıyor:

«Mithat Paşa İzmir'de tevkif olunduğu zaman, mahrem bir vasıta ile kışladan haremine bir mektup göndermişti. Bunda şöyle diyordu:



Siyah kaplı çanta içinde bir mektup var. Bu mektubu, Londra'da 6 avenue İndia'da Mr. Meyer'e gönderiniz; olmadığı surette ise, mahvediniz.
Gönderilmeğe vakit ve imkân bulunmadığı için, mektup validem tarafından imha edilmişti.
Şehadet haberi geldikten sonra, Validem beni yanına çağırarak mahvedilen mektuptan maada diğer evrakı, mezkûr siyah çantadan çıkardı ve Fransızca yazılmış oldukları için birer birer hepsini bana okuttu. Bunların içinde meşhur Gambeta'nın Mithat Paşa'ya hitaben yazdığı mektuplara da tesadüf ettim. Cumhuriyet idaresinden birçok bahisler vardı. Fakat o zaman yaşım, bu mektupları tam manasiyle anlamama müsait olmadığından, Valideme sadece tercüme etmekle iktifa ettim. Validem mektupları hemen elimden alarak, kimseye buna dair bir §ey söylemememi tenbih ettikten sonra yaktı.»

Namık Kemal'in tutuklu bulunduğu sırada babasına gönderdiği istintak pusulasının 3 numaralısında aynen şöyle denmektedir:

Mustantikler : Sen başına birkaç adam toplayacak da Sultan Murad'ı arayacakmışsın. Sen «Padişaha, verilen maaş çoktur, yüzbin kuruş maaşla Şerife biat e'delim,» demişsin.
Kemal : Lâkırdıların beyninde tenâkkuz var. Sul
tan Murad tarafdarı isem, Şerife biati
terviç etmem. Şerife biat fikrindeysem,
Sultan Murad'ı aramaya ne hacet? Ben
padişahın inayet - didelerindenim. Huku
kunu hem bilir, hem de muhafaza ederim.
Hattâ Kanun-u Esasî'den hükuk-u salta
nata müteallik olan bendleri kaldırıp da
ettikleri zaman, huzur-u hümayuna

en evvel ben feryatnameleri yetiştirmiştim. Bu hezeyanları kim ihtiyar ediyor?..

Süleyman Paşa hatıralarında; Mithat Paşa ve yakınlarının «Hediye-i askeriyye» cemiyeti ile, «Asakiri milliyye» cemiyetlerinin kurulduğunu, bu cemiyetlerden Mithat Pa-şa'nın Saray'a malûmat vermediğini öğrenmesi üzerine, Cemiyetin başkam Ziya Paşa (şair) ya:

«— Bu millet askeri teşkili hususunda, Zat-ı Şahane'ye malûmat verilmiş midir? diye sual ettim. Ziya Paşa cevaben :

— Bilmiyorum, fakat zannederim ki o yolda bir muamele cereyan etmemiştir, dedi. Onun üzerine:

— Benim evde misafirlerim var, gidemem. Fakat siz doğruca Mithat Paşa hazretlerine gidiniz; ve Asâkiri Milliye teşkili meselesini Zat-ı Şahane'ye arz ve istizan etmesini ve Avrupa'da bile Asâkiri Milliyye, İmparator ve Kralların emriyle teşkil ve kuşat olunageldiğini benim lisanımdan olarak arz ediniz.

Dedim. Doğrusu Ziya Paşa dahi:

Re'yiniz makul ve mülahazanız becâdır. Şimdi gider söylerim, dedi. Ziya Paşa o akşam (Mithat Paşa'nın) devlethanelerine giderek takrir etmesi üzerine, intibah ve kabul etmeleri iktiza ederken, katiyen ehemmiyet vermemiş ve Zat-ı Şahane'ye de arz etmemiş oldukları muahharan anlaşıldı. Hattâ Hediyei Askeriye Cemiyetinin ve Asâkiri Milliye Patır-dılarının katiyen ref'u ilgası hakkında sadır olan iradei se-niyyei takdirâmız üzerine müşarünileyh hazretlerine (Mithat Paşa'ya).

— Bendeniz Ziya Paşa ile, âkibetin bu hale müncer ola
cağım ve Asâkiri Milliyye meselesinin, hak-i pây-i şahaneye lüzum-ı arzını ihtar etmiştim. Size 'söylemedi mi?.. Diye vaki olan istizahıma karşı:
— Hayır, bana böyle bir şey söylemedi.
Buyurmuşlardı. O sırada Köse Raif Efendi dâhi hazır idi.
Paşa'nın yanından çıktıktan sonra Raif Efendi yanıma gelerek:
— Paşa yalan söyledi! Ziya Paşa, ihtaratı şaibenizi teb
liğ etmişti. Hattâ ben de hazır idim. Lâkin paşa mühimsemedi,» dedi.

Namık Kemal'in sürgün gittiği Midilli'den gönderdiği mektuplardan parçalar.

Midilli'ye varır varmaz, kızı Feride Hanım'a gönderdiği mektuptan :
«Selâmetle Midilli'ye vasıl olduk. Amma görsen, ne kadar güzel yer. Seni düşünmesem, hiç buradan ayrılmasını is-temiyeceğim.»

Türk Tarih Kurumu Kitaplığı 499 numaralı dosya



Türk Tarih Kurumu Kitaplığı 499 numaralı dosya

Namık Kemal'in arkadaşı Manastırlı Rıfat'a gönderdiği mektuptan :

«Rakip ölsün de Allah cenneti âlâda yer versin, sırrına mazhar olduk. Yani İstanbul'dan def ol da, maaşını da al, harcırahını da veririz, mülkün içinde nereye canın isterse oraya git, dediler. Biz de Midilli'yi intihap ettik. Burası, cennetten ayrılmış da âdem olanları istikbâl için yeryüzüne inmiş zannolunacak kadar güzel bir yer... Yalnız bir fenalık



var: Ahlâkımı bozacak... Meğer devlete hiç bir hizmet etmeden maaş almak ne tatlı bir şeymiş...»

