Çocuk
  Fıkıh     Esmâ-ül Hüsnâ     Evlilik     Kadın ve erkek     Genel kültür     Tesettür  
Sağlık
Beslenme
Eğitim
Hikayeler
Allgemein:
Startseite
Linkler
Download
Fihrist
Sitemap
Ziyaretçi Defteri

Eğitim

Çocuklarda Cinsel Egitim Nasil Olmali?

Çocuk Egitiminde Baski ve Zorlama

Çocuk ve Oyun

Çocuk Psikolojisi

Çocuklarimiz Neden Basarisiz?

Çocuklarimiz Neden Basarisiz? (2)

Çocuklar Neden Yalan Söyler?

Çocuklarda Cinsel Egitim

Kötü Çocuk Yoktur!

Okul Öncesi Egitim

Çocuk Ruh Sagligi Açisindan Din Egitimi

Çocuklarda Sorumluluk Duygusu ve Kisilik Gelisimi

Çocuklarda Uyum ve Davranis BozukluklariYedisinde Ne Ise Yetmisinde O mu?



CİNSEL EĞİTİM NASIL OLMALI

Dr. İbrahim Erbıyık

KADIN VE ERKEK... “Her birinin kendisine has cinsel özellikleri vardır. Ergenlik çağı ile birlikte zirveye çıkan cinsel ihtiyaçlar, cinsel problemler, evlilik ve aile, evlilikte cinsel hayatın tatminkâr olması için uyulması gereken kurallar, hamilelik ve doğum, çocuğun bedensel ve ruhsal sağlığı, müstehcenlik ve muzır neşriyat, toplumda kadın erkek ilişkileri...”

Bütün bunlar insan cinsî hayatının ana başlıklarıdır.

Cinsel konuların akıl almaz istismarlara konu yapıldığı bir zamanda yaşıyoruz.

Bir tarafta cinsel hayat ayıplarla örtülü bir tabu olarak görülüyor... Öbür yanda, bütün mahremiyet sınırlarına meydan okuyan bir teşhircilik furyası yürütülüyor... Bu tezat tablosundan ortaya çıkan sonuç: cinsel hayatta tam bir anarşi hüküm sürüyor. O halde, dinî kaynaklara ve çağdaş ilimlere dayanarak yapılacak bir cinsel eğitim ihtiyacı ihmale gelmeyecek kadar âcil olmaktadır.

Cinsî konuların insan hayatındaki yeri nedir? Cinsel hayat hakkında bilmemiz gerekenler nelerdir? Medyanın olumsuz bombardımanından nasıl kurtulacağız? Doğru olan nedir? Neler yanlıştır? Sevap, ayıp, günah kavramları en doğru şekilde nasıl anlaşılacaktır?..

Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. Yüce Kitabımızda da şöyle buyrulmuyor mu? İnsanlar iki ayrı cins olarak, “erkek ve dişiden” yaratılmıştır. Bir çok ayette eşler arasındaki münasebetlerin biyolojik ve psikolojik boyutlarına işaret edilmiştir.

Yaradılışımıza yerleştirilen çok önemli bazı temel ihtiyaçlar vardır: Beslenme, barınma,uyku ve cinsellik gibi...

”Şehvet” olarak adlandırılan cinsî arzu (libido, cinsel haz) kadınla erkek arasında yaratılan birbirine yakın ve beraber olma ihtiyacının biyolojik temellerinden biridir.

Rum suresinin 21. ayetini dinleyelim: “Yine O’nun delillerindendir ki, size kendi cinsinizden, kendilerine meyil ve ülfet edeceğiniz eşler yarattı. Aranızda merhamet ve sevgi koydu. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için, ibret alınacak çok deliller vardır.”

Her bir hücrenin mikrokozmik seviyede, elektronlarına kadar, en ince bir plan dahilinde her türlü ihtiyacını mükemmelen karşılayan Vücut Sarayının Sahibi insanoğlunun bütün ihtiyaçlarını da belli nizamlara bağlı kılarak karşılamıştır. Dinimizin bize kazandırdığı iki temel ölçü olan helâl ve haram kıstaslarına göre kurulan bu nizam, insanın her bakımdan huzurlu olmasının şartlarını sunmaktadır.

Madem insanlarda cinsî ihtiyaçlar, arzular yaratılmıştır. Kadın erkeğe, erkek de kadına eğilimli kılınmıştır. O halde aile hayatı ortamında bu duyguların meşru bir şekilde karşılanması, sağlıklı ve vazgeçilmez bir husustur.

Dinimizde evliliğe büyük önem verilmiş, cinsel hayatı düzenleyen emir ve yasakların büyük çoğunluğu da bu temel ölçüye göre belirlenmiştir.

Zinanın, homoseksüelliğin, evlilik içinde cinsel hayattan çekilmenin, kısırlaşmanın, şehvetle bakmanın vs... yasaklanması, cinsî duyguların meşru yoldan, evlilik hayatı içerisinde tatminine dönük prensiplerden bazılarıdır.

Helâl ölçülerdeki cinsel yakınlaşma ibadet sınırları içerisinde değerlendiriliyor. Zira cinsel ihtiyaçlar kulluk bilinci içerisinde, emredilen prensipler doğrultusunda karşılanması huzur ve mutluluğun en önemli şartlarından biridir.

Cinsel hayattaki sapmaların insanları ne gibi tehlikelere maruz bırakabileceğine sanırım AIDS iyi bir örnektir.

Cinsel eğitim şart mı? İslam’ın emir ve yasaklarını öğrenmek, büluğ çağından itibaren aklı başında olan her Müslüman’a farz ve şart değil midir? Elbetteki bir kısım ibadetlerin sıhhati, bu bilgilerin bilinip yaşanmasına bağlıdır. Gusül abdestinin hangi hallerde zorunlu olduğunu kavramadan ibadet hayatı sağlık kazanabilir mi? Öyleyse cinsel bilgiler de doğru kaynaklardan öğrenilmelidir.

Çocuklar cinsel farklılıklarını daha iki, üç yaşından itibaren sezmeye başlarlar. Bildiğimiz anlamdaki cinsel “bilinç” ise ancak büluğ çağı ile birlikte yerleşmeye başlar.

Aslında cinsel terbiye ve eğitim doğumla başlamalıdır. Kılık kıyafetten davranışlara, oyun ve oyuncaklara kadar pekçok hususta kız ve erkek çocukları farklı yetiştirilmelidir. Hz. Hasan’ın doğumunda sarıldığı sarı giysiyi Efendimiz beyaz bir giyecekle değiştirmiş, renk ayrımının önemine dikkat çekmiştir.

Cinsel terbiye çocukların büyüyüp gelişmesine göre yoğunlaşan bir seyir takip eder. Kızların anneleri, erkeklerin babalarınca eğitilmeye başlamaları en uygun olanıdır.

Eğitimin amacı çocuğun cinsine has davranışları normal ve sağlıklı şekliyle kazanmasıdır. Çocuktaki normal gelişme seyri dikkatle izlenmeli, sorularına kaçamaklar, ve yanlış sapkın yorumlar yerine, tatmin edici cevaplar verilmelidir. Azarlamak, baştan savmak zarar vericidir.

İbadetle ilgili cinsel bilgilerin verilmesinde geç kalınmamalıdır. Namaz ve orucun gerekleri öğretilirken bu bilgiler verilebilir. 6-7 yaş civarı uygundur. 7 yaşında, en geç 10 yaşında çocukların yatakları, odaları ayrılmalıdır.

En hassas dönem büluğ çağı: Bedenlerdeki farklılaşma ve duygu dünyalarındaki değişmeler, ana, babaların onlarla ciddi bir şekilde konuşmalarını, yol göstermelerini gerektirir. Artık çocukluktan çıktıkları, yetişkin birer genç kız veya delikanlı oldukları, bedensel ve ruhsal gelişmelerin onlara yüklediği sorumlulukların gereği anlatılmalıdır. Karşı cinsle ilişkilerin düzenlenmesi, cinsel hayatlarında nelere, nasıl dikkat edip, yasaklardan kaçmaları benimsetilmelidir. İnce ayrıntılara girmek yersizdir. Ancak evlilik hayatına ait meşru bilgilerin sapık, yanlış, kulaktan dolma, art niyetle piyasaya sürülmüş tehlikeli, zararlı “cinsel eğitim” yayınlarıyla karşılanmasının önüne geçilmelidir.

Hadislerde belirtilen, meşru ölçüler içindeki cinsel hayat, Allah’a kulluğun bir yoludur. Sünnete uygun yaşayanın her konuda olduğu gibi cinsel konularda da başı ağrımaz.

Aile ortamında ananın kızına, babanın oğluna samimi bir havada doğru bilgileri sunması niçin ayıp olsun ki?.. Allah hakkı öğrenmede haya etmemizi emretmiyor ki..

Dengeli ve istikametli bir cinsel hayat huzurun, mutluluğun yollarından biridir.

Utanma duygusundan arındırılmış bir hayat anlayışının her fırsatta yaygınlaştırılmaya çalışıldığı, cinsî enerjiyi çizgi dışına kaydırma gayretlerinin olumsuz atmosferinde, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamak için geç kalmış sayılmayız. Böylece dünyayı cennete çevirecek huzur ve saadetli aile ortamı yüzümüzde güller açtırır.

