| Hakan Albayrak 1968 Almanya doğumlu. Kuzey Kafkasya kökenli bir ailenin
çocuğu. Müslüman. 1983'ten itibaren Halka Işık, Yenidevir, Zaman,
Andırın Postası, İkindiyazıları, Belde, Çete,
Birey, Genç Dost, Yerliler, Merhaba, Yeni Şafak, Milli Gazete, Alperen
gibi gazete ve dergilerde yazıları / şiirleri çıktı.
Gökhan Özcan'la beraber kurucu genel yayın yönetmenliğini yaptığı
haftalık Gerçek Hayat dergisinin yazar kadrosunda. İHH (İnsan
Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım Vakfı) mensubu. Evli. Ayşe
isminde bir kızı var.
Vadi Yayınları:167 Edebiyat Dizisi: 13Hakan Albayrak
Ebuzer
halbayrak@yahoo.com
Yayıma Hazırlayan Ercan Şen
© Vadi Yayınları, Hakan Albayrak 2000
1. Basım: Şubat, 2000
2. Basım: Mayıs, 2000
3. Basım: Ekim, 2000
4. Basım: Ekim 2002
Kapak Deseni Necdet Konak
Kapak Tasarımı Mehmet S. FidancıDizgi,
Sayfa düzeni ESAM Montaj, Baskı ve Cilt Kalkan MatbaacılıkISBN
975-6768-04-5 91.06Y.215.167
www.vadiyayinlari.com VADİ YAYINLARI
Bayındır Sk. 36/B5 Kızılay/ANKARA TEL: 312. 435 98 65-418
65 70 FAX: 312. 405 79 03
Kenan abime, Okay'a ve Sinan'a;
Fethi Güngör, Fatih Okumuş, Hüseyin Altınalan, Gökhan Özcan, Veysel
Vedat, Mustafa Şahin, Mehmet Efe, Şaban Abak, Nahit Üsküplü, ismail
Aydın, Musa Ercivan, Ali Şali, Kemal Karabulut, Mustafa Karaalioğlu,
Müslüm Türk, Soner Can, Ahmet Çiğdem, İlhami Atmaca, Nihat Genç, Ahmet
Demirhan, Ebubekir Kurban, ibrahim Kiras, Ahmethan Yılmaz, Mevlana İdris,
Muharrem Sevil, Süleyman Kalkan, Ercan Şen, Sadık Battal, Mehmet Şeker,
Fatih Yurdakul, Nuri Gedik, Burhan Kavuncu, Hakan Arslan, Osman Bostan, Ebubekir
San, Ertuğrul Fındık, Kani Çınar, Yalçın Hatunoğlu,
Murat Zelan, Atilla Kutlutaş, ismail Tevfik Çavuş, Hamza Turabi, Şükrü
Karaca, Erol Olçak, Müfit Yüksel, Özcan Palut, Nusret Özcan, Selahattin Yusuf,
Ali Şahin, Hamit Can, Zeynel Abidin Koçer, Şerif Patkoviç, Emir Fazlagiç,
Bülent Yıldırım, Mehmet Köse, Muharrem Özdemir, Ruhi Koca, Murat
Menteş, Ekrem Kızıltaş ve Moke'ye;
Ayrıca Nureddin Şirin'e;
Ve, bizim için yaptıklarından ötürü, Marilyn Buck'a.
Rüyasında Ebû Zerr'i görmüş her zaman olduğu gibi. Ebû Zerr
çölde can çekişiyormuş. O esnada oradan bir kervan geçiyormuş.
Karısı kervanın önüne atılıp "Ey Allah'ın
kulları! Şurada yatan adam Ebû Zerr'dir; ölmek üzeredir. O soylu,
o yoksul adama bir kefen sunacak kimse yok mu içinizde?" diye haykırmış.
Kervandakiler ürpermişler: "Ne? Ebû Zerr mi? Yitik vicdanımız!"
demişler. Hemen koşup Ebû Zerr'e bir kefen sunmuşlar. Ebû Zerr
son bir gayretle doğrulup kefenin kamu malı olup olmadığını
sormuş. "Değildir" demişler. "O halde kabulümdür"
demiş Ebû Zerr. Kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim etmiş.
Son nefesi yüzyılları aşıp dostum Ebuzer'i bulmuş.
Ebuzer titreyerek uyanmış. Kalkmış, giyinmiş, kuşanmış
ve yola koyulmuş. Yolda beni görünce durmuş.
"Üstad" dedim, "ne var ne yok sorusuna bundan daha muhtevalı
bir cevap almamıştım hiç... Bu aralar işsizim. Sana birkaç
gün takılabilir miyim?"
Bavyera yapımı antik motosikletinin sepet kısmını
işaret edip atlamamı söyledi. Vira Bismillah! Eski Türk denizcileri
gibi "Ey rüzgâr, ne yandan esersen es; her yer bizimdir" diye gürleyerek
yola koyulduk.
İlk durağımız Anadolu'da fiyakalı bir şirket
binasıydı. Kapıdaki görevliler randevumuz olup olmadığını
sordular, "istemez" dedi Ebuzer; "Yoksullar adına buradayız.
Bir lanet okursak bina başınıza yıkılır. Gücümüzü
sınamayın, çekilin yolumuzdan."
Çekildiler. Ebuzer önde ben arkada, patronun odasına daldık. Patron
neye uğradığını şaşırdı, ama bozuntuya
vermedi:
"Ebuzer... Kadîm dostum.... Hayırdır?"
"İnşaallah hayır olur" dedi Ebuzer. "Adil bir
düzen için yanıp tutuştuğunu söylüyormuşsun her yerde; fakat
işçilerin yoksulluk sınırının altında can çekişiyorlar.
Onlara daha çok para ver!"
Patron sırıttı, "İş dünyasında bir kural
var"mış. "10 liraya çalışacak adama 11 lira verilmez"miş...
"Allah'ın kuralları daha güzel" dedi Ebuzer, "Sana
verilen rızıktan infak etmeliydin. Ne yazık ki vahşi kapitalizmin
kucağına oturmayı seçtin. O kucağa pek yakıştın
doğrusu; hiç eğreti durmuyorsun. Gören, Bu adam Rahmet Peygamberinin
ümmetindendir demez!"
"Ağır konuşuyorsun" dedi patron. "Beni tanımıyormuş
gibi konuşuyorsun."
Ebuzer, tanıdığı adamın öldüğünü söyledi. Ona
bir ağıt yakmış. Cebinden bir kâğıt çıkarıp
okumaya başladı:
Ebû Zerr'den izler taşıyan mazbut bir Müslümandı. Evita'nın
tabiriyle "gömleksiz", halkımızın tabiriyle "baldırıçıplak"tı.
Cebindeki para üç'beş kuruşu geçmezdi hiç. Onu da ecmain'in karnını
doyurmaya harcardı. Bu minval üzre geçen haysiyet dolu günlerden sonra
bir gün milletvekilliğine soyundu. Fakat partisi ona vize vermedi. O buna
çok içerledi, intikam yemini etti. "Bir gün" dedi, "milletvekilleri
benim kapımda el-pençe divan duracaklar."
Hemen bir şirket kurdu. Şirketi hemen holdinge dönüştü. Seçimlerin
üstünden bir yıl bile geçmeden milyarlara para demez oldu. 'Zamanla trilyonlara
da para demez oldu. Ama yoksulları gözetmediği için bu trilyonlar
beş para etmedi. Ne
gam! Gazetelerde holdinginin tam sayfa ilanları çıkıyor işte;
yeni fabrikasının açılış törenine katılan saygıdeğer
belediye başkanlarına ve saygıdeğer milletvekillerine şükranlarını
sunuyor...
Evet, başardı. Milletvekillerini ayağına getirdi sonunda.