Süleyman Nazif: «İki Dost»

Oğlu Ali Ekrem Bolayır el yazısıyla yazılmış hatıratında Babası Namık Kemal'in Midilli'ye gidişini şöyle anlatıyor:

«Sultan Hamid hapishaneye bir adam göndererek (1) her ne kadar mahkeme beraatine karar vermişse de İstanbul'da kalması, aleyhinde yine birçok kıl-ü-kâller çıkarır. Benim hatırım için, ya Girit, ya Midilli adasına gitsin demiş. Babam Midilli'ye gitmeyi tercih etmiş. Padişah Kemal'e Hazi-ne-i hassa'dan beş bin kuruş maaş tahsis ettiği gibi, iki yüz kayme harcerah da vermiş...»

Namık Kemal'in Oğlu Ali Ekrem Bolayır, babasının Midilli sürgününde oturduğu evi anlatıyor :

«Ev mi?.. Hayır. Koca bir konak!.. Uzun, ucu bucağı görünmez gibi uzun bir sofa ki, İstanbul evleri gibi geniş, dar tahtalarla döşeli... Bu tahtalar da simsiyah... Üzerlerine basıldıkça oynuyorlar. Sofanın iki ucunda, dar, uzun iki sed yahut kerevet. Ortasında ve sağ tarafta hayli geniş bir sed daha. İki tarafında odalar, odalar... Geniş sed döşeliydi, oraya çıkarak oturduk...»

(1) Hapishaneye padişahın ricasını götüren, Müşir Ahmet Haindi PaşadırNamık Kemal, Abdülhamid tarafından Midilli mutasarrıfı tayin edildikten sonraki durumu, oğlu Ali Ekrem Bolayır'ın kaleminden :

«Namık Kemal köşkünde gecelik entarisi ile oturuyor, bir gün bile giyinip te hükümet konağına gittiği yok. Sancağın bütün umuru, işte bu gecelik entarili Mutasarrıf Bey tarafından idare olunup duruyor!.. Memurlar, birer ikişer hükümet konağının merdivenlerinden inerek köşk'e geliyorlar, müsveddeleri tashih ettiriyorlar, emirleri alıyorlar.
Ehemmiyetli işleri Kemal, önce tahrirat kâtiplerinden Hüseyin Efendi'ye (Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa) sonraları yine kâtiplerinden Baha Bey'e dikte ettirerek yazdırıyor, Konsoloslar da Mutasarrıf Bey'i bu köşkünde ziyaret ediyorlar ve Kemal'in alaturka gecelik entarisi ile, donunun paçaları sarkarak, ayaklarında terlikler, göğsü bağrı açık olarak kabul etmesini hoş görüyorlar...»

Kiliseler Kanunu

Ali Ekrem Bolayır'ın Türk Tarih Kurumu'nun basılmamış eserinden.

Kiliseler Kanunu


«Mebusân Meclisi»nde «Kiliseler Kanunu» müzakere edilirken, İzmir Mebus'u Seyyit Bey'in (Seyyit Çelebi) Meclis kürsüsünden söyledikleri...

Sultan Abdülhamid, Balkan Devletleri'nin Osmanlı Devleti aleyhine anlaşabilmelerinin sebebini bu kanuna bağlar ve çıkarılmasını büyük hata sayar.

Seyyit Bey (îzmir) — Arkadaşlar... Huzurunuza münhasıran Yüce Meclisi gafil damgasından kurtarmış olmak için çıkıyorum. (O... O... Ne demek sesleri) Evet, Honeos Efendi... Tekrar ediyorum: Yüce Meclis'i gafil damgasından kurtarmak için!.. Bu bir perdedir ki, bunun arkasında, yâ-

ni din perdesi altında dil perdesi altında, kavmiyyet ve milliyet oyunu oynanıyor. Etniki - Eterya'nın yaptığı ve yapmakta olduğu uğursuz oyunun, bu sefer Bulgarlara da bulaşması isteniyor. Oyuncular da aynı, yalnız sahneler başka. (Bravo sesleri, alkışlar, soldan gürültüler, kapak sesleri) Müsaade ediniz. Bu kadar yüzyıl, kiliseye, manastıra, sinagoga hahamhaneye kesinlikle dokunmamış «La ikrah-ı fid-din» dinde zorlama yoktur demiş, bir vicdan hürriyetinin muhteşem eseri olan islâmiyet, ne için şimdi kalksın da Sırpların, Ulahların, Bulgarların, Rumların kilise ve okullarına karışmak için o dinin devletine kanun çıkarsın?.. Hayır efendim, hayır... Bütün mesele, kilise ve okulları öne sürerek, politika olarak şimdilik konuşulmasını istemedikleri gizli maksadlarının oluşmasına imkân hazırlamak, sonra yüzler indeki maskeyi düşürmektir!
Biz, devlet olarak, huzur ve sükûnu yaratmak için bu kanunu çıkaracağız, fakat bu kanunu kabul etmekle hiç bir şeyin bitmediğini ve belki de yeni gelişmeler göstereceğini unutmayacağız. Bu esası kabul etmezsek, yâni bu gerçeği şimdiden görmezsek, yakın gelecekte kilisenin arkasına saklanmış olan çeteciler, komitacılar, devletin birliğini allak bullak etmeğe ahd etmiş ihtilâlciler, Rumeli'yi kana boya-yacaklardır. Bunu, şu kürsüde konuşanların büyük çoğunluğu da biliyorlar, fakat ne bileyim efendim, bu kürsüden gerçek niyetlerini saklamak için bu iki yüzlülük, affedersiniz, bir siyaset gereği diyeyim, âdet hükmüne gelmiş oluyor.
Onun için rica ederim, şimdi «Kilise uyuşmazlığı» adını taşımak suretiyle, daha ismiyle gerçeğe uymayan bu kanunu, işin gereği olarak kabul edelim, amma aldığımız bu tedbirin gerçek içyüzünü de bilelim. (O sırada, salona girmiş olan Kozmidi Efendiye bakarak) Hah, işte Kozmidi efendi hazretleri de gelmişler... Bir daha tekrar edeyim: Bu kanunu kabul etmekle, hükümetin kiliseler ve okullar sebebleri ile-

ri sürülerek dökmekte oldukları kanların ve ustalıkla saklanmış olan maksatların hükümetçe de bilindiğini ilân etmiş olacağız. Bundan sonraki gelişmelerin ise, nasıl belirleneceğine dikkat etmeyi bir mukaddes vazife sayacağız; çünkü, hiç kimsenin kiliseler uyuşmazlığım hükümetin kendi haline bırakarak bundan faydalanılmış olduğunu zannetmesine izin vermeyeceğiz...» (Alkışlar.)