Çocuk Eğitiminde Baskı ve Zorlama

Ali Çankırılı
Türkiye’de, maalesef, evlilik öncesinde gençlere ana-baba eğitimi verecek yaygın bir eğitim kurumumuz ve bu yönde işleyen bir eğitim politikamız yok. Genç anne-babalar çocuk eğitirken kendi anne ve babalarını model almakta, anne ve babalarından gördükleri eğitim şeklini uygulamaktadır. Yüksek eğitim almış kariyer sahibi anne-babalar bile ailelerinden aldıkları eğitimin tesirinden kurtulamamakta; aşırı baskı ve otoriter tutuma reaksiyon olarak, ‘modern eğitim’ adı altında aşırı hoşgörüye dayanan bir tutum izlemektedir.
Oysa, çocuk eğitimi bu iki ucun birine yahut diğerine kaymadan gerçekleştirilmesi gereken; bunun için de bilgi, tutarlılık ve disiplin isteyen bir konudur.
OKUL ÇAĞINA gelmiş çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar anne babaların çocuk eğitirken beş ayrı tutum izlediklerini gösteriyor.
1. Aşırı baskıya dayanan otoriter tutum.
2. Aşırı serbestliğe dayana çocuk-merkezli tutum.
3. Dengesiz, tutarsız ve sorumsuz tutum.
4. Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum.
5. Sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.
Aşırı Baskıya Dayanan Otoriter Tutum: ‘Disiplin’ dendiği zaman, çoğu anne baba bunu ‘dayak ve ceza ile terbiye etme’ olarak algılıyor. Bu anlayış, beraberinde aşırı baskıya dayanan otoriter bir tutum getiriyor. Cezanın ve dayağın bol kullanıldığı bu tutumda amaç; söz dinleyen, kurallara uyan, verilen görevleri yerine getiren, terbiyeli, sessiz, uslu, nazik, dürüst bir çocuk yetiştirmektir. Ancak, sonuç hiç de böyle olmamakta; yanlış yapmaktan korkan, kendisine güveni olmayan, kolayca başkalarının etkisinde kalan, aşağılık duygusuyla ya içine kapanık ya da saldırgan bir kişilik kazanan çocuklar ortaya çıkmaktadır.
Dayak, karşı tarafı aşağılayan, kendisini işe yaramaz ve değersiz hissetmesine yol açan kötü bir eğitim aracıdır. Ki, dayağı sevimsiz ve incitici kılan, dayağın kendisinden ziyade, dayak sırasında sarfedilen aşağılayıcı sözler ve takınılan saldırgan tutumlardır. Bu yüzden, dayağın en onur kırıcı şekli yüze vurulan tokattır. Dayağa sık başvuran anne babalar, çocuğun iyi taraflarını görmeyen, devamlı yaptığı yanlışlar üzerinde duran, suçlayan, başka çocuklarla kıyaslayan, sevgilerini belli etmeyen negatif bir tutum sergilemektedir.
Aşırı Serbestliğe Dayanan Çocuk-Merkezli Tutum: Bu tutum, genellikle tek çocuklu kalabalık ailelerde, orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan anne babalar ve bütün aile büyükleri tarafından uygulanan bir disiplin şeklidir. Ailede çocuğun egemenliği sözkonusudur. Aile üyeleri kayıtsız şartsız çocuğun isteklerini yerine getirirler. Sonuçta, aşırı sevgi ve ilgi, çocuğu kural tanımaz, doyumsuz bir kişi yapar.
Anne, baba, büyükanne, büyükbaba, hala, teyze bol ve pahalı oyuncaklar alarak ve her isteğini yerine getirerek çocuğun doyuma ulaşacağını zanneder. Yüzlerce pahalı oyuncağı olduğu halde bunlara kıymet vermez, yenisini ister. Alınan her yeni oyuncakla ancak üç-beş saat oynar ve bir kenara atar. Aileye egemen olan çocuk bir kral edasıyla hareket eder, aile büyüklerine saygı duymaz. Bu çocuklar, aileye egemen olmakla kalmaz, aile dışında da egemenliklerini sürdürmek isterler. Okul çağına girdiklerinde kurallara uymakta, ders çalışmakta ve arkadaş edinmekte başarısızlığa uğrar, hayal kırıklığı yaşarlar.
Dengesiz, Tutarsız ve Sorumsuz Tutum: Anne, baba ve aile büyükleri arasında ortak bir eğitim şekli olmayan, herkesin çocuğa farklı yaklaştığı ailelerde çocuklar neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemezler. Anne yanlış bir davranışından dolayı çocuğa ceza vereceği zaman, büyükbaba veya büyükanne “Torunuma dokunma, bırak yapsın!” diyerek arka çıkar. Kimi zaman anne çocuğun yanında babanın tutumunu eleştirerek, “Bu çocuğu sen şımartıyorsun, senden yüz bulup beni dinlemiyor” der. Dengesizlik ve tutarsızlık çoğu zaman anne ve babanın kendisinden kaynaklanır. Anne çocuğu yanlış davranışından vazgeçirmek için önce alçak sesle, “Yapma!” der, sonra sesini yükseltmeye başlar, bu da yetmeyince kızıp dayağa başvurur, arkasından çocuğu bağrına basarak özür diler.
Baba dinlenmiş sakin bir durumda iken çocuğun yüksek sesle müzik dinlemesine bir tepki göstermez, normal karşılar. Ancak aynı baba yorgun ve sinirli olduğu zaman yüksek sesle müzik dinleyen çocuğuna “Burası disko mu, kes şu müziğin sesini!” diye bağırır. Çocuk, eğitimi konusunda anne ve babanın sık sık birbirlerini eleştirdiklerine şahit olur. Kafası karışır; kimin haklı kimin haksız olduğuna karar veremez.
Aşırı Koruyucu ve Kollayıcı Tutum: Geleneksel aile modelinde en sık başvurulan bir disiplin şeklidir. Aşırı koruyucu tutumda anne babalar çocuklarını sevgi ve şefkatle örülü bir altın kafeste yetiştirirler. Çocuk adına bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Çocuk için neyin doğru neyin yanlış olduğuna anne baba karar verir. Saç şeklinden giydiği elbiseye kadar, anne ve babanın tercihi söz konusudur.
Daha çok anne-çocuk ilişkisinde görülen bu aşırı koruyuculuk ömür boyu devam eder. Çocuk çatal kaşık kullanacak yaşa geldiği halde anne onu kendi eliyle beslemeyi tercih eder. Tuvaletini anne yaptırır, anne giydirir, ayakkabı bağlarını dahi anne bağlar. Mikrop kapmasın diye kaynatılmış su içiren, sokağa çıkmasına ve arkadaş edinmesine izin vermeyen, okul çağına geldiği halde çocukla aynı yatağı paylaşan anne örnekleri az değildir. Bu anneler çocuğa sevgi verdiklerini, onu koruduklarını sanırlar; gerçekte çocuğu kendilerine bağımlı hâle getirerek yalnızlıklarını ve mutsuzluklarını telafi etmektedirler. (Bize müracaat eden yeni evli genç bir bayan baba evini özlediğini, koca evine alışamadığını, ne pişireceğini dahi telefonla annesine sormadan rahat edemediğini söylüyordu.)
Aşırı koruyup kollanan çocuklarda okul korkusuna çok sık rastlanır. Sınıf ortamına alışamaz, arkadaş edinemezler. Okulun ilk günlerinde annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, onlarla aynı sırada oturmakta ısrar eden çocuk örnekleri görürsünüz. Bunlar annelerine bağımlı hâle gelmiş gölge tiplerdir. Gölge tipler sadece evlerinde, annelerinin dizi dibinde kendilerini güvende hissederler. Kalabalıktan hoşlanmaz, paylaşmayı ve işbirliğini bilmezler. Karşılaştıkları bir problemi anne ve babanın yardımı olmadan çözemezler. Deneme ve yanılmalarına fırsat verilmediği için kendi yeteneklerinin farkında değildirler. Sorumluluk ve liderlik almak istemezler. Emirle hareket etmeye alıştıkları için kolayca başkalarının güdümüne girerler. Sokağa, açık havaya ve güneşe çıkmalarına izin verilmediği için bağışıklık sistemleri gelişmemiştir; bulaşıcı hastalıklara kolay yakalanırlar.
Sevgiye Dayalı, Güven Verici, Hoşgörülü Tutum: Bir çocuk sevgi, şefkat, yardımlaşma, sadakat, işbirliği, sorumluluk ve güven
duygularını ancak aile içinde yaşayarak öğrenebilir. Bu duyguların sonradan eğitim kurumları tarafından kazandırılması çok zor, hatta imkânsızdır.
Çocuk eğitiminde 1-3 yaş dönemi çok önemlidir. Bir çocuk üç yaşına ulaştığında ya güvenli ya da güvensiz bir kişilik kazanmıştır. Anne sevgisinden ve ilgisinden mahrum kalan bir çocuk güven duygusu kazanamaz. Doğum sırasında annelerini kaybeden, bakıcı elinde yetişen, cami kapılarına terk edilen, kimsesizler yurdunda büyüyen, sonradan evlat edinilen çocuklar sevmeyi öğrenememekte; çok iyi bakılıp beslenseler dahi, zihinsel ve ruhsal yönden geri kalmaktadır. Çocuk sevildiğini hissetmeden hayata bağlanamaz. Çocuk için hayatı anlamlı kılan, anne ve baba sevgisidir.
Çocuklarına iyi bir eğitim vermek isteyen anne babaların gözden kaçırdığı bir gerçeği burada dile getirmek istiyoruz. 1-3 yaş için doğru olan eğitim tutumları 3-6 yaş için geçerli değildir. Çocuk konuşmaya ve yürümeye başladıktan sonra hızlı bir öğrenme sürecine girer. Elinin ulaştığı herşeye dokunmak, incelemek, denemek ister. Sıcak bir sobaya yaklaşırken defalarca ‘cıs’ demeniz bir anlam taşımaz. Ancak elini sobaya dokunup canı yandığında, yani deneyip yanıldığında sıcaklık hakkında gerçek bilgiye ulaşmış olur. Hayatî bir tehlike olmadığı sürece çocuğun hareketlerine müdahale edilmemeli, arzularını gerçekleştirmesine izin verilmelidir. Çocuk ancak böyle bir hoşgörü ortamında yeteneklerini keşfetme imkânı bulabilir. Oyunsuz ve arkadaşsız bir çocuğun psiko-sosyal gelişimi sağlıklı değildir. Sokak, çocuğun dış dünya ile tanıştığı, ben-merkezcilikten kurtularak ‘ben ve başkaları’ kavramını pekiştirdiği, kendisini başkasının gözü ile değerlendirmeyi öğrendiği, akranları ile işbirliği yaptığı mükemmel bir eğitim ortamıdır. Aşırı koruma altında yetişen; sokaktan, arkadaştan ve oyundan mahrum bırakılan 3-6 yaş arası çocuğun ‘sosyal fobi’ adını verdiğimiz güvensiz bir kişilik geliştirme ihtimali oldukça yüksektir.
3-6 yaş çocuğu aşırı koruyup kollanmadan ve müdahaleden hoşlanmaz. Kendi işini kendisi görmek ister. Enerji doludur, yorulmak bilmez. Atlar, zıplar, tırmanır, gözükaradır, kaza yapacağından korkmaz. Kas ve sinir gelişimi için çok önemli olan bu hareketleri sınırlandığı ve yasaklandığı zaman hırçın, inatçı ve saldırgan bir kişiliğe bürünür. Anne ve babayı kızdırmaktan zevk alır.
Yeterli kas ve sinir gelişimine sahip olduktan sonra çocuğun tuvaletini kendi kendine yapmasına, yemeğini kendi başına yemesine, kendi başına giyinip soyunmasına, arkadaşlarıyla sokakta oynamasına, eve arkadaş davet etmesine fırsat verilmelidir. Başarısızlıktan çok başarıları üzerinde durmalı, yanlış davranışlarında ikaz edilmeli, doğru davranışları övülerek kendine güvenmesi sağlanmalıdır. Evde adam yerine konan, duygularını rahatça ifade etmesine izin verilen, anne ve babanın doğru ve yanlış davranışlar konusunda ortak tutum takındığı ailelerde çocukların—ruh sağlıkları yerinde, güven ve sorumluluk duyguları ise gelişmiş olduğundan—okul başarıları yüksektir.
Ana Baba Okulu’nda ders verdiğim sıralarda bir anne söz istedi. “Hocam,” dedi, “ilköğretim 4. sınıfa giden bir oğlum var. Ders çalışmada ve ödev yapmada isteksiz davranıyor. Zeki bir çocuk olduğu halde okul başarısı düşük. Öğretmeni ödevleriyle ilgilenmemizi ve ders çalıştırmamızı söyledi. Babası hiç ilgilenmiyor. Benimle ders çalışmak istemiyor, ancak başına dikilirsem zoraki ödev yapıyor. Sokağa ve bilgisayar oyunlarına çok düşkün, saatlerce bıkmadan oyun oynuyor. Bilgisayarı ve sokağı yasakladım, ama değişen birşey yok. Aksi ve sinirli bir çocuk oldu. Bazen elimde olmadan dayağa başvuruyorum. Ne yapacağımı şaşırdım, lütfen bana bir yol gösterin.”
Anneyi dinledikten sonra sınıfa döndüm. “Lütfen çocuklarının okul başarısı yüksek olan anneler parmak kaldırsın” dedim. Neden babalara değil de annelere hitap ettiğimi merak edeceksiniz. Çünkü sınıfımda hiç baba yoktu! Kalkan parmakları saydım, beş anne çocuğunun okul başarısından memnundu. Parmak kaldıran annelere sordum: “Çocuğunuz okul başarısını neye borçlu? Sizin anne olarak bu başarıdaki katkınız nedir?” Sıra ile cevap verdiler. Verilen cevapları aramızda tartıştık. Sadece bir annenin tutumunu sağlıklı bulduk: sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.
Şartlı sevgiye, baskıya, otoriteye ve cezaya bağlı okul başarısı uzun ömürlü olamaz. Elimizde ilköğretimde okul başarısı yüksek olduğu halde lisede düşme gösteren çok örnek var. Sevgi şarta bağlanamaz. “Okulda başarılı olur, yüksek notlar alır, takdir getirirsen seni severim” diyen bir anne veya baba aslında çocuğu sevgi ile tehdit etmektedir. Çocukta devamlı başarısız olma ve anne baba sevgisini kaybetme korkusu vardır. Başarılı olduğu halde, bu korku sebebiyle, sindirim ve uyku bozuklukları yaşayan öğrencilerimizin sayısı az değildir.
Okula yeni başlayan bir çocuğun başarılı veya başarısız olacağı daha baştan bellidir. Okul başarısında, ailede verilen okul öncesi eğitim çok önemlidir. Pedagoji bilen bir öğretmen, bir hafta içinde öğrencilerini gözlemleyerek aileleri hakkında bir kanaate varabilir. Ailede sevgiye doymuş, özgüven ve sorumluluk kazanmış bir çocuk öğrenme merakıyla doludur. Bakışları sevecen ve parlaktır. Sırada oturuşuyla, öğretmeni dinlemesiyle, derse katılmasıyla, verilen ödevi yapmasıyla, kurallara uymasıyla kendini belli eder.
Akademik zeka (IQ) başarı için gereklidir, ancak başarıyı garanti etmez. Başarının anahtarı EQ dediğimiz duygusal zekadır. Duygusal zeka ise 1-6 yaş arasında ailede verilen eğitimle kazanılır.