Ağzı kulaklarına varıyor. Yalakalarına gururla bakıyor.
Sonra ufka çeviriyor bakışlarını. O da ne? Ufukta hiçbir
şey göremiyor. Ürpererek fark ediyor ki ömrü bu yalakalarla geçecek.
Adamı karanlıkta bırakıp gittik.
Sırada ne var üstad?"
"Bir sempozyuma yetişmeliyiz. 700'üncü kuruluş yıldönümünde
Osmanlı Devleti." Nazi filmlerindeki külüstürleri andİran
motorlu atımızı İstanbul'a doğru sürdük.
Açık-saçık filmler gösteren bir sinemanın önünden geçiyorduk ki,
Ebuzer frene bastı. "Ey gafiller!" diye 'seslendi sinemanın
önünde toplanmış olan kalabalığa; "Karşıya
bakın, ne görüyorsunuz?" "Bir kilise."
"Evet, İtalyan yurttaşlarımızın kilisesi. Onlara
saygı duymayabilirsiniz, ama bu mâbedde yaptıkları şeye
saygı duymaya mecbursunuz. Bir kilisenin karşısında böyle
bir sinemanın ne işi var?"
"Bilmiyoruz abi. Biz geldiğimizde burada duruyordu."
"Siz gelmezseniz durmaz."
"Doğru söylüyorsun."
"Dağılın öyleyse!"
Bazıları kaldı, bazıları gitti. Biz de gittik.
700 yıllık çınar bizi bekliyordu...
S
empozyumun yapıldığı salonun kapısında
duran görevli davetiye sordu. Ebuzer, cebinden iki davetiye çıkarıp
görevliye uzatırken, "Yanılmıyorsam belediyenin düzenlediği
bir toplantı ile karşı karşıyayız" dedi.
"Yaptığım araştırmaya göre bu şahane davetiyelerin
tanesi l milyon liraya mâloldu. işi alan ajansın keyfine diyecek yoktur,
eminim. Fakat israfın zoraki finansörü olan yoksul halka yazıktır.
Amirine söyle, belediye başkanına söylesin, kamu parasıyla
caka satılmaz!"Salona girdik. Ebuzer doğruca kürsüye yürüdü. Hâzirûna üç maddelik bir
tebliğ sunmak istediğini söyleyip, başladı konuşmaya...
1. Keşke Hüseyn bin Ali'nin devrim hareketi zaferle sonuçlanmış
olsaydı. Olmadı. Hanedanlara kaldık. Devletinbekasına, muhterislerin
ihtirasına, sultanların sefasına. Tonlarca masum kanı döküldü
bu yolda. Ama iyi padişahlar, güzel günler de gördük.
2. Allah'a ve Hesap Gününe inandığı gözlerinden okunan tertemiz
bir dervişti Osmangazi Toprağa yakın duruyordu. Kurduğu
devlet de başlarda öyleydi, îyiye, doğruya yönelmişti. Peygamber'in
sancağını hakkıyla taşıdı.Haçlılar'ı
defaatle mağlubiyete uğrattı. Adaleti yaydı,mazlumları
kurtardı, yoksulları doyurdu. İhlas, Allah'ın bereketini
çekti. Allah'ın bereketi devleti büyüttü. Fakat hanedanlara mahsus kirlenme
gecikmedi. Bizans ve İran saraylarına hayran olundu. Bir dervişin
tertemiz nefesi debdebede boğuldu. Tam boğulmadı. Bereket
hemen kesilmedi. Haçlılar'a karşı yine zaferler kazanıldı.
Fukarayı gözeten vakıflar yayılmaya devam etti. Boşnaklar,Arnavutlar,
Ümmet'i Muhammed'e katıldı. Melek tadında besteler yapıldı.
Altı asır sürdü bu macera. Ve bir gün kesildi bereket. Bereket kesilince
ayrılık mukadder oldu. İlki gibi tertemiz olan son padişah,
Vahdeddin, halkı için dua edip sahneden çekildi.
3. Goller Prensi Charles bir konulmasında şöyle demişti: Osmanlı
Devleti'ni hıristiyanlığın dünya hakimiyetini engelleyen
güç olarak görüyorduk... Ve Lübnanlı bir Hıristiyan, Nabi Avcı'ya
şöyle demişti: Bölgeden çekilmeniz sadece sizin için değil,
bizim için de kötü oldu... Ve Makedonyalı bir dostum bana şöyle
demişti: Osmanlı'dan önce buralarda medeniyetin izi bile yoktu...
Daha ziyade bunlar kalmış hafızalarda: Cihad, adalet
ve zerafet. Osmangazi'nin çektiği kuvvetli besmele ile çelişen
günahlar değil, o besmele kalmış. Ne güzel. Gerisi boştu
zaten.
Ebuzer kürsüden indi, ön sırada oturan otantik giysili bir Afrikalı'yı
sağ gözünden öptü ve bana dönüp "Gidelim" dedi. "Siyasete
atılan bir kardeşimize uğramalıyız."
Adamcağızın etrafı profesyonel yalakalarla çevriliydi. Önünün
açık olduğu hemen anlaşılıyordu. Yalakaların da
önü açıktı; çünkü adamımız, kendisine yapılan her yalakalık
karşısında zevkten dört köşe oluyordu.
Ebuzer'e baktım. Zihninden "Bu iş başlamadan bitti"
gibi şeyler geçiyordu galiba. Yine de şansını denedi:
"Dinle siyasetçi kardeş! Spike Lee'nin bir filminde yaşlı
bir ayyaş önüne gelene Hey doktor, doğru olanı yap diyor. Bu
laf çok doğru bir laftır, doğru olanı yapmak lazım.
Ve doğru olanı doğru olduğu için yapmak lazım. Mesela
danışmanların Bir huzurevi ziyareti imajınız açısından
hiç fena olmaz dediği için değil, Hakikat itibarı ile hiç fena
olmadığı için ziyaret etmelisin huzurevini. Bu arada imajının
açısından dem vuran danışmanların
olmamalı tabii. Her şey sahici olmalı, Peygamber gibi.
Öyle olursa gelir gelecek olan. Manen ve maddeten. Yani hem buhur kokusu dolanır
kafamızda, hem işçilerin alınteri kıymete biner, hem de
Kosova'ya islam bayrağını dikeriz. Hatta Belgrad'a. Hatta Londra'ya.
Yerimizde saymamız da muhtemel tabii. Ve yerimiz yer oldu mu hiç sorun
değil bu; Ebû Zerr'in Ebû Zerr olduğunu kim inkâr edebilir?"
Yalakalar neye uğradıklarını şaşırdılar.
Hemen ellerine baktılar, "Ekmeğimiz gidiyor mu?" diye. Siyasetçi
kardeş de afallamıştı. Ona umutla baktım. Doğrusu
bu ya, oracıkta bir devrim yapmasını bekledim. Meclise çöken
sessizliği müthiş bir sevinç çığlığı ile
yaracak, "Bu! işte bu!" diyecekti. Öyle olmalıydı,
ama olmadı.
"Dilinize sağlık, güzel bir konuşmaydı" dedi
Ebuzer'e. "Benim konuşma metinlerimi hazırlayan bir komisyon
var. Orada sizi de görmek isteriz. Fakat birlikte çalışabilmemiz için
bana hitap şeklinizi değiştirmeniz lazım. Hah ha. Siyasetçi
kardeş olmaz yani. Öyle değil mi arkadaşlar? Hah ha."
Yalakalar da "Hah ha" dediler.
Kibirli bir insan gibi görünmekten hoşlanmayan siyasetçi kardeş,
sözlerini şöylece toparladı:
"Tabii ki siyasetçiyim ve sizinle tabii ki kardeşiz. Yine de... Ne
bileyim... Öyle değil mi arkadaşlar?"