«İkinci Meşrutiyet Meclisi Zabıtlarından

Mithat Paşa'nın Avrupa'dan Türkiye'deki Arkadaşlar

Mithat Paşa'nın Avrupa'dan Türkiye'deki Arkadaşlarına Gönderdiği Paralar

Mithat Paşa'nın Sadaret Mühürdarı olan Hamdi Bey anlatıyor :

«Paşa sürgün edilirken İzzettin vapuruna Bâb-ı Âlî'ce memurmuşum gibi giderek, kendine veda edip mübarek elini öptüğüm için, Bursa'ya sürülmüştüm. Biraderim, daha sonra Suriye Valisi olan İbrahim Şükrü Paşa'ya meclûp (bağlı) ve hürmetkar olan mefruşat fabrikatörü Narlıyan Efendi'den, benim için her ay beş yüz kuruş alır, Bursa'ya elden gönderir, onunla yaşardım.
Biraderim daha sonra anlattı ki, kendisi, Narlıyan Efendiye her ay başı gittiği zaman, orada bazı kimseleri görürmüş. Bunlardan tehaşî (ürkmek) edermiş. Narlıyan Efendi bir gün demiş ki:
— Çekinmeyiniz!.. Sizden önce çıkan zat, Kayazade Reşat beydir. Mithat Paşa hazretlerinin yetiştirmesidir. Kendisi, mahpus, olan şair Namık Kemal Bey'in aylığını götürür. Diğeri ise, Teodor Kasap'ın yeğenidir. O da Mithat Paşa'nın Avrupa'dan gönderdiği parayı mahpus olan amcasına götürür.»Cemal Kutay, Türkiye Hürriyet ve
İstiklâl Mücadeleleri Tarihi

Cilt: XII.

Namık Kemal'in yazdığı (Osmanlı Tarihi) adlı eserinin başına konmak için yine Namık Kemal tarafından yazılmış olan bu şiir, bazı yorumculara göre güya, kitabının basılabil-mesi için Abdülhamid'e şirin görünmek sebe-bile yazılmıştır. Bunları, (Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi)nin 15. cilt ve 8804 sahifesinden alıyorum:

«Senâ-vü hamd o sultan-ı cihan-ârâ-ya şayandır.
Ki, her vak'a nizamül adline bir başka burhandır.

Tevarihi cihanın mekteb-i ibretde her bahsi,
Fünün-i hikmetinden bir mükemmel ders-i irfandır.
Resul-i ekreme sâyestedir enva-ı teslimat
Ki, şehrâb-ı selamet şer'i pâkinden nümayândır;
Mukaddes hulk-ı rabbanisine ins-ü melek meftun
Mübarek zat-ı nur anîsine mevlâ senâhandır.
Hûda razîdir elbet tnahremân-ı bezm-i feyzinden
Kimi âl-i mutahhardır, kimi esahâb-ı rıdvandır;

Cihanın nısfını gark ettiler envar-ı îmana,
O ferr-ü-tâb halâ hire-bahş-i ehl-i hüsrandır.

Duası hazreti sultan Hamidin farzdır, zira,
Hilâfet mesnedinde muktedâ'yı ehl-i imandır.

Hûda bir rütbe mamur eylemesin, devrindekim
mülkü Desinler: şimdi dünya cennet-i adn ile yeksandır.

Namık Kemal'in 2. nci Abdülhamid için yazılmış bir başka şiiri...

Namık Kemal'in damadı

Namık Kemal'in damadı
Menemenlizade Rıfat Bey'in
Yazma Mecmuasından alınmıştır-.

Sayı: 63


Şad hamd o hüda-yı lâyezâle Kim, kudret-i hakim-i cihandır. Tarih-i tahavvülât-ı kevnin Her bahsi kemaline nişandır. Şad tesliye f ahr-i kâinata Kim, zübde-i hükm-i kün - fekândır. Şer'indeki rahmet-ü adalet Hakdan bize hüccet-i emandır. Ashabına, Al'ine demâdem Şad tarziye vird-ü arifândır. Kim, her biri evc-i ihtidada Bir sabite-i ziya feşandır. Her lâhza dua-i padişahî İhlâs ile ziver-i zebandır, İkbal-ü kemal ile denilsin Eyyamına: zînet-i cihandır.

Metinde geçen bazı kelimelerin Türkçe karşılıkları:

Şad : sayı olarak yüz (100)
Hamd : Yücelterek meth etmek (Allah için kullanılır)

Lâyezel : Ölümsüz.
Kevn: Vücut bulmak, olmak
Tesliye : Teselli vermek, teselli verici

Zübde : Öz, hülâsa
Kün : Oluş, yaradılış
Hüccet : Kuvvetli vesika
Al : Soy
Vird : Sık sık tekrarlamak
Eve : En yüksek, zirve

îhtida : Hakkı bulmak



Feşan : Saçıcı
Ihlâs : Temiz kalp, doğruluk
Zeban : Dil
Sena : Meth etmek
Burhan : Kuvvetli delil
Fünun : Bilgiler
Hikmet: Felsefe
îrfan : Tanrı vergisi olgunluk
Şayeste : Lâyık.
Teslimat : Burada «itaat» anlamınadır

Şehrab-ı selamet : Allaha çıkan yol
Şer'i pâkinden : Aydınlık ilahî kanunundan
Hulk-i rabbani: Tanrı güzelliği
Senahan : Övücü, yüceltici
Al'-i mutahhar : akpak soy

Rıdvan : Cennetin bekçisi olan melek
Envar-ı iman : îman nuru
Ferr-ü tab : Güçsüz mahlûklar
Hire bahş : Bulanık, şaşkın
Mukteda : Örnek tutulan
Rehl : Tutan, birleştiren,
Yeksan : Her zaman, ebedî.