Çocuk Ve Oyun

Ali Çankırılı
OYUN
, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminde çok önemli bir role sahiptir. Çocuk için oyundan daha zevkli ve etkili bir öğrenme aracı yoktur. Oyun, çocuğun kas ve sinir sistemini geliştirirken aynı zamanda biriken enerjisini de boşaltarak onu rahatlatır. Koşmasına, zıplamasına, tırmanmasına, tekme ve takla atmasına izin verilmeyen dört duvar arasına sıkışmış bir apartman çocuğu birikmiş enerjisini boşaltamadığı için sinirli (nörotik) ve saldırgan, idare etmesi zor bir yapıya sahip olacaktır.
Oyun çocuğun en ciddi işidir. O sadece eğlenmek için oynamaz, gücünü ve yeteneğini dener, içinde yaşadığı çevreyi ve eşyayı keşfeder, kendisini başkalarından ayıran özelliklerin farkına varır, duygularını açığa vurur, kendisini tanımayı öğrenir.
Çeşitli biçim, boyut, renk ve maddeden oluşan oyun malzemesiyle oynayan çocuk bir eşyayı diğerinden ayıran özellikleri (ağır, hafif, uzun, kısa, büyük, küçük, sarı, kırmızı, vs.) kıyaslama yoluyla görerek öğrenir.
Çocuk oyun yoluyla içinde yaşadığı toplumun ahlâk ve görgü kurallarını öğrenir. Aile ve okul çevresinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu belli eden kuralları çocuk ancak arkadaşlarıyla birlikte oynadığı evcilik ve okulculuk oyunlarında kavrayabilir.
Kişiliğin vazgeçilmez özelliği olan bağımsızlığı oyundan daha iyi kazandıran bir araç yoktur. Oyun dünyasının lideri çocuktur, büyüklerden emir almayı sevmez, yaşıtlarından başkasının bu dünyaya girmesini istemez.
Grup oyunlarında çocukları izlerken her çocuğun davranış biçiminden ailesi hakkında bilgi edinmek mümkündür. Zira çocuğun davranışlarında aileden aldığı eğitimin payı büyüktür. Aşırı hoşgörü ve serbesti içinde yetişen, her isteği şartsız yerine getirilen bir çocuk oyunun kurallarına uymakta zorlanır. Böyle çocukların adı kısa zamanda ‘mızıkçı’ ve ‘oyunbozan’a çıkar. Aşırı otoriter aileden gelen, dayak ve baskı ile eğitilen bir çocuk oyunda ya saldırgan davranışlar gösterir, ya da silik ve pasif kalır.
Oyunlar, kuşaktan kuşağa geçen, kuralları önceden konmuş olan sosyal etkinliklerdir. Saklambaç, körebe, seksek, ip atlama ve çember gibi oyunlar hiç değişmeden tarihten günümüze kadar gelen kültür miraslarıdır. Oyunların oluşumunda kültürün, çevrenin, iklimin, yaşın ve cinsiyetin rolü büyüktür. Kızlar ip atlama, istop, yakartop, saklambaç, seksek, evcilik, ebecilik oyunlarını tercih ederken; erkek çocukları misket, futbol, saklambaç, bisiklet, doktorculuk ve savaş oyunlarını tercih etmektedir.

Oyunda Yaş Faktörü
Oyunun şekli, kuralları ve çeşidi yaşa göre farklılıklar gösterir. İki-üç aylık süt bebeği çevresindeki insanlara bakarak, vücuduna ve yakınındaki nesnelere dokunarak ilk oyunu keşfeder. Bundan zevk alınca dokunmaları tekrarlar. Kas ve sinir sistemi geliştikçe dokunduğu objeleri ve vücudunun parçalarını yakalayarak inceler. Bir yaşındaki bebeğin oyunları daha çok dokunma, yakalama ve atma şeklindedir.
İki yaşından itibaren çocuklar günlük hayatı ve içinde yaşadığı çevrenin kültürünü yansıtan dramatik (taklit) oyunlara yönelirler. Kişileştirme (bebeğiyle konuşma), objeleri kullanma (boş bardaktan su içer gibi yapma), evcilik (anne veya baba rolü oynama), doktorculuk, bakkalcılık ve okulculuk şeklinde çeşitlilik gösteren oyunlarda çocuk sosyalleşmenin ilk adımlarını atar.
Oyun, hayal dünyası ile gerçek dünya arasında bir köprüdür. Dört-beş yaşlarındaki bir kız çocuğu bebeklerine farklı elbiseler giydirip küçük sembolik evlerini eşya ile donatırken bir anlamda annesini taklit etmekte, cinsiyetine uygun bir kişilik kazanmaktadır. Erkek çocukları da yarış ve savaş oyunları ile güçlerini denemekte, babanın rolüne sahip çıkmaktadır.
Çocuk dört yaşına kadar benmerkezci (egosantrik) bir kişiliğe sahiptir. Paylaşmayı bilmediği için ilk oyunları tek başınadır. Elindeki oyuncağı yanındaki çocuğa vermek istemediği gibi, onun elindeki oyuncağa da sahip olmak ister. Yan yana oturan üç yaşlarında iki çocuk birlikte oynamayı beceremez. Biri öbürünün oyuncağına sahip olmaya çalışırken, öbürü de vermemek için direnir. Ağlaşır, birbirini tırmalar veya saçından çekerler. Bütün bunlar çocuğun yaşına uygun davranışlardır, anormal bir yanı yoktur.
Tek başına oynanan oyunları başka bir oyunu izleme takip eder. Bu tür oyunda, çocuk hiçbir sözlü iletişimde bulunmadan diğer çocukların oyunlarını izler. Bazen çocuklar paralel oyunları tercih ederler. Oynadıkları malzeme aynı olduğu ve yan yana oturdukları halde tek başlarına oynamayı tercih ederler.
Dört yaşından sonra çocuklar birlikte oynanan oyunlara yönelir, oyuncak alış verişinde bulunur, birbirlerinin tecrübelerinden yararlanırlar. Dört yaşından sonra birlikte oynanan oyunları işbirliğine dayanan oyunlar takip eder. İşbirliği gerektiren oyunlarda kurallar vardır, yani kurallara göre oynanır. Çocuklar, işbirliğine ve paylaşmaya dayalı kurallı oyunları en iyi anaokulunda öğrenir.
Grup oyunlarında çocuk diğerlerinden geride kalmamak ve beceriksiz duruma düşmemek için, ister istemez, bir rekabete girecektir. Ancak bu rekabet hissi, herşeye rağmen kazanmak ve üstün olmak amacı taşımamalıdır. Kazanma hırsı kamçılanan çocuk yenilgiyi kabullenemez, kendisinden üstün olanlara düşmanca duygular besler. Anne baba ve eğitimciler çocuğu grup oyunlarına alıştırırken amacın kazanmak değil, oyunu kurallarına göre oynamak ve oyun arkadaşlarıyla iyi geçinmek olduğunu anlatmalıdır. Buna rağmen, oyun arkadaşları içinde anlaşacağı ve anlaşamayacağı çocuklar olacaktır. Kendi gücünde ve yeteneğinde arkadaşları olduğu gibi, kendisinden daha güçlü ve daha zayıflar da olacaktır. Bütün bu şartlarda çocuk deneyerek ve yaşayarak biriyle ilişkisini sürdürmeye veya kin ve nefret duymadan ilişkisini kesmeye kendisi karar verecektir.

Oyun Malzemelerinin ve Oyuncakların Seçimi
Çocukla oyun oynayabilmeniz ve beraberliğinizi zevkli hale getirebilmeniz için mutlaka onun fiziksel ve zihinsel seviyesine inmeniz gerekir. Dört-beş yaşına kadar çocuk hayal ile gerçeği birbirinden ayıramaz. Hayalinden geçirdiği şeyin gerçekleşeceğine inanır. Gördüğü bir rüyayı yaşamış gibi algılar. Canlı-cansız ayrımı da yapamaz. Oyuncak atı ile canlı imiş gibi konuşur; bazen okşar, bazen cezalandırır.
Beş yaşına kadar biriktirdiği ve hazine gibi gizli yerlerde sakladığı nesnelere bakarsanız, çoğu işe yaramaz kırık dökük şeylerdir. Cebi sokaktan topladığı gazoz kapakları, renkli cam parçaları, çakıl taşları ile doludur. Sizin için bir kıymet ifade etmeyen, bazen çöpe atmasını söylediğiniz o şeyler, çocuğun hayal dünyasında paha biçilmez değerli parçalardır.
Çocuğun eşyaya bakış açısı ile yetişkinin bakış açısı farklıdır. Pahalı bir kristal bardak ile ucuz bir cam bardağın değeri çocuk gözünde aynıdır. Onun için masa ve sandalyeler oturmak için değil, altında sürünmek ve oyun oynamak için ideal yerlerdir. İki yaşındaki bir çocuğun yanında dikildiğiniz zaman, boyunuz ona saat kulesi kadar yüksek ve ürkütücü görünür. Eğer iletişim kurmak ve oyun oynamak istiyorsanız, yere oturup onun fiziksel seviyesine inmeniz gerekir.
Çocuğunuzla oyun oynarken daha becerikli, daha akıllı ve daha tecrübeli olduğunuzu göstermeye çalışmayın. Amacınız çocuk için oynamak değil, çocuğunuzla birlikte oynamak olmalıdır. O zaman bu beraberlikten iki taraf da zevk alacaktır. Ona oyunun nasıl oynanacağını anlatın ve gösterin. İlk denemelerde başarılı ve becerikli olması için şartlamayın ve zorlamayın.
Fabrika yapımı, mühendislik harikası, pilli bebeklerden ve arabalardan çocuk ne öğrenecektir? Kur ve seyret. Hepsi bu. Çocuk kurmalı arabanın marifetini izler, ama onunla oynayamaz. Çocuk oyuncakta mükemmellik aramaz. Bir oyuncağı çekici kılan çocuğun hayal gücüdür. Çocuk için bir değnek parçası kurmalı arabadan çok daha değerlidir. Kimi zaman üzerine binerek at gibi koşturur. Kimi zaman tüfek gibi tutup ateş eder. Kimi zaman saz yerine kullanarak şarkı söyler. Çöpe atmayı düşündüğünüz boş karton kutular aslında çocuk için mükemmel oyuncaklara dönüştürülebilir. Makas, iplik, koli bandı ve boya kalemleri yardımıyla küçüklerinden arabalar, büyüklerinden evler yapılabilir.
Oyunun değeri, çocuğun hayal gücünü harekete geçirmesine, serbestçe deneme yapmasına bağlıdır. Bir sonuca bağlanmamış, her denemeye açık, yap-boz malzemeler ideal oyuncaklardır. Renkli tahta küpler bu özelliğe sahip parçalardır. Çocuk bunlardan dilediğince oyuncak üretebilir. Yan yana, üst üste dizerek evler, arabalar, gemiler, masalar, sandalyeler yapabilir. Yaptığı şeyler çoğu kez aslına benzemez, ama onun hayalinde aslı gibidir.