Yalakalar hararetle onayladılar.
Ebuzer, nasıl derler, acı acı gülümsedi. "Karşılıksız
çeklerle işim olmaz" dedi; "Konuşmalarını kendin
hazırlamalıydın. Esaslı sözlerin olmalıydı
kendine ait. Yine de teşekkür ederim teklifin için. Elveda siyasetçi
kardeş."
Çekip gittik.
"Sahici bir duruş görmek ister misin?"
"isterim üstad."
"O halde İstanbul Üniversitesi'nin önüne
gidelim."
Ü niversitenin önü başörtüleri yüzünden okula alınmayan kız öğrencilerin
sessiz protestolarına sahne oluyordu. Tesettür yasağı bininci yılma
girmişti, fakat kızların pes etmeye hiç niyetleri yoktu. Orada
öylece duruyor ve polis kuşatması altında Gökhan Özcan'ın
konuşmasını dinliyorlardı. Şöyle diyordu Gökhan Özcan:
Siz hep mahzun ve güzel kaldınız-
Dünyanın gittikçe kararan portresinde, çirkinliği şekil lendiren
bir çizgi olmaya razı olmadınız.'
Herkes köşe bucak kendi ruhundan kaçarken, siz kendi' nizden başka
bir şey olmayı kabullenmediniz.
içinizden geldiği gibi olmak, size anlamlı görünen bir hayatı
buluncaya kadar aramak istediniz.
En zor sorulara muhatap oldunuz, en dirençli ve masum cevapları verdiniz.
Siz hep mahzun ve güzel kaldınız.
Çağın bu dönemecinde, hiçkimsenin karşılaşmadığı
sorulardı sizin önünüze sürülen sorular.
Lafın döndürülebileceği, anlamın eğilip bükülebileceği,
dilin kıvrım kıvrım kıvrılabileceği bir imtihanda
değildiniz.
Bir bıçağın sırtı kadar keskin bir noktada verdiniz:
cevabınızı.
Teorik kuytuluklara kaçacak, politik fırdöndüler çevirecek ya da mantıklarınıza
takla attıracak kadar zamanınız yoktu.
Zaten sizin kaçmaya niyetiniz de yoktu.
Dimdikti başınız ve soru sahiplerini çıldırtacak
kadar net duyuldu yüreğinizin sesi:
Allah büyüktü ve O ne dese o olurdu.
Zamanı, geleceği, hayatın önceden bilinmeyen çizgisini elinde
tutan O'ndan başkası değildi.
Bu bildiğiniz en değişmez gerçekti.
Siz, mahzun ve güzel, bu gerçeğin arkasında durdunuz.
Kaba kuvvetin koca dünyasına karşı yapayalnız kalmadı
göze aldınız.
Horlandınız, aşağılandınız, dövüldünüz
ve sürüklendiniz.
Etrafı saran zifiri suskunluk içinizi yakıp kavursa da, bundan
bir şikayet manzumesi çıkarmadınız.
Gerçek mazlumlar gibi davrandınız, ezilmenin ticaretini yapmadınız.
Siz hep mahzun ve güzel kaldınız-
Halinizden hiç eksilmeyen zarafetinizle; gücün dümen suyunda kaybolan bütün
yapılan, bütün sahte gelecek mühendislerini, bütün koca adamları,
bütün kirli numaralan yüzleri kızarıncaya kadar tokatladınız-
Vakarınızla, bütün belkemiksiz iddiaları açığa
vurdunuz.
Zihninde de göğüs kafesindekine eş bir kalp taşımayanları
karanlık bir telaşa düşürdünüz.
Çağın geveze lisanı karşısında dili tutulanları,
damarlarında kol gezen aşağılık kompleksini yenemeyenleri,
saklayan her kırbaçta kılıktan kılığa girenleri
ve en önemlisi göbekli iddialarla ortalıkta dolaşıp hayat hakkında
bir tek gerçek cümle kuramayanları kendi çirkin yüzleriyle başbaşa
bıraktınız.
Hiç yalpa yapmadınız, hiç kıvırmadınız, halinizi
hiç tartışmaya açmadınız.
Yaşadığınızı ve var olmaya devam edeceğinizi,
yaşayan ölülerin bile duyacağı bir sesle haykırdınız.
Başınızdaki bin yıllık örtüyü çıkarmadınız-
Siz hep mahzun ve güzel kaldınız.
îçlerindekine ihanet etmemeyi başarmış siz onurlu insanlara
selam duruyorum.
"Sen de konuşacak mısın?" diye sordum Ebuzer'e. "Burada
söylenmesi gereken her şey söylenmiştir" dedi; "Gidelim."
"Şimdi ne yapıyoruz?"
"İsrail lobisinden fitne ehli bir gazeteciyi hırpalamaya gidiyoruz."
Adamı çalışma odasında bilgisayar oyunları oynarken
bulduk. Ebuzer odaya girerken konuya da girdi:
"Demek Pakistan ve İsrail'den başka sevenimiz yok!"
"Öyle" dedi gazeteci; "Bugüne kadar tam 60 ülkegezdim. Ortadoğu'nun, Asya'nın, Afrika'nın belli
başlıbütün ülkelerini de gördüm.. Pakistan ve İsrail hariç,hepsi bize düşmanca bakıyor, İsrail'le ilişkilerimizigeliştirirken rahat olmalıyız. Müslüman kardeşlerimiz
neder? kaygısına mahal yok. Dediğim gibi, Müslümankardeşlerimiz bize zaten düşman. Hele Araplar!"Ebuzer, adamı yakasından tutup duvara yapıştırdı:"Filistinli ve Lübnanlı kardeşlerinin cesetleriüzerinde İsrail'le sarmaş dolaş dans etmekten utanmıyor
musun? Kutlu islam kardeşliğini İsrail'in riyakâr bir tebessümüne
kurban etmek reva mıdır? Dinle küçük adam: Kıbrıs Harekâtı
sırasında Suriye dahil İslam Dünyasının bütün camilerinden
Türkiye'yi muzaffer eyle yâ Rabbî nidaları yükseldi. Mısır'da
Türk kökenli aileler asilzade muamelesi görür. Filistinlilerin Abdülhamid merkezli
hilafet ve Türkiye sevgisi dillere destandır. Fas üniversitelerinde 1995
seçimlerinden önce Yeniden Büyük Türkiye için toplu dua merasimleri düzenlendi.
Sudan Hükümeti ihalelerde Türk firmalarına öncelik tanır... Bunlara
ne diyorsun? istersen daha sayabilirim."
"Ta-Tamam. Bazı Müslüman halklar bizi se-seviyor olabilir. Ama islam
Dünyasındaki de-devletlerin, bihassa Arap re-rej imlerinin genelde Türk
düşmanı olduklarını si-si-siz de takdir edersiniz."
"Oysa İsrail'i kurulur kurulmaz tanıyan ve Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu'nda Cezayir'in bağımsızlığına
karşı oy kullanan ve Bağdat'ın yerle bir edilmesine çanak
tutan ve işgalci Siyonistlerle savunma işbirliği anlaşmaları
imzalayan Ankara rejimi Arap dostudur, öyle mi?"
"Ka-kavgayı Araplar başlattı. Birinci Dünya Savaşı'nda
bizi arkadan vurdular!"
"Peki söyle bakalım: Milliyetçi, anti ümmetçi ve ulus devletçi
Jön Türkler Araplar'ı nereden vurmuştu?"
"....."
Gerçek şu ki, küçük adam, laisist bir Türk Arapları sevmez. Laisist
bir Arap da Türkleri sevmez, İslam Dünyası'nda laisizmin gereğidir
kardeşine düşman olmak. Türk'ü de Arap'ı da vuran Batı.
Fakat Türk ve Arap, Batı'ya değil, birbirine diş biliyor. Sence
de komik değil mi?"