Rusya'da Osmanlılara Karşı Savaş Nasıl İlân Edildi

Rusya'da Osmanlılara Karşı Savaş Nasıl İlân Edildi?

(Sadeleştirilmiştir)

Rus Çarı ikinci Aleksandır, Londra protokolünün reddini haber aldığı zaman Norovoski'de bulunuyordu. Hemen Petersburg'a döndü ve sarayında hususi, fevkalâde bir meclis topladı. Hariciye Nazırı'nın mütalâsından sonra, İmparator ayağa kalktı ve göğsündeki salibi (Haç) çıkararak kutsadı:

— Harp edeceğiz ve Türkleri Avrupa topraklarından ebediyen kovacağız, dedi. Genç grandükler, heyecan için-

de «savaş... savaş...» diye bağırışmaya başladılar, îleri gelenler arasında savaşı istemeyen sadece Maliye Nazırı idi. Fakat Başvekil Prens Gorçakof, şu sözlerle Çarı destekledi:— İki yıldır ortalığı velveleye veren bu mücadele, Rus
ya'ya, Balkan Slavlığını tehlikeden korumazsa, Devletimizin geref ve itibarı mahvolur. Kaldı ki, Osmanlı Devletinin
en zayıf zamanıdır. Bu devlet, kurtuluş için ve Avrupa medeni devletleri arasında yerini alabilmesi için, eline geçen
son fırsatı da kaybetmiştir. Bu hareketiyle Dünyada itibar ve sevgisini büsbütün yitirmiştir. Onun bu zayıflığı ve çökü
şü halinden yararlanmak, bizim için yüz yıllardır beklediğimiz kutsal bir andır.Başvekilin bu sözleri, meclisin bilhassa san ve şöhret peşinde olan genç generalleri tarafından uzun uzun alkışlandı. Çar, şu sözlerle toplantıya son verdi:— Balkan meselesi, bizim için şeref ve namus meselesi halini almıştır. Ruh-ül Kudüs, elbette bizi himayesine alacak ve Ayasofya'nın nazenin burcu, hilâl'in tasallutundan kurtarılacaktır. Allah, bu mutlu günü bize vadetmiştir. Vazife başına!..Meclis dağıldıktan sonra savaş dışı kalmakta direnen Maliye Nazırı Gospodin Golovin istifa etti ve Çar, yerine savaştan yana olan Nersekski'yi tayin etti.

Cemal Kutay
Türkiye Hürriyet ve İstiklâl Mücadeleleri Tarihi

93 Savaşı

93 Savaşı Münasebetiyle Birinci Meşrutiyet Meclisi Mabusanında Yapılan Mükazerelerde Söz Alan Halep Mebusu Ermeni Manok Karaca Efendi Şunları Söylüyor :

— Dünkü okunan, Petersburg'dan maslahat güzarımız tarafından çekilen telgraftan anlaşıldığına göre, Rusya dev-



letinin verdiği notasında, ulu Osmanlı Devletine karşı muharebeye hazırlanmış ve hattâ kendisini savaşçı olarak ortaya koymuştur. Bu devlet, devletimize hücum etmek için uzun yıllardan beri hazırlanmakta ve vesileler aramaktadır. Özellikle, Rumeli kıt'asında Hıristiyan vatandaşlarımıza son defa olarak bulduğu vesile, îslâv himayesi maddesi idi. Şimdi, telgraftan anlaşılıyor ki, umum hıristiyanları dahi himayeye kalkışmış. Ben, hıristiyan ve Osmanlı mülkünde bulunan hıristiyanların büyük kısmı olan Ermeni milletinden bulunduğum için, umum hıristiyanlara da dahilim. Ve bu sebeple, bu konuda fikrimi söylemeye hakkım vardır. Ermeni milleti, beşyüz seneden beri ulu Osmanlı Devleti'nin yanı başında olup, her vakit aramakta olduğu hukuka devlet sayesinde nail olmuştur. Gerçi bazı eyâletlerce uygunsuz durumlar çıkarılmış ise de, bu konuda oluşan eğilimlerin devletimiz tarafından zamanın şartlarına göre gereğine bakılmıştır.
Biz, Ermeni ve hıristiyan bulunduğumuz münasebetiyle ilân ederim ki, Rusya devletinin himayesine muhtaç değiliz. Bu sözüm milletim ve özellikle Halep vilâyeti dahilinde bulunan bütün milletler namına duyurulmasını ve yayınlanmasını isterim. Rusya'nın iddia eylediği himayeyi, hiçbir zaman ve hiçbir suretle kabul etmeyiz vene de muhtacız ve onun hukuk dışı müdahalesi aleyhine mal ve canımızla, ha-sıh her türlü fedakârlıkla dünyanın sonuna kadar çalışıp reddederiz. Ve en evvel yüzüne patlayacak silâh, özel maksatlı fitneleri için sahte olarak himayesini talep ettiği hıristiyan dindaşlarımızın silâhıdır. Biz, hiçbir zaman müslüman arkadaşlarımızdan ayrılmadık ve ayrılmayız, (olağanüstü alkışlar)

Abdulhamid İle Bir Görüşme

Abdulhamid İle Bir Görüşme

Birinci Dünya Savaşı içinde Memleketimize gelen Gazete de Lausanne muhabiri Jean Felixe'in Sultan Abdülhamid'le Beylerbeyi Sarayı'nda yaptığı mülakat:

«İstanbul karlar altındaydı. Savaş felâketi, Osmanlı îm-paratorluğu'nun tarihî başkentinde şiddetle duyuluyordu. O gün çok erken kalktım, içimde, mesleğe yeni başlayan ve o ana kadar tarihe yön vermeğe çalışmış hiç bir insanı görmemiş tecrübesizlerin heyecanı vardı. Gerçi benim birkaç saat sonra karşılaşacağım insan, şüphesiz ki, görebildiklerimden bambaşka bir insandı. Jön - Türkler'in uzun ve çetin mücadelelerden sonra tahttan indirmeğe muvaffak olabildikleri ikinci Abdülhamid'i ziyarete gidiyordum.