Çocukla Arkadaş Olamazsınız
Çoğu anne babalar çocukla arkadaş olmaya çalışır, onun arkadaş ihtiyacını da karşılayacağını sanırlar. Çocuğa oyuncak yapımında ve bununla nasıl oynanacağını göstermede yardımcı olabilirsiniz, ama onunla birebir arkadaş olamazsınız. Çocukların kendilerine benzemeye çalışan anne ve babalara ihtiyacı yoktur ve böyle olmasını da istemezler. Onlar bilgisine, gücüne ve tecrübesine hayran oldukları, gerektiğinde yardım alabilecekleri, güvenilir anne babaları tercih ederler. Çocuk bir oyuncağın nasıl yapılacağını ve onunla nasıl oynanacağını öğrendikten sonra kendi yaşıtlarına bunu göstermek ve birlikte oynamak ister.
Oyun, bir anlamda çocuk için gerçek hayata alışma denemeleridir. Beş yaşına kadar arkadaş gruplarıyla işbirliğine dayanan kurallı oyunlar oynamayan bir çocuk okul hayatına uyum sağlayamaz. Çünkü orada paylaşma, işbirliği ve kurallar vardır.
Çocukla birlikte basit malzemelerden oyuncak üretme ve oyun kurma kolay olmayıp tecrübe isteyen bir iştir. Piyasada bu konuda uzmanlar tarafından hazırlanmış kitaplar bulabilirsiniz.

Çocuk Psikolojisi Iyi Bilinmelidir

Çocuk psikolojisinin iyi bilinmesi, anne babanin yürütecegi egitim-ögretim faaliyetinde önde gelen sartlardandir. Çocuk ruhu hakkinda yeterli bilgiye sahip olmayan ebeveynin, egitim-ögretimde birtakim hatalara düsmesi kaçinilmazdir. Bu nedenle, ebeveyn, çocuk psikolojisine dair bilgiler edinmeli ve çocugun ruhi yapisini tanimaya çalismalidir. Bilindigi üzere, Hz. Peygamber’i egitim-ögretimde basarili kilan faktörlerden biri de muhatabini tanimasi ve egitimini ona göre yapmasiydi. Ibn Sahnun, Ibn Sina, Ibnu’l-Hacc, Alaeddin Çelebi gibi Islam egitimcileri de, çocuk psikolojisini bilmenin ve ona göre hareket etmenin gerekli olduguna, çünkü her çocugun farkli ir sekilde disipline edilebilecegine inanmaktaydilar.
Din egitim-ögretiminde, genel egitiin temelleri olan psikoloji ve pedagoji kurallarinin bilinmesi kaçinilmazdir. Çünkü çocugu tanimak, onun ruh ve beden gelisimini dogru olarak tesbit etmek, egitim-ögretim yapabilmenin ilk sartidir. Özellikle din egitimi gibi hassas bir konuda, çocugun psikolojik yapisinin çok iyi bilinmesi elzemdir. Rousseau bu gerçegi, ”Çocuk zekasini çok iyi taniyan bir zatin, onlara mahsus bir akaid kitabi yazmasini pek isterim” ifadesiyle dile getirmektedir.
Çocuk psikolojisine dair bilgilerle donanmis anne baba, egitim-ögretimde, ”muhatabi tanima” ; ”tedricilik” ; ”kolaslastirarak ögretme” gibi konulardan haberdar olacak ve yapilmamasi gereken tenkit, tehdit, aleyhte kiyaslama, kiskandirma... gibi hatalara düsmeyecektir. Özellikle, tedricilik prensibinin, çocugun dini egitiminde mutlaka uyulmasi gereken bir husus oldugu inancindayiz. Ögretmen ve ögrencilerin %43 düzeyinde arzu ettikleri bu durum, gerek Kur’an’da, gerekse hadislerde de açikça gözlenmektedir. Hz. Peygamber ile uzun yillar beraber bulunan Ibn Abbas’in, ”Tek secdeyle de olsa çocuklariniza namaz kilmalarini söyleyiniz" tavsiyesine yapilan itiraza ”Bos yere vakit geçirmelerindense, bu sekilde namaza alismalari daha iyidir" cevabini vermesi, tedricilik prensibine, namaz egitimi konusunda güzel bir örnektir.
Kaynak: Ailede & Okulda Ideal Din Egitimi
Dç. Dr. Mehmet Emin Ay

ÇOCUKLARIMIZ NEDEN BAŞARISIZ

BAŞARISIZLIK KORKUSU
Bir öğretmenimiz anlatıyor: “Faydalı olduğuna inandığım bir yöntemim vardı. Ders anlatırken öğrencilerin dikkatini taze tutmak için rastgele bir öğrenciyi kaldırıp soru soruyordum. Bildiği zaman artı veriyor, bilmediği zaman da eksi veriyordum. Bir müddet sonra artıları ve eksileri topluyor, sözlü notuna dönüştürüyordum. Kaldırdığım öğrenci sorunun cevabını bilemediği zaman, soruyu açık artırmaya çıkarır gibi, “Kim cevap verecek?” diye soruyordum. Bazen çocukları kızıştırmak için, ‘bilene iki artı vereceğim’ diyordum. Bilemeyen yine eksi alıyordu tabii ki.

Bir gün zeki ve başarılı olduğuna inandığım bir öğrencime, ‘Neden sen parmak kaldırmıyorsun? Doğru cevap verip iki artı almak istemiyor musun?” dedim.

–Hayır, istemiyorum, dedi.

–Neden?

–Çünkü bilemezsem eksi alacağım.

Bu cevap bana yöntemimin yanlış olduğunu hatırlatıyordu. En başarılı öğrenci bile yanlış cevap verme korkusu taşıyor; başarısız duruma düşmek istemiyordu.

–Peki, dedim, sen öğretmen olsan ne yaparsın?

Bu soruyu beklemiyor olacak ki; biraz düşündü.

–Ben öğretmen olsam, bilene artı veririm; ama bilemeyene eksi vermem, dedi.

Diğer öğrencilere döndüm:

–Siz ne düşünüyorsunuz? dedim.

Bütün sınıf anlaşmışçasına;

–Biz de arkadaşımız gibi düşünüyoruz, dediler.

–Tamam, dedim, bundan sonra bilemeyene eksi vermeyeceğim.

Öğrencilerin hepsi bu cevabımı ayakta alkışladı.

Artık zevkle ders anlatıyorum. En zayıf öğrenci bile, eksi alma korkusu olmadığı için, sorduğum soruya parmak kaldırıyor.

HER YERDE ve HER ZAMAN BAŞARILI OLAMAYIZ
Başarı değerli bir sonuçtur. Her değerli şey gibi, o da kolay ve çabuk elde edilmez. Başarı elde etmek için çok çalışmak ve azimli olmak gerekir. Ancak bilmemiz ve öğrencilerimize anlatmamız gereken bir gerçek daha var: Her insan, sadece okul sıralarında değil, hayatın her alanında başarılı olmak için çalışır. Ancak her çalışma başarı ile sonuçlanacak diye bir kural yoktur. Başarı kadar başarısızlıklar da hayatın gerçeklerindendir. İnsan hayatında başarısızlıkların sayısı başarılardan daha fazladır. Akıllı ve azimli insan, ümitsizliğe yani ‘yapamam’ tuzağına düşmez. ‘Ben de yapabilirim’ der. Başarısızlıklardan aldığı ders ve tecrübe ile işe daha sıkı ve daha dikkatli sarılır. Başarıyı yakalayınca kendine güveni artar. ‘İşte yaptım’ der.

Araştırmalar, en serbest bildiğimiz özel okullarda bile çocukların öğretmenlerden korktuğunu gösteriyor. Öğretmen burada semboldür. Asıl korku, örğretmenin şahsında başarısız olma ve aptal durumuna düşme korkusudur. Bir öğrencinin diğerine yaptığı en büyük hakaret, ona ‘aptal’ demesidir. Aptal! Çocuklar bu utanç verici korkunç kelimeyi acaba nereden öğreniyorlar dersiniz? Tabii ki öğretmenlerden ve anne babalardan. Okulu, ders kitaplarını, ödevleri ve sınavları sevimsiz hale getiren başarısızlık korkusundan başka birşey değildir.

Zaman zaman anne babalara ve öğretmenlere soruyorum: “Siz ödev yapmaktan zevk aldığını söyleyen öğrenci gördünüz mü?” Bugüne kadar “Evet” diyen çıkmadı. Hemen arkasından ekliyorum: “Peki çocuklarımız neden ödev yapmaktan zevk almazlar?” Tahmin edeceğiniz gibi, bu sorum da cevapsız kalıyor.

İsterseniz size de bir soru sorayım: “Çocuklar neden yüksek not alınca sevinirler?” Diyeceksiniz ki; “Başarılı oldukları için.” Hayır, efendim. Aptal durumuna düşmekten, anne babanın ve öğretmenin küçük düşürücü sözlerinden kurtuldukları için sevinirler.

ANNE BABALAR ÇOCUKLARINI TANIMIYORLAR
Bize müracaat eden anne babaların büyük çoğunluğu, çocuklarının başarısız olduklarından yakınmakta. “Çocuğum zeki, istese sınıfının birincisi olur; ama sanki bana inat ders çalışmıyor.” diyordu bir anne. “Çocuğumu tanımakta zorluk çekiyorum. Orta okulda her dönem taktir alan oğlum; liseye başlayınca sınıfın en tembeli oldu çıktı. Ders çalışmıyor. Sözümü dinlemiyor. Evden para çalıp atari salonlarına gidiyor.” diyordu bir başka anne. Babalar, anneler, öğretmenler ve aile büyükleri ağız birliği etmişçesine çocuklardan, özellikle gençlerden, şikayetçi: “Efendim, bizim zamanımızda saygı vardı; öğretmenlerimizi görünce kaçacak delik arardık. Büyüklerimize karşılık vermezdik. İmkanlarımız kısıtlıydı. Gaz lambasının ışığında ders çalışırdık. Şimdiki gençler, hem saygısız hem de sorumsuz; ellerindeki imkanların kıymetini bilmiyorlar.”

Bir rehber öğretmen anlatıyor: “Karnelerin dağıtıldığı gün odama gözyaşları içinde bir genç girdi. Elindeki karneyi bana uzatarak; ‘Hocam, şu karneye bakar mısınız?’ dedi. Baktım. İki dersi dört, diğerleri beş ve sadece coğrafyası birdi. Güldüm. ‘Gülme, hocam! dedi; ben bu karneyi eve nasıl götüreceğim?” Genç haklıydı. Bütün derslere kafası çalışıyordu da sadece coğrafyaya mı çalışmıyordu? İşin doğrusu, bu zayıf, çocuğun değildi; öğretmenindi. Genç anlatmaya devam etti: “Hocam, coğrafyacı bana taktı bir kere, ‘Ağzınla kuş tutsan, benden ikiden yukarı not alamazsın!’ diyor. Genci teselli ettim. ‘Üzülme, hocanla görüşürüm.’ dedim. Nitekim coğrafya öğretmeni ile görüştüm; fakat umduğum sonucu alamadım. Arkadaş, gerçekten bu öğrenciye takmıştı. anlattığına göre, olay çok basitti. Öğrenciye bir davranışından dolayı özür dilemesini istemiş; o da “Ben özür dileyecek bir şey yapmadım.” demiş. Bütün mesele, öğretmenin psikoloji bilmemesinden kaynaklanıyordu.”

Rehber öğretmen haklıydı. Coğrafya öğretmeni yanlış meslek seçmişti. Eğitimcilik bilgi, sabır ve fedakarlık isteyen bir iştir. Çoğu gençlerimiz, ideali ve arzusu öğretmenlik olmadığı halde sadece puanı tuttuğu için eğitim fakültelerine kayıt yaptırmaktadır. Bizzat, yakından tanıdığım bir arkadaşımın çocuğu bana itiraf etmişti. “Amca, demişti; yeri boş kalmasın diye son sıraya yazdığım eğitim fakültesine puanım tutmuş. Ne yapayım, boşta kalmamak için kayıt yaptıracağım. Seneye belki bu puanı da alamam.”