"Ben... Ben... Bilemiyorum."
"Bilemiyorsan sus ve Seyyid Ahmet'in hikâyesini dinle."
Y ıl 1915: Libya'da işgalci italyanlara karşı savaşan
Senusi Tarikatı, Mısırlı Müslümanların aralıksız
erzak ve teçhizat sevkiyatı sayesinde mevzi üstüne mevzi kazanıyor.
Mısır'a hükmeden İngilizler, italyanların hırpalanmasından
hoşnut oldukları için bu yardımlara göz yumuyorlar. Derken Osmanlı
Devleti Almanya'nın yanında Büyük Savaşa giriyor ve Padişah,
Halifelik sıfatına dayanarak, Senusileri Mısır'daki İngiliz
kuvvetlerine saldırmaya çağırıyor. Senusi lideri Seyyid Ahmed'e
elçiler gönderen ingilizler, "Tarafsız kalırsanız Senusi
Tarikatını Libya'nın meşru siyasi iktidarı olarak tanırız.
Ayrıca size Mısır'ın Batı Çölündeki bazı vahaları
veririz" diyorlar. Seyyid Ahmed'in yardımcılarına
göre çok iyi bir tekliftir bu. Halifenin ilan ettiği cihad Almanların
güdümünde bir saldırı
savaşı olduğu için aslında cihad değildir, üstelik
Hilafetin adı var kendisi yoktur, ayrıca Türkler 1912 yılında
Senusileri italyanların karşısında yalnız bırakıp
gitmişlerdi... Bunları anlatıyorlar Seyyid Ahmed'e. "Türklere
borcumuz yok" diyorlar; "Kendi işimize bakalım" Ne
var ki Seyyid Ahmed, Muhammed Esed'in tabiriyle "şövalyece" bağlı
olduğu Halifenin emrine itaat ediyor. Bedeli çok ağır oluyor
bu kararın: italyanların yanısıra İngiliz ve bilahare
Fransızlarla da savaşmak zorunda kalan Senusiler, Libya'da kazandıkları
mevzileri birer birer kaybediyorlar...
Yıl 1919: Büyük Savaş bitmiş, Osmanlı yenilmiştir.
Fakat Anadolu'da bir kurtuluş hareketi filizlenmektedir. Seyyid Ahmed derhal
Anadolu'ya gidiyor. Mustafa Kemal'le beraber direnişi organize ediyor.
Şehir şehir dolaşıp Anadolu ahalisini cihada çağırıyor.
Kuvvacıların pek dindar olmadığı yönündeki propagandalardan
etkilenmiş olan Anadolu, sarıklı ve sakallı bir şeyhi
de aralarında görünce onlara güven duymaya başlıyor...
Ve 1923: Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanmış, Cumhuriyet
kurulmuştur. Türkiye siyasetinde İslamî söylemlere artık yer
kalmadığını dehşetle fark eden
Seyyid Ahmed derin bir hayal kırıklığı içinde Suriye'ye
hicret ediyor. Orada ne yapıyor biliyor musun? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının
politikalarını tasvip etmediği halde Türkiye'yle birleşmeye
çağırıyor Suriyelileri. Bu yolda gayret sarf ederken ölüyor.
Ve unutuluyor. Daha doğrusu unutturuluyor! Bize karşı İngiliz
iş tutan Şerif Hüseyn'i her gün bin kere anan zevat, bizimle beraber
İngilizlere karşı savaşan Seyyid Ahmed'i bir kere bile anmıyor.
Çünkü devir fitne devri. Seyyid Ahmed fitnenin çarkına çomak sokar!
Sonraki durağımız bir dergâhtı. "Tasavvuf ehli değilim"
dedi Ebuzer. "ama bu dergâhta esaslı bir şeyh var, fırsat
buldukça uğrayıp onu alnından öperim. Fotoğraflarını
çoğaltıp müritlerine dağıtmayı aklının ucundan
bile geçirmez. Zaten fotoğraf çektirmez. Daha önemlisi, asla hediye kabul
etmez. Bir gün bir arkadaşım bir kutu lokumla gelmiş. Şeyh
tedirgin olmuş. Bunu kaç paraya aldın? diye sormuş. Arkadaşım
utanmış tabii. Ne önemi var filan demiş. Ama şeyh, sorusunun
cevabını almadan düşmemiş yakasından. Sonuçta arkadaşıma
lokumun parasını vermiş. Ve parayı verirken şöyle demiş:
Ziyaretleri hakkıyla iade etmek isterim. Yoksulluğum, hediyelere
karşılık vermeme engel olabilir. Bu yükü kaldır üzerimden.
Sence de alnı öpülesi bir şeyh değil mi?"
içeri girdik ve şeyhi alnından öptük. O da bizi alınlarımızdan
öptü. Sonra birlikte namaz kıldık. "Bu çok önemli" dedi
Ebuzer; "Yüce rabbimiz bizi tanımlarken namaz kıldığımızı
söylüyor. Namaz kılmadan biz olamayız."
Namazdan sonra şeyh ve müridleri derse başladılar. Biz de dergâhın
bahçesine geçip ekmek-peynir-çay eşliğinde sohbet ettik.
Sohbetin bir yerinde Ebuzer'e siyasi bir angajmanının olup olmadığını
sordum.
"Derviş devrimcileri destekliyorum" dedi.
"Peki yarın seçim olsa oyunu hangi partiye verirsin?"
"Devrimci Adalet Partisi'ne."
"Öyle bir parti yok ki üstad!"
"Yok mu? O zaman oy filan vermiyorum kardeşim. Şimdi güzel bir
şey anlat bana. Dergâhın havasına uygun olsun."
"Tamam" dedim, "Sana Igumanları anlatayım..."
İgman dağının eteklerinde İsevi dervişler yaşarmış.
Bunlar İncil'de bahsi geçen son peygamberi bekler' lermiş. Bir gün "Vakit
tamam, artık gelmiş olmalı" deyip son peygamberi bulmak ümidiyle
yalınayak yola koyulmuşlar. Yıllarca yürümüşler. Binlerce
kilometre yol katetmişler. Ayakları kana bulanmış.
Derken Medîne-i Münevvere'ye varmışlar. Medine'de önlerine çıkan
ilk adama "Biz Allah'ın elçisini arıyoruz. Adı Muhammed"
demişler. Adam "Ne yazık ki geç kaldınız. Allah'ın
elçisi dün öldü" demiş. Dervişler içli içli ağlamaya başlamışlar.
"Ben Hattab oğlu Ömer" demiş adam. "Elçinin yakı-nıydım.
Buyrun mescide geçelim, biraz soluklanırsınız. Bu arada ben size
elçinin getirdiği mesajı anlatırım."
Dervişler teklifi şükranla karşılayıp, Peygamber mescidini
kanlı ayaklarıyla kirletemeyeceklerini söylemişler. Bunun üzerine
Ömer bin Hattab onlara sarı mesler hediye etmiş. Dervişler mesleri
öpüp bağırlarına basmışlar. "Bir Peygamber dostunun
hediyesini ayağımıza süremeyiz" demişler.
"Siz kimlersiniz?" diye sormuş Ömer bin Hattab.
"Biz Igumanlarız" demiş İgumanlar.
"Geldiğiniz ülkenin adı ne?"
"Geldiğimiz ülkenin adı yok."
" Peki sizin dilinizde yalınayak nasıl denir?"
"Bos."
"O halde ülkenizin adı biraz sizin dilinizden, biraz bizim dilimizden
BOSNA olsun"
Yalın ayağımız.
"Şimdi nereye üstad?" "Hindikuş Dağlarına."