Buna on yıla yakın bir süre içinde ulaşabilmiş tek yabancı tarihçi idim. Tahttan indirilen Sultan evvelâ Selanik'te Âlâ tini köşküne gönderilmiş, sonra Balkan Harbi dolayısiyle Selanik tehlikeye girince, İstanbul'a getirilmişti. Yanında, sadece haremleri (Eşleri) ve hükümet tarafından yanında bulunmaya memur bir kaç adam vardı. Onun, ne iki selefinden birincisi Abdülaziz gibi hayatına kıymasından korkulurdu, ne de kısa bir zaman tahtta kalmış olan Beşinci Murat gibi içkiye ve vehme düşkün olarak ruhî ve bedenî zaafından endişe edilirdi.

İkinci Abdülhamid 1844 yılında dünyaya gelmişti. Su anda 74 yaşındaydı. Geçirdiği hareketli - mücadeleli, heyecan verici maceraya rağmen aklî ve bedenî kudretinin yerinde olduğu söyleniyordu. Hattâ misafir edildiğim Tokatlıyan otelinde tanıştığım Arap Milliyetçilerine bağlı ve Veliaht Vahidettin Efendi'nin yakını olduğu için hayatını güç-belâ



kurtarabilmiş, Fransızcayı saşılacak bir açıklık ve rahatlıkla konuşan münevver bir Osmanlı, bana gizlice, o günkü hükümet ileri gelenlerinin bazı önemli meselelerde, Abdülha-mid'in fikrini aracı kullanarak öğrenmek istediklerini açıklamıştı.
İttihat ve Terakki ileri gelenleri, İsviçre'nin, memleketleri hakkındaki fikir ve kanaatlerine büyük bir ehemmiyet veriyorlardı. İsviçre Maliyecilerinden M. Possard'ın aracılığı ile tanıdığım Cavit Bey, çağdaş Maliye konularını hak-kıyle bilen, zeki ve cerbezeli bir zattı. Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun Maliyesini düzeltmek ve geliştirmek gayretindeydi. Fakat her inkılâp memleketinde olduğu gibi, askerler karşısına büyük engellerle çıkmışlar, özellikle savaşa girme kararına karşı olması, Enver Paşa ile arasını açmış, vaziyeti güçleştirmişti. Cavit Bey'in, Fransız kültürünün tesiri altında ve Memleketinin kurtuluşu için tarafsız kalmayı istediğine, hattâ bu uğurda pek çok çalıştığına inanmaktaydı. Abdülhamid'le görüşmek hususunda direnişimin sebebini bile öğrenmek istemedi:
— Bu mülkâkat arzunuz sadece meraktan gelmese gerektir. Bununla beraber, aleyhimizde de olsa, tarihe hizmet edebilecek tesbitlere elimden gelen yardımı yapmakla kendimi görevli sayarım. Fakat size hatırlatmak isterim ki, muhatabınız, emsaline devrimizde az rastlanan zekî ve tecrübeli bir Devlet başıdır. Benliğine hâkim, vehimden istibdat ve korkunun yarattığı zulüm hevesi olmasa, kendisi, zekâ ve bilgi bakımından Avrupa hükümdarları arasında parlayacak bir insan olabilirdi. Sanıyorum ki sizi de tesiri altında bırakacaktır.
Daha sonra öğrendim ki, Cavit Bey bana bu konuşma müsaadesini büyük güçlüklerle elde edebilmişti. Hattâ Sadrazam Talât Paşa'ya, benim, bu tahttan indirilmiş Sultanın şahsına ait ve İsviçreli bir müessese ile ilgili konuyu görüşeceğimi söylemişti. Çünkü Padişah Sultan Beşinci

Mehmet Reşat, şehzadeliği zamanında uğradığı baskıların hâlâ tesiri altındaydı ve bütün Osmanlı Hanedanı mensuplarında, Abdülhamid'e karşı hürmetle karışık korku ve nefret müşahede ediliyordu.
Beraberimde Hariciye Nezaretinden bir zat olduğu halde, evvelâ Üsküdar'a geçtik ve oradan bir araba ile Beylerbeyi Sarayı'na doğru yola çıktık. 1917 senesi bitmek üzereydi. Harbin mukadderatı da, Osmanlı Devletinin bağlı olduğu Merkezî Devletler aleyhine gelişmekteydi. Fransa, tamamen işgal edilememişti, İngiltere, gün geçtikçe kuvvetleniyor, Amerikan müdahalesi tesirli bir hale geliyor du. Memlekette kaygı ve ümitsizlik başlamıştı. Savasın sefaleti yolardan geçen insanların zayıf ve solgun yüzlerinde bile görülebiliyordu.

Bakışlarıyla Düşünceleri Okuyan Adam...

Bakışlarıyla Düşünceleri Okuyan Adam...