Uygulanmakta olan üniversiteye giriş sınavları, adı ne kadar değişirse değişsin (ister ÖSS, ister ÖYS olsun) lise müfredatını referans almaktadır. Bir başka deyişle, üniversiteye giriş sınavlarının temeli sözel ve sayısal bilgiye dayanıyor. Öğretmen yetiştiren eğitim fakülteleri, öğrenci alırken, sözel puana öncelik vermektedir. Benzetmem hoş olmayacak, ama gerçek o ki; papağan bir öğrenci eğitim fakültesine girecek bir puanı kolaylıkla elde edebilir. Diğer bölümlerin durumu da bundan farklı değildir. Neden? Çünkü bütün üniversiteler, birkaç bölüm istisna, giriş sınavında alınan puanlara göre öğrenci seçmektedir. Eğitim fakültelerine kayıt yaptıran öğrencilerden acaba yüzde kaçı gönlünde öğretmen olma arzusu taşıyor? Yüzde kaçı, tercihini yaparken, birinci sıraya eğitim fakültesini yazmıştı? Gerçek bir istatistik çıkarılmış olsaydı, emin olunuz, sorunuzun cevabını hiç de iç açıcı olmayacaktı.

Burada araştırmalarla sabit bir gerçeği dile getirmek zorundayız. Bize gelen başarısız öğrenci vakalarının yüzde yetmişi maalesef öğretmen merkezlidir. Daha açık bir ifadeyle, çocuklarımızın okulda başarısız duruma düşmelerinin birinci sebebi, yanlış meslek seçmiş olan öğretmenlerdir. Eğitime gönül vermiş, işinin ehli öğretmenlerimiz maalesef çok azdır. Öğrencileri okuldan soğutan ve başarısız duruma düşüren ikinci faktör de çağın gerisinde kalan eğitim sistemimizdir.

EĞİTİM TEMELİ AİLEDE ATILIR
Eğitim ailede başladığına göre; anne babalar da en az öğretmenler kadar sorumludur. Eğer çocukta bir yanlışlık varsa; herkesten önce bunun sorumlusu anne ve babadır. Her anne baba, çocuğun hatalı bir davranışını gördüğü zaman, kendi kendine, ‘Ben nerede yanlış yapıyorum?’ sorusunu sormalı ve bunun cevabını aramalıdır.

Bir anne, yana yakıla anlatıyordu: “Ah, Efendim! Benim çocuğum kötü arkadaşlarının kurbanı oldu. Gül gibi bir çocuktu. Derslerinde çok başarılıydı. Sözümden dışarı çıkmazdı. Bir gün, ‘Aradaşlarımın bilgisayarı var; bana da bir bilgisayar alın.” dedi. ‘Durumumuz şimdi müsait değil; paramız olunca alırız.’ dedim. Zamanla çocuğun huyu değişti. ‘Arkadaşlarla ders çalışacağım.’ diyerek sık sık benden izin almaya başladı. Verdiğim harçlığı az buluyor; daha fazla istiyordu. Birkaç defa çantamdan habersiz para alınca şüphelendim; kendisine sezdirmeden takip ettim. Meğer, ders çalışmaya gidiyorum bahanesiyle evden çıkıp atari salonuna gidiyormuş. Çocuğum hiç yalan söylemezdi. O kadar üzüldüm ki, anlatamam. Babası akşam eve gelince durumu anlattım. Çocuğu tekrar eve bağlamak için bir bilgisayar almaya karar verdik. Kötü arkadaşlarıyla ilişkisini keseceğine ve atari salonuna gitmeyeceğine dair söz verdiği taktirde kendisine bir bilgisayar alacağımızı söyledik. Özür diledi, söz verdi...

Hikayenin devamını tahmin ettiğim için anneye sordum:

–Bilgisayar aldığınız halde, o yine evden kaçmaya ve arkadaşlarıyla buluşup atari salonuna gitmeye devam etti; değil mi?

Anne, şaşkın bakışlarla;

–Evet... dedi; nasıl bildiniz?

–Bakın, hanımefendi; dedim. Eskilerin bir sözü vardır: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane; gönül ahbap ister kahve bahane.” Kahvehanelerin önünden geçerken bir bakın içeriye. onlarca insan, sigara dumanına ve gürültüye aldırmadan saatlerce oyunlarına ve sohbetlerine devam ederler. Bu insanların çoğu evli, çoluk çocuk sahibi. Evlerinde olmaları gerekirken, burada ne işleri var? Olay basit. Evlerinde bulamadıkları muhabbeti ve huzuru burada buluyorlar da ondan.

Aynı şey çocuğunuz için de geçerli. Bilgisayar ve atari bahane. Çocuğunuz evinde huzurlu değil. Atari salonu ona daha çekici geliyor. Sizden bulamadığı yakınlığı arkadaşlarından buluyor. Siz, onlara, ‘kötü arkadaş’ diyorsunuz ama çocuğunuz öyle düşümüyor. Sizi üzme pahasına onlarla görüşmeye devam ediyor.

Aileyi inceledikten sonra olay daha da açıklık kazandı. Çocuktan önce, anne babayı bilgilendirmemiz gerekiyordu. Çünkü, baskıcı bir anne baba vardı. Evde çocuğa söz hakkı verilmiyordu. Çocuğun kişiliği gelişmemişti. Onun adına her şeye anne baba karar veriyordu. Anne baba yanlış yaptıklarının farkında değildi. Kendilerine bunu hatırlattığımızda; “Aa biz onun için doğru olanını yapıyoruz.” savunmasıyla karşılaştık. Maalesef, çoğu anne babalar yanlış yaptıklarını ancak çocuk ergenlik çağına girince anlıyorlar. Olayımızda, annenin, “Gül gibi bir çocuğum vardı.” sözleri bu gerçeği çok güzel ifade ediyordu.

Çocuklarımız Neden Başarısız 2

AİLELER KÖLE ZİHİNLİ ÇOCUKLAR YETİŞTİRİYOR
Bir Öğretmen arkadaşımız anlattı. “Okulların açıldığı gün bir anne elinden tuttuğu çocuğu ile birlikte sınıfa girdi. Benim içeride olduğuma aldırış etmeksizin ön sırada oturan bir çocuğu kaldırdı; yerine kendi çocuğunu oturttu. Sonra bana döndü, ‘Çocuğumu buradan kaldırmayın; ön sırada otursun.’ dedi. Ağzım bir karış açık kaldı. ‘Çocuk’ dediği ortaokul üçüncü sınıf öğrencisiydi...” Bu olayın tamamını ve yorumumuzu başka sayımızda vermeye çalışacağız.

Ailelerimiz, farkında olmadan köle zihinli çocuklar yetiştiriyorlar. Köle zihinlerin kendilerine güveni olmadığı gibi; kişilik de kazanamazlar. kendi başlarına bir karar veremez; yeni bir şey üretemezler. Çünkü; neyi, nasıl ve ne zaman yapacaklarına hep anne-baba karar vermekte; çocuk sadece verilen emre uymaktadır. Dikta ve militarist rejimlerde insanlar düşünmeyi unutur, zihin tembeli olurlar.

Konuyu sosyolojik açıdan ele aldığımızda, devlet modelimizle aile modelimizin paralellik arzettiğini görüyoruz. Devlet “Baba”dır. Baba ne derse o olur. Eğitim devlet babanın tekelindedir. Okullarda neyin, ne zaman ve nasıl okutulacağına milyonların adına ve milyonlara sormadan birkaç atanmış seçkin insan karar vermektedir.

Rahmetli Prof. Mümtaz Turhan Hoca’nın çok güzel bir tesbiti vardı: “Avrupalı gibi giyiniyor, Avrupalı gibi eğleniyor, Avrupalı gibi tüketiyoruz; ancak Avrupalı gibi düşünemiyoruz. Avrupalının ilmî zihniyetini kazanamadığımız için üretemiyor, buluş yapamıyoruz.”

Hayır, gençlerimiz saygısız değiller. Saygı istenilmez, verilir. Zoraki saygının hiçbir değeri yoktur. Bilgi ve düşünce yönünden bizden çok ilerideler. Daha serbest ve daha hür düşünüyorlar. Onlara yetişemediğimiz için, anlamakta zorluk çekiyoruz. Bizim dar kalıplarımıza girmedikleri için kızıyoruz. Çağımız, hür düşüncenin ve bilginin hâkim olduğu bir çağ. Çocuklarımız hızlı öğreniyorlar. “Multimedya” sayesinde bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ciltler dolusu bilgi bir CD’e sığıdırılıyor. İnternet, bütün bilgi kaynaklarını evlere kadar getirdi. Dünya bilgi çağını yaşıyor.

Ekonomik durumu çok iyi olan bir baba, çocuğuna en iyisinden bir bilgisayar aldığı halde, internete abone olmasına izin vermiyordu. Baba yakın bir aile dostumdu. Çocuk bana şikayete geldi. “Ali amca, dedi, babam internete abone olmamı istemiyor. Lütfen, kendisiyle konuşup ikna eder misin?” Babayla konuştuğumuzda çok ilginç bir sebep gösterdi. “İnternette çok kötü, ahlâk bozucu siteler ve muhabbet kanalları varmış; bu yüzden istemiyorum,” dedi. Doğrudur. Her sahanın korsanları ve fırsatçıları olduğu gibi; multimedyanın da fırsatçıları vardır. Gençlerin sırtından para kazanmak için akla gelmedik oyunlara baş vuruyorlar. Ancak, bu yüzden çocuklarımızı teknolojinin nimetlerinden mahrum edemeyiz. Çocuklarımıza baskı yapmadan iyiyi, doğruyu, güzeli anlatalım. Sevdiğimizi ve onlara değer verdiğimizi her fırsatta gösterelim. Yanlış yapmalarından korkmayalım. Eğer ellerine doğru ölçüler vermiş isek; bilgiyi seçerek alacaklar, yanlış yapmamaya dikkat edeceklerdir. Seçerek almak çok önemlidir. Hedefsiz ve ölçüsüz bilgi toplayan bir insanın, okullarımızda olduğu gibi aklı, kısa zamanda ilim çöplüğü haline gelir. Topladığı bilgilerin ne kişiye ne de topluma bir faydası dokunmaz.

GÜDÜMLÜ KİŞİLİKTE SORUMLULUK VE HÜR DÜŞÜNME GELİŞMEZ
“Deneme yanılma” iyi bir öğrenme mekanizmasıdır. Kişi, ancak deneyerek kendi kabiliyetlerini keşfeder. Dehanın önündeki en büyük engel, müdahaledir. Devamlı müdahale ettiğiniz, neyi, nasıl ve ne zaman yapacağını siz empoze ettiğiniz zaman deha kendisini gösteremez. Deha, alışılmışın dışında yeni bir tarz geliştiren ve yeni bir görüş üreten yetenek demektir. Onun içindir ki; bütün yenilikleri ve buluşları dahilere borçluyuz.

Çocuklarınız neden ders çalışmaktan zevk almazlar bilir misiniz? Tepelerine dikilip siz ders yaptırdığınız için. “Daha dersini yapmadın mı?” dediğiniz için. “Ödevini yapmadan sokağa çıkamazsın!” dediğiniz için.

Çocuklar zayıf aldıkları zaman neden üzülmezler? Bir başka deyişle, neden iyi aldıkları zaman sevinmezler? Çünkü zayıf ve iyi notlar sizin için daha önemlidir de ondan. Bir öğretmen arkadaş anlattı: “Bir öğrencim takdir belgesi alırken hiç sevinmemişti. Sebebini sordum. Güldü. Annem sevinsin; ne diye ben sevineyim! dedi. Takdir belgesini eline alıp; kızım taktir aldı diye arkadaşlarına hava atacak...”

Her çocuğun başarısızlığı kendine özeldir. Bir başka deyişle, başarısızlığın sebebi çok çeşitlidir. Aileden kaynaklanabileceği gibi, okuldan da kaynaklanabilir. Suçu çocuğa yükleyerek, “bu çocuk tembel, bu çocuk sorumsuz!” diyerek problemi çözemeyiz. Hem çocuğu, hem ders konusunda onunla ilişki içinde olan kişileri (anneyi, babayı, kardeşlerini, arkadaşlarını, öğretmenlerini) incelememiz ve onların görüşlerine baş vurmamız gerekir. Başarısızlığın sebebi her zaman psikolojik değildir. Göz ve kulak rahatsızlığı gibi fizyolojik de olabilir. Bize getirilen bir olayda bütün ihtimaller üzerinde durur; problemin sebebini bulmaya çalışırız.