Dergâhtan çıkmış motorlu ve de sepetli- atımıza doğru
ilerliyorduk ki, önümüze bir TV ekibi çıktı. Elindeki mikrofonu Ebuzer'in
ağzına dayayan muhabir, "Efendim, Türk-Kürt ayrımı
yapanlar var. Bu konuda ne söyleyeceksiniz? Lütfen kameraya bakıp konuşun"
dedi.
Ebuzer kameraya bakıp konuştu... "Ben bu konuda maziye gidiyorum,
iki atlı geçiyor önümden. Biri Nureddin lakabıyla anılan Mahmud;
Türk. Diğeri Selahaddin lakabıyla anılan Yusuf; Kürt. Arkadaş
bunlar. Müttefik. Ortak. Kardeş. Kol kola verip Suriye'yi Haçlılardan
temizliyorlar, İki asırdır paramparça olan Suriye, onların
birbirine geçmiş gayretleri sayesinde toparlanıyor. Birlik sağlanıyor.
Sonra Mısır'la Suriye'yi birleştiriyorlar. Birlikte Kudüs yolunu
açıyorlar. Ve nihayet Selahaddin Kudüs'ü fethediyor. Ortada ne
Türkçülük var, ne Kürtçülük. Arapçılık da yok. Ümmetçilik var!
Nureddin'e ve Selahaddin'e seve seve asker oluyoruz hepimiz. Çünkü dava
hepimizin davası. Kader kimi seçerse kaptan o olsun diyor ya şair
Mevlana Id-ris, işte öyle. Bugün kaptan benim, yarın sensin. Fark
etmez. Yeter ki hilâl yükselsin tepemizde. Ve yeter ki kaptan olanda kibir
olmasın."
Muhabir başını kaşıdı. "Yani" dedi,
"kibirli olmaması şartıyla bir Kürt devletine razı
olabileceğinizi mi söylemek istiyorsunuz?"
"Senin bağlamın beni bağlamıyor muhabir kardeş.
Ben şimdi, durduk yerde, bambaşka bir şey söylemek istiyorum:
Zengi'nin oğlu Mahmud vergilerden nefret ederdi. Bir şehri fethettiğinde
ilk iş olarak o şehrin pazarındaki vergileri kaldırırdı.
Ve Mahmud, Ben kim, dînin nuru olmak kim deyip, Nûreddîn lakabının
kendisi için kullanılmasına karşı çıkardı. Ve
Mahmud, pahalı elbiselerden tiksinirdi. Ve Mahmud, kendisinden habire para
isteyen karısını Benim param yok. Elimdeki para ümmetin parasıdır.
Senin keyfin için ümmetin hakkını yiye-mem diye azarlardı. Ve
Mahmud, sefere çıkarken şöyle dua ederdi: Ey Rabbimiz, zaferi Mahmud'a
değil İslam'a ver. Mahmud kopuğu zafere lâyık adam mıdır?
Bu kadar!"
TV ekibi pılısını-pırtısını toplayıp
kaçtı. Biz de Bavyeralı külüstürümüze atlayıp yola koyulduk.
Usame bin Ladin bizi muhabbetle karşıladı. Fakat
Ebuzer'in konuşması biraz canını sıktı. Şöyle
dedi Ebuzer:
"Kenya ve Tanzanya'daki Amerikan elçiliklerine yapılan bombalı
saldırıları sana mâlettikleri zaman itiraz ettim. Bu saldırılar
sorumsuzca düzenlenmiş. Amerikalı yetkililerin burnu bile konamazken
onlarca yoksul Afrikalı paramparça oldu dedim. Mücahid işine benzetemedim.
Mücahid, Kur'an'daki hüküm gereğince, ancak aktif düşmanları
öldürebilirdi. Oysa bu eylemlerde ölenlerin çoğu pasif düşman bile
değildi. Bilâkis dosttular, kardeştiler, Müslümandılar. Bir provokasyonla
karşı karşıya olduğumuzu söyledim. Fakat bir dostum
Yanılıyorsun dedi. Yanılıyor muyum?"
"Evet yanılıyorsun."
"Sen mi yaptın?"
"Benim örgütüm değildi. Bize yakın bir örgüttü."
"Sence o örgüt doğru bir iş mi yaptı?"
"Tabii ki."
"Fakat masumlar öldü."
"Onlar Irak'ı bombalarken suçlu masum ayrımı
yapıyorlar mı?"
"Onlar kâfirdir, ne isterlerse yaparlar. Biz yapamayız, imam Humeyni
bir keresinde İran ordusunun önde gelen komutanlarını toplayıp
onlara şöyle seslenmişti: Bombardımanlarınızda masum
Iraklı çocukların da öldüğünü söylüyorlar. Buna inanmıyorum.
Bu doğru olamaz- Saddam masum çocukları öldürebilir, çünkü onun dini-imanı
yok. Ama siz yapamazsınız. Siz Müslümansınız. Ve Aliya İzzetbegoviç,
Travnik'te üç cizvit papazının Müslümanlar tarafından öldürülmesi
üzerine, şöyle bir konuşma yapmıştı: "Bu zulümdür.
Biz de zalimlerden olacaksak, zalimlere karşı savaşmamızın
ne anlamı var? Bunlardan ders almanı dilerim."
Usame biraz düşündü. Sonra şöyle dedi:
"Sözlerin Hakikat kokuyor. Payıma düşeni almaya
çalışacağım."
Ebuzer onu sağ gözünden öpüp bize yakışanı
yapacağından emin olduğunu söyledi.
Sonra çekip gittik.
Pakistan'da bir benzin istasyonunda Bavyeralı'nın midesini doldururken,
fundamentalizmin can çekiştiğini söyledi Ebuzer. "Fundamentalizm"
dedi, "temele bağlılığı öngörür. Müslüman'ın
temel kaynağı Kur'an değil mi" "Tabii ki Kur'an."
"Peki Kur'an'a dayalı bir hareketten zulüm sâdır olur mu?"
"Olmamalı."
"Ama İslamcılar da zulmedebiliyorlar işte. Demek ki fundamentalist
değiller."
Bahsi kapatıp yola koyulduk.
"İstikamet?"
"İran."
Kum şehrinde, İmam Humeyni'nin bir zamanlar yaşadığı
yoksul kulübe ile cenazesinin bulunduğu görkemli anıt mezarın arasında
bir yerde durduk.
"Kadere bak" dedi Ebuzer, "İmam şu fakirhanede yaşamayı
seçmişti. Fakat sözümona takipçileri olan insanlar onun tercihine saygı
göstermediler. Yoksul halkın hakkı olan milyonlarca dolara kıyarak
sarayları kıskandİran bir mezar yaptılar Humeyni'ye. Halkın
yoksulluğunu paylaşmayı şiar edinmiş bir adamın
mübarek hassasiyetine sövmek değilse nedir bu?"
İmam Humeyni'ye yazdığım bir şiir vardır. İçimden
o şiiri okumak geldi, okudum:
işte böyle sevgili humeyni
seni pink floyd'un bir şarkısıyla anmak da varmış
how l wish you were here
bu beş yıldızlı otelde
rulet masasının dibinde
islam felsefesini tartışırken üstadlarımız
pat diye peydah olmalıydın sen
yerde, eski bir seccadenin üstünde
oturup öylece susmalıydın
bir de mehdi haşimi olmalıydı yanında
bre gafiller diye gürlemeliydi
kurşun geçirmez camlardan halkın sesi geçer mi?
ah hurma dalları
yoksul mescidim
"Evet" dedi Ebuzer, "hurma dallarından bir damı vardı
mescidimizin. Allah'ın Rasulü, aleyhisselâm, bundan hiç şikâyetçi
değildi. Gidelim."
Bavyeralı'yı Tahran yönüne çevirdik. Cumhûr-i İslami'ye diktatörlüğü
yakıştıramayan reformcu hükümetin irşad bakanını
alnından öpmemiz gerekiyordu.