Saray muhafaza altındaydı. Bizi karşılayan muhafız subay, bir yabancının Abdülhamid'i ziyarete gelmiş olduğunu görünce hayretini gizlemedi. Sabık padişahın rahatsız olduğunu, bu yüzden odasından pek çıkmadığım, hattâ tahttan indirilmesinden sonra da bırakmadığı marangozluk çalışmalarım odasında sürdürdüğünü söyledi. Sahiden heyecanlanmıştım. Onbeş dakikalık beklemeden sonra, oldukça ısıtılmış büyük ve geniş bir odada, beni ayakta karşılayan, sakalları aklaşmış, beli bükük, fakat gözleri zekâ ve merakla ışıldayan yaşlı adama bakınca ilk hükmüm şu oldu: «Bu adam, bakışlariyle düşünceleri okuyabilen bir adamdır.» Nitekim üç saate yakın süren konuşmadan dönerken, ilk müşahedemin haklı olduğunu anladım ve bundan gurur duydum.
Sabık Sultan, bana nezaketle yer gösterdi, ne zaman geldiğimi, ne iş ile uğraştığımı sordu. Gerçeği öğrenince hay

retini gizlemedi, şüphe ile yüzüme baktı.. Hakkı vardı.. Kendisinin tarafsız bir memlekete bağlı bir (Sivil Hariciyeci) ile görüşmesine nasıl müsaade edebildiklerini anlayamamıştı. Bunda, şahsı için tertiplenmiş gizli maksatlar olup olmadığını gözlerimden ve halimden anlamaya çalıştığını hissettim. Yine şayanı hayret bir hoşgörüyle - ki bunun Cavit bey'in aracılığı ile ve şahsının tesiri ile olduğuna inanırım - gelen Hariciye memuru, bizi yalnız bırakmıştı. Muhatabımla samimi hasbıhalde bulunduktan sonra kendisine teminat vermek ihtiyacını duydum. Cavit Bey'in dostu olduğumu, Hükümet ileri gelenlerinin, bu ziyareti geçmişe ait ve bir İsviçre müessesesini ilgilendiren ticarî bir konuya bağlı olduğunu zannettiklerini söyledim. Sabık Sultanın elinde siyah, iri taşlı kehribar bir teşbih vardı. Sesi tok, konuşması düzgündü. Kelimeleri düşünerek söylüyor, fakat düşüncelerini anlatmakta hiç güçlük çekmiyordu. Arzumu öğrendiği zaman, dudaklarında acı bir gülümseme dolaştı :— Benden ne öğrenebilirsiniz? Seneler var ki, kendi kö
şemde, terkedilmiş yaşamaktayım. Hakkımda neler söylendi
ğini duymuş, okumuşsunuzdur.Sıkıcı bir sessizlik başlamıştı. Sabık Sultan, konuyu değiştirmek isterken, benim kendisine sormak istediğimi bana sordu :— Siz Avrupa'dan yeni geldiniz. Savaşın sonuçlanması
özerinde kanaatiniz nedir? Tarafsız bir memlekete mensup
olduğunuz için fikrinizi söyleyebilirsiniz.Kanaatimi, savaşın İtilâf devletleri lehine biteceği şeklinde arzettim, Sessizce dinledi. Doğrular gibi bir hali vardı Sözlerim tamamlanınca kendisinin ne düşündüğünü sordum. Dudaklarında yine o acı gülümseme, cevap verdi:— Bu sualin muhatabı ben değilim. Onu bu gün sorumlu
luk yerinde olanlara sormanız gerekir.
Asabi hareketlerle teşbihi ile oynuyordu. Dedi ki:

— Osmanlı Mülkünün bekası, büyük devletler arasındaki



uyuşmalar ve çatışmalarla çok yakından ilgilidir. Bu mülkün emniyeti, bir harp halinde, denizlerde hâkim olan cephe ile müşterek olmakla kabildir. Savaştan kaçınmak imkânsız hale geldiği zaman, hiç olmazsa, donanması kesin surette hâkim olan devletlerin safında mücadeleyi kabule çalışılmalıdır. Çünkü Osmanlı mülkü, üç tarafı denizle çevrili bir yarımadadır. Denizler güven altında olduğu zaman, Rusya ve İran ile olan sınırlar üzerinde daha emniyetle savaşmak mümkün olur.
Sabık Hakan bu sözleriyle, harbin kaderi üzerindeki fikrini dolayısiyle söylemiş oluyordu. Gerçekten o, otuzüç yıllık saltanatı sırasında, daima büyük devletler arasındaki çatışmalara dayanarak varlığım korumanın sırrını araştırmıştı. Bunda da muvaffak olduğu söylenebilir.

Hürriyet ve Meşrutiyet...

Fakat benim Sabık Hükümdardan öğrenmek istediğim mevzu, onun hürriyet ve Meşrutiyet hakkındaki fikirleri idi. Murassa fincanlar içinde kahveler gelmişti. İtiraf etmeliyim ki, karşımdaki ihtiyarda, muhatabı kim olursa olsun ona tesir ve nüfuz edebilmek hassası fazlasıyla vardı. Araya giren fasıladan yararlanarak sualimi sordum :— Majestelerinin şahsiyeti üzerinde iddialar malûmu şa
haneleridir. Hürriyet ve Meşrutiyet yerine, ferdi saltanatı üs
tün tutmanızın gerekçesini bu gün de aynı kuvvet ve doğru
lukta buluyor musunuz?Sabık Hakan bu sualim üzerine ve tahminime ayrıkı olarak, asla irkilmedi, tereddüt etmedi, sadece bir an gözlerini kapadı, dedi ki :— Meşrutiyet idaresi kurmak, halkın bilgi ve idrakinin
bir muhassalasıdır. Bu tevcih veya lütfedilmez. İhkak edilir.
Bütün sun'î hâdiseler gibi, sun'î hürriyetler de felâket getirir,
ilk Mebusan Meclisi'nin çalışmalarını, ben, büyük dikkat ve

574



hassasiyetle takip ettim. Devletin karşılaştığı tehlikeli olayların gereği ne ise onu yaptım.