Çocuğun sıkıntılarını, endişelerini, korkularını, fobilerini ve bunların yansımaları olan davranış bozukluklarını bir buz dağına benzetirsek; başarısızlık sadece suyun üzerinde görünen kısmıdır. Çoğu anne babalar ve öğretmenler, sadece çocuğun başarısıyla ilgilenir; gerisini merak etmezler. Bize gelen anne babalar; “Bu çocuk ders çalışmıyor, bizi dinlemiyor; aman doktor buna bir çare bulun,” derler. Aileyi tanımak için soru sormaya başladığımız zaman da şaşırır; tepki gösterirler: “doktor, çocuğu inceleyesin, tembelliğine bir çare bulasın diye geldik; bizi hesaba çekesin diye değil!”

Bize getirilen çocukları ve ailelerini incelediğimiz zaman, çoğu kez, karşımıza çıkan gerçek şudur: Anne babalar çocuklarını yeterince tanımıyorlar. Çocuğun kendisine güveni yok, dış dünyadan kopmuş, içine kapanmış, hayal âleminde yaşıyor. Ancak anne baba bundan memnun; “Çocuğumuz çok efendi, çok sakindir, karıncayı incitmez. Tek şikayetimiz yeterince ders çalışmaması,” derler. Üstün zekâlı, hareketli, okuldaki eğitimi yetersiz, verilen ödevleri saçma ve sıkıcı bulan bir çocuk da ailede şikayet konusu olabiliyor. “Bu çocuk çok yaramaz; ders çalışmıyor, her şeye itiraz ediyor,” derler.

Başta aile olmak üzere bütün eğitim kurumlarında bilgi çağına ve hür düşünceye uygun yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır. Eski “buyurgan ve dayatmacı” zihniyetle gelişmemiz mümkün değildir. Emirlerle yönetilen bir sistemde tartışma ve eleştiri yoktur. Tartışma ve eleştiriye kapalı olan sistemlerde (Eskiden Demir Perde ülkelerinde olduğu gibi) hem teknolojide hem de fikir plânında yeni şeyler üretilemez. Çünkü toplum adına ve bütün kurumlar adına elit bir tabaka düşünmektedir. Niyetimiz rejim tartışması açmak değildir. O siyaset adamlarının işidir. Biz, eğitimci olarak, çocuklarımızın önündeki engelleri açmak istiyoruz. Çocuklarımızı başarısız duruma düşüren olumsuz şartları dile getiriyoruz.

Eğitim ailede başladığına göre, bu iş yine aileye kalıyor. Değişim ailede başlarsa ancak başarılı olur. Her şeyi devletten bekleme anlayışı ile hareket edersek yerimizde saymaya devam ederiz.

ÇOCUKLAR NEDEN YALAN SÖYLER

ALİ ÇANKIRILI

Bize bir anne geldi. “Doktor, dedi, oğlum sık sık yalan söylüyor. Yaşadığını söylediği hikâyeler uyduruyor. Ailece yalandan nefret ederiz. Çocuğuma yalan söylediğimizi hiç hatırlamıyorum. Bu durum beni çok üzüyor. Defalarca yalanın kötü bir şey olduğunu söylediğim halde vaz geçiremedim. Size gelmekten başka çarem kalmadı.”

Anneyi dinledikten, çocuk ve aile hakkında birkaç soru sorduktan sonra konu anlaşıldı. Tebessüm ederek, “Boşuna telaşlanmışsınız, ortada yalan diye bir şey yok, çocuğunuzun davranışları gayet normal,” dedim.

Anne rahatlayacağı yerde iyice telaşlandı:

–Nasıl olur, söylediklerinin yalan olduğununu ben biliyorum. Hatta, bir defasında, sıkıştırdığım zaman “Yalan söylemiyorum, sen de vardın, beraber otobüse bindik,” dedi.

Bu son sözler üzerine olay iyice aydınlanmıştı.

–Boşuna telaşlanmışsınız, dedim, olay gayet basit. Çocuk size rüyasını anlatmış.

Anneye gerekli açıklamaları yaptıktan ve örnekler verdikten sonra ancak ikna edebildim. Yalan söylediğinden yakındığı oğlu, üç buçuk yaşındaydı ve ilk çocuğuydu. Anne olaya yetişkin gözüyle baktığı için yanılıyordu. Ona göre, olmamış bir olayı olmuş gibi anlatmak ve kendisini olayın kahramanı olarak göstermek yalancılıktı. Annenin verdiği bilgiye göre, çocuğun yalan söylemesi için bir sebep yoktu. Anne ve baba çocuklarını seviyor, ona değer veriyor, yeterince zaman ayırıyorlardı. Aşağıda anlatacağımız gibi, çocuğu yalan söylemeye iten çeşitli sebepler vardır. Bunların başında “güvensizlik duygusu” gelir. Sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin olmayan çocuk, kendisinin merkezinde olduğu hikâyeler uydurarak dikkat çekmek ve güven kazanmak ister. Ancak, burada yine amacı yalan söylemek değildir. Vakamızdaki çocuğa gelince, teşhisimize göre, çocuk anneye ve babaya gördüğü rüyaları anlatmaktadır. Dört yaşına kadar çocuklarda benmerkezci (egosantrik) bir kişilik hâkimdir. Eşyaya ve olaylara kendi gözleriyle bakarlar. Dünyanın merkezinde kendileri vardır. Canlı-cansız ayırımı yapamazlar. Kendileri canlı olduğuna göre, her şey canlıdır. Bindiği oyuncak at ile gerçek at arasında fark yoktur. Onunla canlıymış gibi konuşur. Bu yaştaki çocuklar, rüya ile gerçek dünya arasında ayırım yapamazlar. Rüyayı yaşanmış olarak algılarlar. Vakamızda “yalan söylemiyorum, sen de vardın, beraber otobüse bindik,” sözlerinden bunu anlıyoruz. Eğer anne çocuk gelişimi ve psikolojisi hakkında bilgi sahibi olsaydı bize gelmesine gerek kalmaz, olayı kolayca çözerdi.

YALAN SÖYLEMEK BİR DAVRANIŞ BOZUKLUĞUDUR
Beş yaş ve üzerindeki çocuklarda “yalan” bir davranış bozukluğu olarak değerlendirilir. Eğer buna tırnak yemek, altını ıslatmak, kekemelik, tik, inatçılık, tembellik, saldırganlık, korkaklık, içe kapanıklık gibi bir veya birkaç davranış bozukluğu da eşlik ediyorsa durum ciddi demektir.

Gelişmiş elektronik cihazlarda, her biri farklı görevler yapan yüzlerce devre vardır. Bu devrelerden biri arıza yaptığı zaman devreye bağlı bir uyarı sinyali harekete geçerek kullanıcıyı uyarır. Bilgisayar kullananlar bunu çok iyi bilirler. Arıza giderilmediği ve çalışmaya devam edildiği taktirde bilgisayar sağlıklı çalışmadığı gibi, zamanla daha ciddi arızalar ortaya çıkacaktır. Aynen bunun gibi, çocuklarda ortaya çıkan bir davranış bozukluğu farkedilmez veya ciddiye alınmazsa zamanla daha ağır bozukluklar buna eşlik edecek, tedavisi güç ruh sağlığı problemleri ortaya çıkacaktır. Anne babalar, çocuklarında gördükleri bir davranış bozukluğunu, ruh sağlığının tehlikede olduğunu haber veren bir uyarı sinyali anlamına geldiğini bilmeli, çocuğu suçlayarak veya baskı kurararak bunu gidermeye çalışmamalı, “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusuna cevap arayarak olaya yaklaşmalıdır.

ÇOCUK YALAN SÖYLEMEYİ BİZDEN ÖĞRENİR
Amerika’da çalıştığım okullarda çocukların yalan söylediklerine ve kopya çektiklerine hiç rastlamadım. Yine üzülerek ifade edeyim ki, Türkiye’de çalıştığım okullarda en dindar aile çocuklarının bile sıkıştıklarında yalan söylediklerine ve kopya çektiklerine çok rastladım. Neden Amerikalı çocuk yalan söylemez de Türk çocuğu yalan söyler? Sorunun cevabı gayet basit: Çocuk yalanı aileden öğrenmektedir. Belki doğrudan değil, ama dolaylı yoldan çocuğa yalanı biz öğretiyoruz. Telefona cevap vermeye giden çocuğuna, “Beni filanca sorarsa evde yok dersin,” diyen bir baba veya anne dolaylı yoldan çocuğa yalan söylemeyi öğretmektedir. Yine okul yıllarında nasıl kopya çektiğini, bulduğu yeni kopya çekme usulleriyle öğretmenini nasıl atlattığını övünerek anlatan bir baba çocuğunu kopya çekmeye ve kolay yoldan not almaya özendirmektedir.

Bayanlar arasında sık kullanılan “beyaz yalan” sözünü duymuşsunuzdur. Kimseye zararı olmayan yalana beyaz yalan denirmiş. Bir kimseye yalan söylemekle onu aldatmış olmuyor muyuz? Aldatmanın siyahı ve beyazı olur mu?

ÇOCUK İLGİ ÇEKMEK İÇİN YALAN SÖYLER
Yalan söyleyen çocuğun yaşına bakılır. Eğer beş yaşın altında ise, yalan söylemenin amacı kesinlikle aldatmak değildir. Yeterli sevgi alamayan veya gördüğü sevgiden emin olmayan, ilgi eksikliği yaşayan çocuklar dikkatleri kendi üzerlerine çekmek için hikaye uydururlar. Bu çocuklar, azarlanmak ve dayak yemek pahasına da olsa her çareye baş vururlar. Yaramazlık yapan ve yalan söyleyen çocukların amacı anne babayı kızdırmak ve çileden çıkarmak değildir. Ancak, yaramazlık yapmalarına rağmen, yeterli ilgiyi elde edemezler ve sevildiklerinden emin olamazlarsa saldırgan bir kişilik geliştirmeye başlarlar.

ÇOCUK GÜVEN KAZANMAK İÇİN YALAN SÖYLER
Ana okuluna ve ilköğretim okuluna devam eden çocuklarda sık görülen bir yalan türüdür. Eğer çocuk derslerinde başarılı değilse, okulda ve ailede tembelliği başa kakılıyor, horlanıyor, aptal yerine konuyorsa; bu çocukta telafisi zor bir aşağılık duygusu gelişmeye başlar. Kendini değersiz, aptal, işe yaramaz biri olarak görmeye başlar.

Hiçbir çocuk bilerek tembelliğe ve başarısızlığa razı olmaz. Onu başarısızlığa iten sebepler vardır. Mesela, hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğu olan bir çocuk, dikkatini uzun süre yoğun tutamayacağı için istese de fazla başarılı olamaz. Dikkati sık sık başka şeylere kaydığı için sınıfta anlatılanları aklında tutamaz. Sırasında rahat oturamaz. Öğretmenini ve arkadaşlarını rahatsız edecek davranışlarda bulunur. Ev ödevlerini gerektiği gibi yapamaz. Tembellik ve başarısızlık bu çocuğun suçu değildir. Tedavi edilmesi gerekir. Hiperaktif çocuklar, başarısızlıklarını örtmek ve güven kazanmak için yalan söyler.

Her insan gibi, çocuk da toplum tarafından beğenilmek ve taktir edilmek ister. Çocuk ilk beğeniyi anne ve babasından bekler. Sevilen, ailede adam yerine konan, değer verilen ve iyi davranışları taktir edilen, zekası normal bir çocuğun başarılı olması beklenir ve başarılı da olur. Derslerinde başarısız, arkadaşlarıyla geçimsiz, davranış bozuklukları olan ve sık yalan söyleyen bir çocuk bize getirildiği zaman; ilk iş olarak aileyi inceleriz. Beyinde arıza bırakacak bir hastalık geçirip geçirmediğini, doğumunun normal şartlar altında gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırırız.