Kafam bozuk" dedi bakan. "Biliyorum" dedi Ebuzer. "Bir tür
fanatik kemalizmden mustaribsin. Sünnetullah gereği, nehrin akışı
gereği, eşyanın tabiatı gereği attığın
her adımda devrim düşmanlığı ithamı ile karşılaşıyorsun.
Her şey apaçık ortada iken herkesin her şeyi apaçık görmemesi
göğsünü daraltıyor. Sistem fena halde yoruyor seni. Yumuşacık
bir yastığa gömülüp ilââhir uyumak istiyorsun. Bu iletişimsizlik
sorununa tahammülün kalmadı artık. Biri çekip gitmenin türküsünü söylese,
ona herkesten önce sen kulak kesilirsin. Fakat, sevgili Muhacerani, umutsuzluğa
mahal yok. Biz seni alnından öpmek için geldik buraya. Çünkü sen dedin ki:
İslam, insanın sürekli duvarlarına çarparak hayatını
zorlaştırdığı dar ve karanlık bir sokak gibialgılanamaz.
Tam tersine İslam; geniş, ferah, insana özgürlük hissi veren, çiçeklerle,
yeşilliklerle, ve neşeyle dolu bir yoldur. Bir Müslüman bütün hayatı
boyunca işte bu yolda yürümelidir. Bu söz kayıtlara geçti. Çatışmayı
kaybetsen de savaşı kazanacaksın inşaallah. Yüreğini
ferah tut. Başkan Hatemi'ye söyle, o da yüreğini ferah tutsun. Ve üstada
tebriklerimi ilet: Bana yazdığınız mektuplarda sonu gelmez
övgü cümleleri kurmaktan vazgeçin dediği için. Yaşasın derviş
devrimciler!" Muhacerani'yi alnından öpüp çıktık.
adamlar, böyle aşağılık bir derdin mi dermanı olacaklar?
Yazık!"
Küçük adamı anlıyordu belki. Ama ona saygı duymuyordu.
"Sırada ne var üstad?" "Amerika."
Tam yola çıkmak üzereydik ki, genç bir İranlı yanımıza
yaklaşıp memleketimizi sordu ve Türkiyeli olduğumuzu öğrenince
derin bir "ah" çekti. Meraklandık tabii.
"Hayırdır?" dedi Ebuzer, "Derdin ne?"
"İstanbul... Azadlık..." dedi adam.
"Tam olarak neyi kasdediyorsun? Azadlıktan, hürriyetten muradın
ne?"
"Bilmem ki. Hepsi."
"Mesela?"
"Viski vardır, Hülya Avşar vardır..."
Ebuzer yüzünü buruşturdu. "Allah ıslah etsin" dedi. "Diktatörlüğe
savaş açan Hatemi ve arkadaşları, o soylu
Bizi (Bavyeralı dahil) Amerika'ya götüren gemi devâsâ bir şeydi.
"Titanic'i andırıyor" dedim; "Filmi seyretmiş
miydin üstad?" "Evet" dedi Ebuzer; "Yer yer Kur'an okumak
gibi bir şeydi tabir caizse. Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz dediler
ve Tanrı gemilerini batırdı. Ayyuka çıkan kibir, Rabbu'l
Âlemîn'in müdahalesiyle denize gömüldü. Bizim başımıza da aynı
şeyin gelmesinden korkuyorum." "Hayırdır üstad, gemide
bir zaaf mı tesbit ettin?" "Gemi delik deşik. Geçenlerde
islamcı bir radyoda islamcılara ait bir firmanın şöyle bir
reklamı vardı: Villalarınız ve yüzme havuzlarınız
itina ile yapılır... İtina ile! Bu ne demektir, biliyor musun?
Bu, gemi batıyor demektir. Sokaktaki adam Bosna'ya, Kosova'ya, Çeçenistan'a
yardım edeceğim diye karısının biricik
yüzüğünü satarken, lordlarımız havuzlu villalarda debdebenin
dibini buluyorlar. Hayırlı bir iş için bağış toplayanları
üç-beş kuruşla başından savan burjuva sınıfımız,
bir kravat veya bir eşarp için onlarca yoksulun karnını doyurmaya
yetecek kadar para harcamaktan kaçınmıyor. Millet kuru ekmeğe
talim ededursun, lüks otellerde zenginden zengine iftar ziyafetleri veriliyor.
Bunların hesabı sorulmaz mi?" "Sorulur üstad; hem de
itina ile!"
Konuşmamıza uzaktan kulak misafiri olan bir yolcu "Merhaba arkadaşlar.
Türk'sünüz galiba" diyerek yanımıza yaklaştı. "Sohbete
katılabilir miyim?"
Tabii ki buyur ettik.
İstanbullu bir Yahudi'ymiş. Gençliğinde, dindarlığın
ve idealizmin doruğunda olduğu bir gün, kendi kendine "Yahudi
Devleti dururken buralarda yaşamam doğru değil" deyip İsrail'e
göç etmiş. Fakat sadece bir yıl dayanabilmiş Yahudi Devleti'ne.
Ardı arkası kesilmeyen Siyonizm nutuklarından, militarizmden,
ırkçılıktan gına getirmiş, İsrail'e duyduğu
büyük sevginin yerini nefret alırken, dindarlığı da yerini
ateizme bırakmış. Söylenip duruyordu:
"İsrail'de herkes ve her şey İsrail Devleti'nin yüksek
menfaatlerine hizmet etmek zorunda. İsrail'de insan tekinin zerre kadar
değeri yok. Üstelik İsrail'de insanlar değersiz olmaktan hiç
şikayetçi değiller. Hatta İsrail çarkının kişiliksiz
birer dişlisi olmaktan haz duyuyorlar. Kollektif bir çılgınlık
hüküm sürüyor İsrail'de. Ve orada herkes yalan söylüyor. Durmadan yalan
söylüyorlar."
Adama bir sigara uzattım. Reddetti. Dünyada iki şeyden nefret edermiş:
Sigara ve İsrail.
"Derin bir yara aldığın anlaşılıyor"
dedi Ebuzer. "Yine de ateist olmakta haklı değilsin. Tanrı'nın
öldüğünü iddia eden Nietzsche öldü, fakat Tanrı hüküm sürmeye devam
ediyor. Tanıdığım bir Alman, Nietzsche'ye dair esaslı
bir konferans vermişti Berlin'de. Ölen tanrı hangi tanrı? diye
sorup şöyle demişti: Nietzsche 'Tanrı' dediğinde, insan
ruhunu boğan kiliseden başka bir şeyi kas' detmiyordu... Ruhunun
kanatlanıp uçmasına izin vermeyen kiliseye başkaldırdı
Nietzsche. Ve eşsiz bir öfkeyle beslenen o eşsiz zekâsıyla altetti
kiliseyi. Ne yazık ki zaferinin tadını çıkaramadı.
Gerçek tanrıyı, yegâne tanrıyı, Allah'ı tanımadığı
için çıldırarak öldü. Demem o ki:
İsrail'in kalbinde açmış olduğu yaraya teslim olma. İsrail'i
yıkmakla yetinme. Alemlerin Rabbi'ne yaklaş ve O'nu teşbih et.
"
Adam, "Bunları düşüneceğim" dedi. "Ama siz
de benim söylediklerimi aklınızdan çıkarmayın. Diyelim ki
Tel Aviv'desiniz; sokakta bir adama saati sordunuz ve adam Saat beş dedi.
Sakın inanmayın! İsrail'de herkes her konuda anlamsızca
yalan söyler."
Ufukta Hürriyet Heykeli göründü.
New York limanında gemiden inerken
"Durun kalabalıklar!" diye bir haykırışla irkildik.
Sarhoş bir Kızılderili, bir an evvel New York'a karışmak
için sabırsızlanan yolcuları engellemeye çalışıyordu.