Abdülhamid ve İdaresi

Abdülhamid ve İdaresi

Sabık Padişahın, saltanatı süresinde tenkit konusu olan, hafiyelik, casusluk, kanunsuz baskı gibi hususlar üzerinde fikrini söylemek istemediği ve ancak siyasetinin ana çizgilerini savunmaya kararlı olduğu anlaşılıyordu. O, halkın seviye ve irfan bakımından temsil ettiği idareye ulaşacağına işaret etmek suretiyle, her şeyi halletmek istiyordu. Fakat halka Hürriyet için liyakat kesbedeceği seviyeyi vermek de, memleketin kaderini tek başına idare etmiş olan kendisine ait temel görev değil miydi?
Bu sualimi mümkün olduğu kadar yumuşatarak kendisine sorunca, sabık Hükümdar, yine tereddütsüz cevap verdi:
— «Ben vazifemi yaptım, dedi. Osmanı Ülkesinde hiçbir ceddimin devrinde, benim padişahlığım müddetinde olduğu kadar mektep açılmamıştır. Benim saltanatım zamanında ve benden sonra yapılmış olanlar meydandadır. Siz, Hürriyeti kimlerin ilân ettiğine dikkat ettiniz mi? Bunların hepsi, benim saltanat günlerimde kurulmuş yüksek mekteplerde bilgi sahibi olmuş gençlerdir. Ben, Devletin çökmesi ihtimaliyle yüzyüze olduğum anlarda, hürriyeti kullanacak seviyeye gelmemiş bir karmakarışık yığını idareye ortak etseydim, netice maazzallah ne olurdu? Benim için en büyük suçlama, memlekete hizmet edebilecek kişileri iş başından uzaklaştırmış olmamdır. Fakat ne kadar gariptir ki, yeni idare de benim zamanımda Sadrazamlığa layık gördüğüm aynı kişilerin eline memleketin mukadderatını verdiler. Eğer bugünkü hükümette benim yetiştirdiğim devlet adamları yoksa, ya mevcutlarının kalmadığından, yahut da,

artık onların böyle bir sorumluluğa yanaşmayacak kadar ileriyi emniyet içinde görmediklerindendir.

Kâmil Paşalar, Sait Paşalar, Hüseyin Hilmi Paşalar, fevfik Paşalar, Ferit Paşalar, bunların hepsi, benim saltâ-lat zamanım içinde vazife yapmış devlet ileri gelenleridir. Ben ilk zamanlarda, devletin idaresini aynı kişilere verdiklerine şahit olunca, doğrusu çok hayret içinde kaldım. Demek ki onlarla benim aramda hiçbir fark yoktu. Eğer bu aynı zevat, benim zamanımda başka türlü hizmet yapmışlarsa, bu hal, benden fazla onları ilgilendirir. Bu günlerde sık sık sözü edilen vatan aşkı ise, bir insana, memleketine en fazla nasıl faydalı olacaksa, her hal ve şart içinde o şekilde hizmet görmeyi ister ve emreder. Sizde böyle değil midir? Her medenî millette böyle değil midir? Ben, çeyrek asrı aşan saltanatım günlerinde, halef ve seleflerime bakarak, en az kan dökülmesine yol açmışımdır. Bazı olaylar da, benim elimde olmadan hattâ istemediğim halde oluşmuştur. Bu cümlemi ciddiye almazsanız haksızlık edersiniz. Bünyesi, tamamen merkeziyet üzerine kurulmuş bir devleti, bu tarzın Dünya içinde yaşamasını kaybettiği günlerde muhafaza edebilmek, dışardan görüldüğü kadar basit değildir.»

Sabık Hünkârın istikbal üzerine konuşmak istemediğini anlamıştım. Sözleri açıklıkla gösteriyordu ki yapmış olduklarından hiçbir pişmanlık ve nedamet duymuyordu. Ve farzımual Memleketin mukadderatı üzerinde yeniden söz sahibi olabilmek fırsatını ele geçirmiş olsa, otuzüç yıl süre ile uyguladığı politikaya devam edecekti. Abdülhamid'de, yapılmaması kendisi için kader kaynağı olabilmiş nedametin izlerine asla rastlamadım.

Sabık Hakan oldukça geniş bir hürriyet içindeydi, istediğini okuyabiliyor, hattâ hususi müsaadelerle istedikleriy-le görüşebiliyordu.Oturduğumuz mükellef döşenmiş oda-



da kitap, gazete mecmua koleksiyonları vardı. Benim onlara baktığımı görünce, dedi ki :— «Bunlar özel hayatımı düşünüp kendi kendime daldığım sıralarda en vefalı dostlardır. Onlarla vakit geçirmek elbette ki saadettir.»

Milletler ve Gelecekleri

Milletler ve Gelecekleri

Şayanı hayret bir hafızası vardı. Olayları birbirine büyük bir açıklıkla bağlıyor ve itimada şayan hükümler çıkarıyordu. Bana içinde bulunduğumuz Dünya savaşının en az yirmibeş yıl önce hazırlandığını söyledi :

— «Dünya dengesini bozan olaylar, bu dengeyi kuran olaylar gibi, bir anda doğmazlar. Muvaffakiyet, gelecek
teki olayların gelişmelerini isabetle tahmin edebilmektir. Politikaya hâkim olan insanlar, gerek doğuştan getirdikleri
güçleri ve gerekse yaşayarak elde ettikleri özelliklerini ister istemez günlük olaylara da aksettirirler. Bu, kaçınılmaz
bir. haldir. Bu sebeple, bir ülkede politikanın değiştiğini iddia edebilmek için, özellikle başta bulunanın veya bulunan
ların değişmesi yetmez idarede söz ve fiil sahibi olanların da maziden kopmuş olmaları gerekir. Bu günkü Dünya Savaşından sonra Milletlerin mukadderatını aynı zihniyete sahip kimseler tayin edecekse, savaşların aralıklarla birbirini
takip etmesini beklemek icabeder.»Sabık Hakana, bazı meselelerde kendisinden fikir alınıp alınmadığını sormak istediğim halde, buna cesaret edemedim. Böyle bir sualin karşılığı müsbet bile olsa söyleyemeyeceğini, daha doğrusu soruma cevap vermeyeceğini anlamıştım. Bütün Türklerde olduğu gibi Abdülhamid'de de, insanı tesir altında bırakan derin ve köklü haysiyet duygusu vardı. Savaşın seb'ebini şöyle izah etti :— «Bazı memleketlerin diğerlerine göre, tabii kaynaklarını kullanarak vardıkları medeniyet seviyesi bu seviyeye varmamış olan ülkelere karşı tamah hissi doğurur. Ortada, nâzım bir kuvvette olmadığından şöyle bir bahane bularak zayıf telâkki ettiğinin üzerine atılıyor.»