ÇOCUK CEZADAN KAÇMAK İÇİN YALAN SÖYLER
Dürüstlüğü ve doğru sözlülüğü karşısında ceza gören bir çocuk, cezadan kaçmak için yalan söyleyebilir. Cezalandırma dayaktan ibaret değildir. Dayak en kötü disiplin aracıdır ve eğitime olumlu bir katkısı yoktur. Günah keçisi gibi devamlı suçlanan, kendisini savunmasına izin verilmeyen, başkalarıyla kıyaslanan çocuklar da bir anlamda cezalandırılmış demektir. Eğer sınavdan aldığı düşük notu söylediğinde azar işitir, “Yine mi zayıf aldın, bu notlar ne zaman düzelecek, ne zaman çalışmaya başlayacaksın?” suçlamalarıyla karşılaşırsa; bir sonraki zayıfını söyleme cesareti gösteremeyecek, yalana baş vuracaktır.

Yalan söyleyen çocuğun kendisine saygısı kalmaz, kendisinden utanır. Özgüvenden yoksundur. Yeteneklerinin ve sahip olduğu değerlerin farkında değildir. Kendisini değersiz ve işe yaramaz olarak görür.

Anne babalar, çocuklarının fizik sağlığı ile ilgilendikleri kadar ruh sağlıklarıyla da ilgilenmelidir. Ruh sağlığı bozulmuş bir çocuğun fiziksel ihtiyaçları fazlasıyla yerine getirilse bile hastalıklı bir kişilik geliştirecektir. Yüksek makamlara gelmesi, büyük paralar kazanması onu mutlu etmeye yetmeyecek, içinde hep ruhsal bir açlık hissedecektir.

CİNSELEĞİTİM

Ne zaman ve nasıl?
ALİ ÇANKIRILI

Anne babaların çocuk eğitiminde en çok zorlandığı konuların başında cinsiyet eğitimi geliyor. Bunun iki sebebi var. Birincisi, konuya yetişkin gözüyle yaklaşma. İkincisi, cinsiyet eğitimini üreme bilgisinden ibaret zannetme. Bu iki hatalı yaklaşım, anne babaların işini zorlaştırıyor.

Aslında, cinsiyet eğitimi zannedildiği kadar zor bir mesele değildir. Birinci hatalı yaklaşımı bir hadis-i şerifle çözeceğiz. Peygamberimiz(a.s.m.) "Çocuğu olan onunla çocuklaşsın" buyuruyor. Burada ‘çocuklaşmak’tan kastedilen olaylara çocuk gözüyle yaklaşmak, yani psikolojideki ifadesiyle empati yapmaktır. Esasında insanları anlamanın yolu da empatiden geçer. Bir insan bizimle konuşurken veya tartışırken onu anlamanın en kolay yolu kendimizi o insanın yerine koymaktır.

Çocuğun yedi yaşına kadar yaratılışa, üremeye, cinsiyet farklılıklarına ve doğuma ait soruları cinsel tecessüsten uzak, tamamen öğrenmeye yönelik, masum sorulardır. Çocuk nazarında "Ben dünyaya nasıl geldim?" sorusu ile "Bu uçak havada nasıl duruyor, neden yere düşmüyor?" sorusu arasında fark yoktur.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, cinsiyet eğitimi üreme bilgisinden ibaret değildir. Üreme bilgisi, cinsiyet eğitiminin sadece bir alt başlığıdır. Oysa toplumumuzda cinsiyet eğitimi cinsel ilişki ve üreme bilgisinden ibaret zannedildiği için, gençlere ancak evlilik hayatına adım attığı güne gelindiğinde cinsiyet bilgisinin verilmesi gerektiği düşünülür. Ki, o vakit geldiğinde bu bilginin veriliş biçiminin çirkinliği, kabalığı, uygunsuzluğu da cabası! Oysa, vaktiyle sorduğu sorulara ölçülü ve makûl bir cevap verilmemiş çocuklar ve gençler, meraklarını başka kanallardan cevap arayarak gidermeye çalışırlar. Sonuç, sorusuna ilgili yaşta aklının alabileceği, ruh sağlığını da bozmayacak şekilde cevap verilse rahatlayacak olan çocuğun, arkadaş çevresinin veyahut uygunsuz yayınların eline düşüp yalan-yanlış bir sürü şey duyması ve bunun çocukları gerek bedenen, gerek mânen deformasyona uğratmasıdır.

Öğrencilerin ekseriyetini dindar aile çocuklarının oluşturduğu bir kolejde görev yaptığım yıllarda tuvalet duvarlarında ve kapılarında öyle çirkin yazılara ve küfürlere rastlıyordum ki, şaşırmamak elde değildi. Bunun bir tek açıklaması vardı: Bu çocuklara aileleri tarafından yeterli ve sağlıklı bir cinsiyet eğitimi verilmiyordu! Bir meseleyi görmezden gelerek veya yok sayarak sorumluluktan kurtulamazsınız. Eğer bu mesele ruh sağlığıyla yakından ilgiliyse ve bazı çevrelerce istismar edilip gençler kolayca tuzağa düşürülüyorsa—ki öyledir—anne baba ve eğitimci olarak sorumluluğumuz daha da ağırlaşıyor demektir.

Cinsiyet Eğitimi Doğumdan İtibaren Başlar
Konferanslarımda, katıldığım radyo ve televizyon programlarında ana-babaların sıklıkla sorduğu soru şu: Çocuklarımıza ne zaman cinsiyet eğitimi vermeye başlamalıyız? Cevabım: Doğumdan itibaren. Bu cevap soru sahiplerini şaşırtıyor elbette. Evet, tekrar ediyorum, cinsiyet eğitimi doğumdan itibaren başlar.

Bir annenin yeni doğan bebeğin altını temizlerken hoşnutsuzluk göstermesi, yüzünü ekşitmesi daha ilk günden itibaren çocuğa cinsel bölgenin tiksindirici birşey olduğunu telkin etmektedir. Bebek, vücudunu tanımak için ayaklarına, başına, kulaklarına dokunduğu gibi; cinsel organına da dokunur. Bunun tuhaf hiçbir yanı yoktur. Eğer bebek cinsel organına dokunduğu sırada anne bebeğin eline vurur veya elini tutup zorla cinsel bölgeden uzaklaştırırsa, yine olumsuz kanaatler edinmesine sebep olacaktır. Çok kere çocukların cinsel organlarıyla oynadığını gören anne ve babaların sert tepki gösterdiğini, "Çek elini oradan, ne kadar ayıp!" dediğini görmüşsünüzdür. Bu, çocuğun hak etmediği bir ayıplamadır. Anne baba, bu davranışı yasaklama yerine, sebepleri üzerinde durmalıdır. Çocuk neden elini cinsel organına götürür? Temizlik ihmalinden dolayı çocuğun cinsel organı mantar kapmış olabilir. Bu da kaşıntıya sebep olacağından, çocuk farkında olmadan elini cinsel organına götürür. Yine çocuklar oyuna daldığı zaman tuvalet ihtiyaçlarını unuturlar. Çünkü oyun çocuğun en ciddi işidir. O ciddi işi bırakıp tuvalete gitmezler, ellerini cinsel organlarına bastırarak tuvalet ihtiyaçlarını ertelemeye çalışırlar.

Anneler, cinsiyet eğitiminde en büyük yanlışlığı çocuğa tuvalet alışkanlığı kazandırmaya çalışırken yaparlar. Çocuğun altını temizlemekten ve bez değiştirmekten kurtulmak için baskı uygularlar. Bu baskıya uymayan çocuğu ayıplayarak, tehdit ederek, korkutarak veya ceza vererek amaçlarına ulaşmaya çalışırlar. Başvurdukları bu araçlar fıtrata ve çocuk onuruna aykırı olduğu için işleri daha da zorlaşır. Normal olarak bir çocuk, fiziksel ve sinirsel gelişimine paralel olarak, tuvalet kontrolünü gündüzleri 2-3 yaşlarında, geceleri 4-5 yaşlarında kazanabilir. Bundan önce yapılacak zorlamalar çocuğu güç durumda bırakır. "Yine mi altına kaçırdın, pis çocuk! Bir daha çişini haber vermez, altına kaçırırsan pipini yakarım!" gibi suçlayıcı, küçük düşürücü sözler çocuğun cinsel ve boşaltım organlarından nefret etmesine, aşağılık duygusuna kapılmasına, vücudundan utanmasına sebep olacaktır. Bu da, ilerleyen yaşlarda değişik cinsel sapmalara zemin hazırlayabilir.

Cinsiyet Eğitimi Sırasında Yapılan Yanlışlar
Sevginin açamayacağı kapı yoktur. Sevgi, eğitimin sihirli anahtarıdır. Allah, en vahşi hayvanlarda bile, bebek ana rahmine düştüğü andan itibaren hormonlar eliyle anneye sevgi ve şefkat depolar. Bebeğini sevmeyen bir anne düşünemiyorum. Ancak bazı anneler eğitim eksikliği, ailevî problemler ve geçim sıkıntısı yüzünden bebeklerine sevgilerini ifade edemezler. Bir çocuk sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin değil ise, emin oluncaya kadar koyduğunuz kuralları çiğnemeye ve sizinle çatışmaya devam edecektir.

Çocuğun cinsiyet eğitiminde anne babaların birbirlerine karşı davranışları da çok önemlidir. Evlenme yaşına geldiği halde bir türlü evlenmeye razı edilemeyen genç bir kızımızla yaptığımız görüşmede, kocası tarafından devamlı horlanan, küfür ve dayağa muhatap olan bir anne modelinin genç kızda evliliğe karşı olumsuz duygular kazandırdığını ortaya çıkarmıştık.

Çocuğunuzu Yatağınıza Almayın
Anne-babaların çocuğu yataklarına almaları ve bunu alışkanlık haline getirmeleri kesinlikle yanlış bir davranıştır. Anne baba ile aynı yatağı paylaşmaya alışan bebeklerde bağımlılık duygusu devam etmekte ve kişilik gelişimleri gecikmektedir. Olayın bir de cinsel mahremiyet boyutu var. Çocuk her zaman uykuda olmayabilir. Gözü kapalıdır, ama uyumuyordur. Uyumayan çocuk anne-babanın mahrem konuşmalarına ve ilişkilerine kulak misafiri olabilir. Yahut âniden uyanabilir. Her iki halde de cinsel mahremiyet zedelenmekte, çocuğun cinsel ilişki hakkında yanlış kanaatler edinmesine ve çocuğun ruh sağlığının bozulmasına sebep olunmaktadır.

Anne babalara bebeği yataklarına almamalarını ve dört yaşından sonra da odasını ayırmalarını tavsiye ediyoruz. Aynı odayı paylaşan çocuklarınız varsa, ön ergenliğe ulaşan (13-14 yaşına gelen) çocuğun odasını da ayırmalısınız. Kişilik gelişiminde mahremiyetin önemi büyüktür. Sizin odanız nasıl mahrem ise, gencin odası da mahremdir. Kapıyı vurmadan odasına girmemeli; çantasını, çekmecelerini, ceplerini, cüzdanını, hatıra defterini karıştırmamalısınız.

Çocuğun Sorularına Cevap Vermek Zor Değildir
Cinsiyet eğitiminin güçlüklerinden biri de anne-babaların çocukların sorularına nasıl cevap vereceklerini bilememeleri. Bunun da sebebi, olaya yetişkin gözüyle bakmaları. Çocuk uzun açıklamalardan ve detaylardan hoşlanmaz. Siz, bir soruyu bilimsel olarak detaylarıyla anlatmaya başladığınız an, çocuk sıkılıp başka şeyle meşgul olmaya başlayacak, belki sorusunu bile unutacaktır. Cevaplarınız çocuğun seviyesine göre, kısa ve anlaşılır olmalıdır.