Hemen yanına gittik.
"Anlat" dedi Ebuzer, "Senden öğreneceğimiz şeyler
var galiba."
Adam anlatmaya başladı:
"Ben Hopi kabilesindenim. Bir Hopi atasözü der ki: İnsan ikibinden
fazla insanın yaşadığı bir yerde yaşarsa insan
kalamaz. Hal böyleyken siz tuttunuz dünyanın en kalabalık şehrine
geldiniz. Derdiniz ne? Benim gibi kafayı yemek mi istiyorsunuz? Viski şişesinde
kaybolup insanlıktan çıkmak mı istiyorsunuz?"
"Burada insanlıktan çıkmamış bir tek kişi varsa,
o sensin" dedi Ebuzer.
Sonra gittik. Birleşmiş Milletler Teşkilatının Afrikalı
genel sekreterine bir çift sözümüz vardı.
"Size nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordu genel
sekreter.
"Gerçeklerin gereğini yap" dedi Ebuzer. "Hangi gerçeklerden
söz ediyorsunuz?" "Mesela Ruanda gerçeğinden: Birkaç hafta içinde
yüzbinlerce Ruandalı akla gelebilecek en feci şekillerde katledildi.
Bize bunun bir iç savaş olduğunu söylediler. Vahşi Tutsilerle
vahşi Hutuların birbirine girdiğini anlattılar. Sonra iktidardaki
kabilenin yenildiği, muhalefetteki kabilenin iktidarı ele geçirdiği
ilan edildi. Bu arada Ruanda'nm başkenti, yeni yönetimi tebrik eden İngiliz
doldu. Birkaç gün sonra Ruanda'nm Paris güdümündeki Frankofon Ülkeler Cemiyeti'nden
atıldığı bildirildi. Yani Ruanda'nm sahne olduğu şey
bir Tutsi-Hutu savaşı değil, iki Avrupa takımı arasında
geçen bir maçtı. Sonuç: Britanya l, Benelux O, Ruanda eksi 500.000 Öğrenmek
istiyorum: Kuveyt'i işgal ettiği için Irak'a ambargo uygulayan teşkilatınız
Ruanda'yı kan gölüne çeviren Avrupalı güçlere nasıl bir ceza
vermeyi planlıyor?"
Adam sırıttı:
"Dünya sisteminin püf noktasına vâkıf olduğunuz anlaşılıyor.
Böyle aptalca bir soru sormanıza şaşırdım doğrusu.
Şimdi izin verin, işime bakayım. "
Ebuzer sırıtmadı:
"Halkını köleleştiren alçaklarla iş tuttuğun
anlaşılıyor. Frantz Fanon'un kitaplarını okuduğum
için pek şaşırmadım doğrusu. Şimdi müsaade et,
yüzüne tükürüp gidelim."
Yüzüne tükürüp gittik.
Tam BM binasından ayrılırken Boşnakların efsanevi lideri
Aliya Izzetbegoviç çıktı karşımıza. "Allah'ın
selamı, rahmeti ve berekâtı üzerine olsun sevgili başkan"
dedi Ebuzer. "Laf olsun diye söylemiyorum, samimi dileğimdir bu."
Aliya'nın zaten aydınlık olan yüzü biraz daha aydınlandı.
"Vealeykumusselam verahmetullahi veberekâtuhû" dedi coşkuyla.
"Zorlu bir müzakere maratonunun arefesindeyim. Siz Allah katından
gelen yardımcılar mısınız?"
Değildik, ama onlar da birazdan burada olurlardı her-hal.
"Seni mübarek vazifenden alıkoymak istemeyiz" dedi Ebuzer, "Secde
kokan o temiz alnını uzat, öpüp gidelim."
Aliya'yı alnından öpüp gittik.
"Ne tarafa üstad?" "Harlem'e." "Vira bismillah."
H arlem'in girişinde bir grup Latin Amerikalı gençle karşılaştık.
Ebuzer Bavyeralı'yı durdurup onları "Merhaba Latinolar"
diye selamladı. Gençlerden biri "Latino" hitabından hoşlanmamış
olacak ki, "Ben Brezilyalıyım ve ulusal kimliğimle gurur
duyuyorum" dedi.
Ebuzer'in "Hep aynı hikaye" diye mırıldandığını
duydum. Sonrası nutuk:
Delikanlıya Brezilyalı olmanın muhtemelen güzel bir şey
olduğunu, fakat bunun dünya sisteminde kendi başına fazlaca bir
şey ifade etmediğini lisan-ı münasiple anlatmaya çalıştı.
Latin Amerika Birliği muhakkak kurulmalıydı. İtalyan siyasetçi
Aldo Moro'nun P2 Mason Locası tarafından öldürtülmesine sebep biraz
da Latin Amerika'ya gösterdiği teveccüh olduğuna göre,
Latin Amerika'nın dünya sistemine karşı potansiyel bir tehdit
oluşturduğu söylenebilirdi. Tehdidin kuvveden fiile çıkması
lazımdı. Ve bu ancak Ne mutlu Brezilyalıyım veya Ne mutlu
Arjantinliyim yahut Ne mutlu Meksikalıyım diyenlerin azalıp,
Latin Amerika Birliğini savunanların çoğalması ile mümkün
olabilirdi.
"Che'yi hatırla" dedi, "O bir Arjantinliydi. Fakat rüyalarını
sadece Arjantin'in değil bütün Latin Amerika'nın özgürlüğü süslüyordu.
Gitti, Küba'da emperyalizmin uşaklarına karşı savaştı.
Sonra Bolivya'da. Ulusal ihtirasları iplemedi Che, kıtanın kurtuluşu
için mücadele etti. Güzel bir Rock şarkısı vardır: James
Bond filan olmak istemiyorum. Bir günlüğüne, hiç değilse bir saatliğine,
sokağımın kahramanı olmak yeterdi bana... Gerçekten güzel
bir şarkı ama bize uymaz. Latin Amerika'ya da uymaz. Brezilya'nın
altını bir kere çiziyorsan, Latin Amerika'nın altını
bin kere çizmelisin."
"Özür dilerim bayım" dedi Brezilyalı, "Ben siyasetten
pek anlamam. Fakat sözünü ettiğiniz o italyan için gerçekten üzüldüm."
Latinolarla vedalaşıp yola koyulduk.
"Yollar seni gide gide usandım" türküsünü bilmeyen Bavyeralı,
Malcolm X Bulvarı'na doğru iştahla koşuyordu.
M alcolm X'in vurulduğu yere gittik tabii. Bazen dans partileri,
bazen konferanslar için kullanılan bir salondu burası. Neredeyse
ıssızdı. Issızlığı bozan yaralı bir
adam vardı sadece. Salonda mecnûn gibi dolaşıyor ve kafasını
iki elinin arasına alıp "Malcolm, Malcolm" diye inliyordu.
"Sen Hakim Cemal mısın?" diye sordu Ebuzer.
"Evet" dedi Hakim Cemal, "Malcolm X'in hayranıydım
ben. Önce Kızıl Malcolm'ın hayranıydım. Boston'daki
serserilik günlerinden tanırım onu. Sokakların kralıydı.
En sıkı dümenler, en güzel kızlar, en kıyak tabancalar onundu.
Yerinde olmak için neler vermezdim. Fakat Malcolm yerini yadırgadı.
Elijah Muhammed denilen üçkâğıtçının örgütüne katıldı.
Ben de peşinden gittim. Malcolm ne diyorsa o dedim. Sonra Malcolm'ı
örgütten şutladılar. Örgüt umurumda değildi, ben Malcolm'ın
adamıydım. Neyse... Malcolm Mekke'ye gitti. Dönüşünde onu havaalanında
karşıladım. Bana coşkuyla sarıldı. Sana söylediğim
her şeyi unut dedi. İslam'a dair bildiğim ve öğrettiğim
her şey yanlışmış. Hakikat'i yeni öğrendim. Her
şeye sil baştan başlıyoruz. Sonra cebinden bir zarf çıkardı.