Abdülhamid, şu son cümlesiyle, ne bahasına olursa olsun, saltanatlı günlerinde, - Rus ve Yunan savaşı hariç - savaştan neden kaçındığını anlatmak istiyordu. Vakit epey ilerlemişti. Kendisinden müsaade istediğim zaman, artık sabık Hakanın bakışlarında şüphe yoktu. Milletinin hakkındaki kararıyle, bu hali arasında muazzam fark vardı. Karşımdaki Hükümdar, ya hislerine ve fikirlerine çok hâkim bir insandı, yahut da iktidardan düşdükten sonra doğru yolu aramıştı.

Elini uzatmadığı için mukabil hiçbir harekette bulunmadım, önünde eğildim. Başıyla mukabelede bulundu, Ayağa kalktığı zaman, sol omuzunun daha eğik ve hafif kambur olduğu görülüyordu. Fakat ilk görünüşte, hükmetmeye alışmış ve bu halini mezara kadar muhafazaya ahdetmiş bir insanın, kimseyle mukayese edilmez tesirini bırakıyordu.
Koridorda, bana merakla bakan bir haremağası gördüm. Alt katta benimle beraber gelmiş olan Hariciye memuru muhafız kumandanının yanında oturuyordu. Yine beraberce çıktık. Yol arkadaşım düzgün ve açık bir Fransızcayla mülakatın çok uzun sürdüğünü söylediği zaman hayret ettim. Çünki yolda gelirken hiçbir şey konuşmamış, hep önüne bakmıştı.

O akşam otelde notlarımı gözden geçirirken bunları Türkiye halkının okuyamayacağını biliyordum.
Hünkâr bana çeyrek aşırı geçmiş olan hükümranlık devrinin müdafaası mahiyetinde hiçbir şey söylememişti. Ertesi akşam yemeğini beraberce yediğimiz Cavit Bey, merak ve tecessüsle intibaımı sorduğu zaman, bu kanaatimi Türk Nazırına açıkça söyledim. Biraz düşündü :Vicdan azabı çekiyor...

Dedi ve fikrini izah etti:Görüştüğünüz kimse, memlekete meşrutî idareyi ge-tirmek vaadiyle Padişah olmuştur. Elde, bugünkünün aynı olan Kanuni Esasî vardı. Size otuzdokuz sene önce toplanmış olan birinci Mebusan Meclisi'mizin çalışmalarını izah etmek imkânsızlığı içinde, fikirlerimi belki hissî bulursunuz. Fakat ben diyebilirim ki bizdeki bu Meclis, meselâ Fransa'daki Kon-vansionla mukayese edilemeyecek kadar tatminkârdı. Fakat Abdülhamid, bu meclisten saltanatının daha ilk günlerinde kurtulmak istiyordu. Bu gaye ile, önündeki bütün engelleri kaldırmakla işe başladı. Bu sebeple memleket vazife ve hizmetlerini unuttu.

Rusya ile olan savaşı, münhasıran vehmi ve her işe müdahalesi sebebiyle bu kadar fecî şekilde kaybettik. Kendisinden önce Kırım muharebesinde müttefikimiz olan İngiltere, Fransa ve italya, bu muharebede de bize pekâlâ yardım edebilirlerdi. Fakat onun takip ettiği siyasetin neticesi olarak, bu savaşın gayrı kabili içtinap olması halinde ister istemez merkezî devletler manzumesiyle birlikte harbe girmek zorunda kaldık. Nitekim bu günkü vaziyetimiz de, onun otuzüç yıl takibettiği siyasetinin neticesidir.

ı Tahtından indirilmiş padişahın bana anlattıklarının, kendi yakınları tarafından nasıl telâkki edileceğini cidden merak ediyordum. Bu yakınlar, Hünkârın tahttan indirilmesini takipeden günler içinde kısmen tasfiye edilmişlerdi. Türkiye'de tamamen Abdülhamid'e bağlanan reaksiyoner bir hareket olmuş ve askerî kuvvetle bastırılan gericilik hareketini müteakip, eski devre mensup olanlar ağır şekilde cezalandırılmıştı. Fakat ben, daha çok şehirden uzak, büyük ahşap konaklara yerleşmiş olan bu eski devlet adamlarından bazılarını bulabildim, içlerinde bilhassa Fransız kültürüyle yoğurulmuş bulunan bu yaşlılar geçmiş günler-



lendiren belli - başlı hâdise, Jön - Türklerin savaşa katılmalarıydı ve savaşın İtilâf devletleri lehine gösterdiği gelişmeydi.
Öğrendim ki, kulağıma fısıldanan hâdise doğrudur: Ab-dülhamid'in bazı mühim hadiselerde fikri alınmıştır. Hattâ, kendisinin çok yakınlarından «bir sabık sadrazam» bu işle vazifeli olarak eski mevki ve itibarına da kavuşmuştur.

Birkaç gün sonra, soğuk fakat güneşli bir havada, Beylerbeyi Sarayı'nın önünden sandalla geçtim. Gözlerim gayri ihtiyari, Sultan Abdülhamid'in nafiz bakışlarını aradı. O, adamakıllı yaşlanmıştı. Hakkında hâlâ ağır suçlamalar vardı. Nimetini görenler meydanda yoktu. Kimbilir nice günleri, içinde otuzüç yıllık hükümdarlığını geçirdiği Yıldız Sa-rayı'nı saklayan sisli yamaçlara bakarak geçiriyor ve belki ömrünün muhasebesini de yapıyordu. Düşüncemin bu devresinde bir sual zihnimi tırmaladı: Hatıratını yazıp yazmadığını neden sormamıştım?.