Bu zarfın içinde beş davetiye var. Beş kardeşimiz Prens
Faysal'ın misafiri olarak Suudi Arabistan'a gidecek. Orada hakiki islam'ı
öğrenecekler dedi. Prens Faysal dediği adam bizi önemsiyormuş.
Bize yardım etmek istiyormuş. Tamam Malcolm dedim, sen nasıl
istiyorsan öyle olsun. Yeni bir hikâyeye hazırdım. Fakat yeni hikâye
başlamadan vurdular onu. Burada, bu salonda, Esselâmu Aleykum dedikten
hemen sonra kurşuna dizdiler. Yarım yamalak kalakaldım. O gün
bugündür burada hikâyenin devamını arıyorum."
Ebuzer, Hakim Cemal'e sıkıca sarıldı. "Romanını
okudum" dedi. "Derdini biliyorum. Ve sana Malcolm X'in gönül verdiği
kitabı takdim ediyorum."
Cebinden bir mushaf çıkarıp Hakim Cemal'e uzattı.
"Şimdi Varisuddin Muhammed'e git. O, Elijah'ın oğlu olduğu
halde, sonuna kadar Malcolm X'in tarafını
tutmuştu. Malcolm X'ten öğrendiği hakiki islam uğruna babasının
öğretisine isyan etti. Yıllardır American Müslim Mission diye
bir örgütün başında bulunuyor. Ona git. Sana hikâyenin devamını
anlatsın."
Hakim Cemal gitti. Ebuzer, tam Malcolm X'in vurulduğu noktada ellerini
göğe kaldırıp şöyle dua etti:
"Ey Rabbimiz! Burada, bu ıssız yerde andığımız
o güzel adama rahmet et. Mazlum ve yoksul sokakların intikamı, kibirli
bulvarların korkulu rüyasıydı o. Duruşu adam gibiydi, yıkılışı
da adam gibi oldu. Cennetinden bir bahçe ver Malcolm'a. En leziz şaraba
dönüşsün bu salonda akan kanı. O şarabı afiyetle içip hurilerle
gönül eğlendirsin. Amin."
Sonra gittik. Bir dağın başına.
"Allah ecrini versin."
"Amin. Kitabını kime ithaf etmeyi düşünüyorsun?"
"Yol boyunca birlikte yürüdüğüm insanlara. Ve Nureddin Şirin'e."
"Güzel. Listeye Marilyn Buck'ı da. dahil et. Müslümana vefa yakışır."
"Tamamdır üstad."
Ü stad, gece vakti dağın başında ne işimiz var?"
diye sordum. "Şu ışıkların olduğu yer bir
hapishane. Orada Marilyn Buck yatıyor" dedi Ebuzer. "Marilyn
Buck?" "Zulme karşı savaşa adanmış bir ömür."
"Vietnam'ın işgaline karşı eylemler yaptı. Afro-Amerikalıların
özgürlük mücadelesine destek verdi. Kızılderililerin haklarını
savundu. Filistinlilerle beraber İsrail'e karşı yürüdü. İran
halkıyla beraber Şah Rıza'yı taşladı. Pentagon'u
havaya uçurmaya kalkıştığı iddia ediliyor; doğrusunu
Allah bilir. Tam 80 yıl hapse mahkûm ettiler onu. Çektiği çilenin
önemli bir kısmı doğrudan doğruya bizim için."
"Bu sefer nereye gidiyoruz?" "Fransa'da bir işimiz var."
G emiyle Fransa'ya giderken Ebuzer'e çocukluğumda seyrettiğim
bir filmi anlattım: Film Latin Amerika'da bir liman şehrinde geçiyor.
Küçük, yoksul, kara kuru bir çocuğun hikâyesi. Bir tamirhanede çıraklık
yapıyor bu çocuk. Ve her sabah işe giderken lüks bir mağazanın
önünde dakikalarca duruyor; vitrinde kocaman bir gemi maketi var, ona hayran
hayran bakıyor. Müthiş bir yelkenli. Kalyon mu derler, kadırga
mı derler; şu meşhur Bounty gibi bir şey.Bir gün pat diye şöyle diyor çocuk:
"Bu geminin aynısını yapacağım ve onunla uzak
denizlere açılacağım!"
Seyirci gülüyor tabii. Fakat çocuk ciddi. Kendisi gibi baldırı çıplak
arkadaşlarını toplayıp gemi maketinin sergilendiği
vitrinin önüne götürüyor, "işte" diyor, "bu geminin aynısını
istiyorum. Tabii oyuncak olarak değil, harbi gemi olarak. El ele verirsek
yapabiliriz."
Arkadaşları "Beceremeyiz" filan diyorlarsa da bizimki
hiç oralı olmuyor. Alttan girip üstten çıkıyor ve nihayet hepsini
ikna ediyor. Hemen harekete geçiyorlar. Kimi tahta buluyor, kimi testere, kimi
çivi, kimi çekiç, kimi çarşaf... Gece gündüz demeden hararetle çalışıyorlar.
Bütün vakitlerini, bütün enerjilerini, bütün hayal güçlerini seferber ediyorlar:
O müthiş gemiyi yapacaklar! Bunu mutlaka başaracaklar!
Heyhat ki ortaya bir ucube çıkıyor. Ufacık, çirkin bir sandal.
Çoban değneğini mumla aratan bir direk... Tişört kadar bir yelken..
Fakat çocuklar her şeye rağmen gururla bakıyorlar eserlerine.
Hele esas oğlan. "Gemiyi denize indirin" diye emrediyor pek rütbeli
bir kaptan edasıyla. Ve gemi denize iniyor, iner inmez de batıyor.
Derin bir hayal kırıklığı, acı, hüzün, keder kaplıyor
atmosferi. Çocuklar ağlıyor. Seyirciler de ağlıyor.
Derken esas oğlanı yılgın bir halde evine giderken görüyoruz.
Birden gözleri bir seyahat acentasının vitrinine takılıyor.
Vitrinde kocaman bir Jumbo Jet maketi var. Durup uçak maketine hayran hayran
bakıyor ço
cuk: 5 saniye, 10 saniye, 15 saniye... Ve, evet, MUZIR MUZIR GÜLÜMSÜYOR!
"Aslanım benim!" dedi Ebuzer, "Bir daha yenilecek, daha
iyi yenilecek, ama bırakmayacak peşini; turnayı gözünden vuracak
bir gün. Sevdim bu filmi."
Fransa'ya vardık. Ebuzer, bir kardeşlerinin Fransız polisi tarafından
öldürülmesi üzerine Toulouse'un altını üstüne getiren Mağribli
gençleri görmek ve onları alınlarından öpmek istiyordu.
"Hepsini mi?" diye sordum.
"Mümkünse hepsini" dedi.
"Bu mutlaka gerekli mi üstad? Epeyce yorgunuz."
Hemen dersimi verdî tabii:
"Dinle! Almanya'da Musti diye Faslı bir genç tanımıştım.
Frankfurt'ta fuhuş ve uyuşturucu ticareti de dahil olmak üzere bir
sürü kirli iş yapıyordu, ipini koparan Arap ve Türk akranlarından
müteşekkil bir çetesi vardı. Kendi çapında bir mafya babasıydı.
Faaliyet gösterdiği bölgede çok saygın, daha doğrusu caydırıcıydı.
Birkaç leşi olduğuna dair söylentilerin de beslediği bu caydırıcılığı
başı derde giren din kardeşlerinin hizmetine sunmaktan zevk alırdı.
Evet, sapına kadar günahkâr olma
|