Çocuğunuz cinselliğe ait bir soru sorduğunda telaşa kapılmanın, kızarıp bozarmanın veya konuyu değiştirip onu atlatmaya çalışmanın bir yararı yoktur. Böyle yaptığınız takdirde çocuk cinselliğe ait konularda size soru sormayacak, bu ihtiyacını başka kanallardan gidermeye çalışacaktır.

Çocuklar bazen oyun oynarken odanın kapısını kapatır, yaptıklarının görülmesini ve konuştuklarının duyulmasını istemezler. Kapıyı kapattıkları zaman, ihtimal, anne-baba oyunu oynamakta, veya gördükleri-duydukları şeyleri anlatmaktadırlar. Böyle bir durumla karşılaşırsanız, telaşa kapılıp odalarına girmeyin. Bu davranışınızla onlara güvenmediğinizi göstermiş olursunuz. Eğer çocuğunuza sağlıklı ve doğru bir eğitim veriyorsanız korkmanıza gerek yoktur.

Çocuğun cinselliğe ait sorularına cevap vermenin zor olmadığını söylemiştik. Burada esas olan, çocuğun sorularına cevap verirken takınacağınız tavırdır. Eğer cevap verirken yumuşak bir ses tonu kullanır, rahat hareket ederseniz, çocuk da kendisini rahat hissedecektir. Bunu bir örnekle açıklığa kavuşturalım. Diyelim ki, çocuğum bana "Baba ben nereden geldim?" şeklinde bir soru sordu. Cevabım aşağı yukarı şöyle olurdu: "Bir çocuğun olabilmesi için anneye ve babaya ihtiyaç var. Annesiz babasız çocuk olmaz. Anne ve baba çocuk sahibi olmak istedikleri zaman birlikte dua ederler. ‘Allah’ım bize bir bebek ver!’ derler. Allah da onların duasını kabul ederse, annenin karnına minicik bir bebek koyar. Bebek burada büyümeye başlar ve annesinin sütünü emecek kadar büyüdüğü zaman kımıldayarak anneye haber verir. Baba anneyi hastaneye götürür. Orada doktorun ve ebenin yardımıyla anne bebeğini doğurur." Eğer hastanenin, doktorun ve ebenin görevini merak ederse kısaca açıklarım. Yine, "Bebek nereden çıkar?" şeklinde bir soru sorarsa, Allah’ın anneleri buna göre yarattığını, doğum sırasında Allah’ın annelerin karnına bir genişlik verdiğini, bebeğin bu şekilde doğduğunu söylemekte bir mahzur yoktur. Anlattığımız şeyler basit ve doğru bilgiler olmalıdır.

Çocuklar erkeğe ve kadına ait cinsiyet farklılıklarını da merak ederler. Bir kız çocuğu, erkek kardeşinde olan şeyin kendisinde niye olmadığını sorabilir. Bunun bir eksiklik olduğunu veya Allah tarafından cezalandırıldığını düşünebilir. Böyle bir soru ile karşılaşırsak, anne ve baba rollerine gönderme yaparak açıklamayı kolaylaştırabiliriz. Eğer daha önce yukarıdaki soruyu cevaplamış isek işimiz daha da basitleşir. "Kardeşinde olan şey sende yok; çünkü Allah kız çocuklarını büyüyünce anne olabilmesi için erkek çocuklardan farklı şekilde yaratır" cevabı yeterlidir. Bebeğine süt emziren bir kadını, meselâ kendi annesini gördüğünde soracağı muhtemel sorulara da, yine annelik rolünü açıklayarak cevap verebiliriz: "Annelerin göğüsleri babalarınkinden farklıdır. Allah bebeklerin beslenmesi için anneleri öyle yaratmıştır. Çünkü bebekler daha küçük oldukları için yemek yiyemezler, annelerinin sütünü emerek büyürler" şeklindeki bir cevap çocuk için pekâlâ ikna edici olacaktır.

(Çocukların sorabilecekleri bütün soruları burada sıralamamızın ve cevaplamamızın imkânsız olduğunu takdir edersiniz. Sorularınızı e-mail adresime yazdığınız takdirde cevaplaya çalışacağım.)

Sağlıklı Bir Gençliğin Temeli Çocuklukta Atılır
Çevrenin, medyanın, arkadaş gruplarının cinsel kimlik üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Çocukluğunda anne-baba ile sağlıklı bir iletişim kuramayan gençler, kolayca çevrenin ve arkadaş grubunun etkisinde kalırlar. Gençlik ve moda dergileri, televizyon, sinema ve internet, elbirliğiyle çocuğunuzu sizden koparırlar. Bizi arayarak, "Çocuğum kötü arkadaşların kurbanı oldu, geceleri eve geç geliyor, bizi dinlemiyor, herşeye kızıyor, bizi geri kafalı ve baskıcı buluyor" diye yakınan anne-babaların sayısı az değildir. İyi bir eğitim almış, sevilen ve kendisine değer verilen aile çocukları kolay kolay kötü arkadaş seçmezler. Çünkü aileden aldıkları eğitim onlara güçlü bir güven duygusu kazandırmıştır. Arkadaşı tarafından ailesinden aldığı terbiyeye uymayan bir teklifle karşılaştığı zaman ‘hayır’ demesini bilecek, ısrarı halinde onunla ilişkilerini kesecektir.

Hata yapmayan insan yoktur. Öyleyse, hata yapmayan çocuk da olmayacaktır. Çocuklarınız hata yapacak, ona öğrettiklerinizi deneme-yanılma yoluyla pekiştirecek veya yeni birşey öğrenecektir. Meselâ, anne babanın odasına kapıyı vurmadan ve "Gir!" sesi duymadan girilmeyeceğini öğreteceksiniz; ancak ola ki çocuğunuz dalgınlık eseri odanıza kapıyı vurmadan girebilir. Diyelim ki siz de o sırada çamaşır değiştiriyorsunuz. Çocuğa bağırıp çağırmadan mahrem yerlerinizi örtün ve sakin bir sesle Rabbimizin kapalı odalara kapıyı çalarak vurmamızı istediğini, buna uygun davrandığımızda Allah’ın bizi daha da çok seveceğini hatırlatın.

Bilhassa ergenlik çağındaki çocuklarınızla çatışmak istemiyorsanız, onlara güvendiğinizi, değer verdiğinizi ve bütün huylarına rağmen onları sevdiğinizi söz ve davranışlarınızla göstermelisiniz. "Biz senin yaşında iken..." diye başlayan nasihatler kadar genci sıkan birşey yoktur. Gençlerle konuştuğum ve anne babaları hakkında en çok neden şikayetçi olduklarını sorduğum zaman, aldığım cevapların başında, "Annem babam bana güvenmiyor" gelmektedir. Diğer şikayetlerini de şöyle sıralıyorlar: "Bana hep çocuk gözüyle bakıyorlar, büyüdüğümü kabul etmiyorlar, arkadaşlarımı beğenmiyorlar, görüşlerime değer vermiyorlar, herşeyime karışıyorlar, kendilerinin de yanılacaklarını ve yanlış yapacaklarını kabul etmiyorlar, beni sevmiyorlar."

Çocuklarınızı duygusal olarak kendinizden uzaklaştırmak istemiyorsanız onlara karşı hoşgörülü, yumuşak, sabırlı ve sevecen olmalısınız. Onlara zaman ayırmalı, onları dinlemeli, her sıkıntılarında arkalarında olduğunuzu hissettirmelisiniz. Sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla onlar sizin çocuklarınız.

Kötü Çocuk Yoktur

ALİ ÇANKIRILI
MEDENÎ insanla bedevî insanı birbirinden ayıran en belirgin özellik eğitimdir. İlk ve temel eğitim kurumu da ailedir. Aileden koparılan bir çocuk, en modern kurumlarda ve en iyi şartlarda bakılıp beslense dahi, ruhsal yönden tam gelişemez. Yetişkin yaşa geldiğinde eş seçmede ve mutlu bir aile oluşturmada başarısızlığa uğrar. Çünkü hafızasında model alacağı bir anne ve baba figürü yoktur. Mutsuz bir ailede yetişen çocuk da bundan farklı değildir. Onun da hafızasında ve şuuraltında kötü bir anne ve baba modeli vardır.
Bize gelen vak’aları ve yaptığımız araştırmaları biraraya topladığımızda, aşırı koruyucu ve müdahaleci ailelerde yetişen çocukların kendilerine yabancılaştıklarını görüyoruz. Koruyucu ve müdahaleci aile tutumunda, çocukların ne düşündüğü ve ne hissettiği önemli değildir; ne düşünmeleri ve ne hissetmeleri gerektiği önemlidir. Korktuğu yerde korkmaması, ağladığı yerde ağlamaması, kızdığı yerde kızmaması gerektiği kendisine söylenir ve telkin edilir. Böylece, çocuk, duygularını ifade etme yerine bastırmayı öğrenir. Duyguları devamlı bastırılan bir çocuk zamanla kendine yabancılaşır. Canı sıkılır, ama niçin canı sıkıldığını söyleyemez. Huzursuz ve tedirgindir, ama niçin huzursuz olduğunu bilemez.
Yatılı, özel bir kolejde okuyan, karnesi zayıflarla dolu, ders çalışmaktan nefret eden bir öğrencim vardı. Çoğu hocalar, “Bu çocuk okumaz” diye ondan ümidi kesmişlerdi. Sessiz, karınca incitmekten çekinen, ürkek bir gençti. Kendisini terapiye almak için odama çağırdım. “Zeki bir çocuğa benziyorsun, ama karnen zayıflarla dolu, niçin ders çalışmıyorsun?” dedim. “Bilmem” dedi, “canım hiç ders çalışmak istemiyor. Herşey sıkıcı geliyor. Yaşamak bile sıkıcı geliyor. Bazen intihar edip bütün bu sıkıntılardan kurtulmak istiyorum...”
AĞIR bir psikonevroz geçiren bu çocuğa, “Aileni özlemişsindir, istersen sana bir hafta izin verelim” dedim. Ağlamaya başladı. “Ne yüzle gideyim?” dedi, “Ailemin bütün beklentilerini boşa çıkardım. Ben işe yaramaz, geri zekâlının biriyim. Babam bir maden işçisi, maaşının yarıdan fazlası okul masraflarıma gidiyor.” Çocuk konuştukça problem açığa çıkıyordu. Baba, çocuğun okul başarısına şartlanmış; ne pahasına olursa olsun okumasını istiyor, onun için yaptığı fedakârlıkları sayıyor, bunların karşılığını veremediğini söylüyordu. Çocuk babayı dinledikçe büyük bir aşağılık duygusuna kapılıyor, özgüvenini yitiriyordu.
Bu çocuk, kendisine yabancılaşmış bir çocuktu. Küçük yaşta yatılı okula verilmiş, kendisinden başarılı bir öğrenci olması istenmişti. İlk günlerde evini, anne babasını ve kardeşini özlemiş, ancak önüne konan ‘başarılı bir öğrenci olma ideali’ için duygularını açığa vurmaktan çekinmişti. Geceleri, yorganı başının üzerine çekip gizli gizli ağlıyordu. Aileden uzak kalmanın verdiği sıkıntı (anksiyete), uyku ve sindirim bozukluğuna yol açmıştı. Sınıfta ve etütlerde hep hayal kuruyor, kendisini derslerine veremiyordu. Sınavları başarısız geçiyordu. Babası, zayıflarını düzeltmedikçe eve gelmemesini söylüyordu. Ancak zayıflar da bir türlü düzelmiyordu.
Çocuk zamanla kendisine olan güvenini yitirmiş, geri zekâlı bir öğrenci olduğuna inanmıştı. Biz buna psikolojide ‘öğretilmiş acizlik’ diyoruz. Duygularını rahatça ifade edemeyen bir çocuğa, başarısızlığın sebeplerini araştırmadan, “Sen laftan anlamayan, sorumsuz, aptal bir çocuksun” dedikçe, kendisinin aptal biri olduğuna inanmaya başlar. Yenilgiyi kabul eder. Yarıştan çekilir. Bu öğrencim de, normal bir zekâya sahip olduğu halde, kendisine öğretilen acizlik yüzünden yenilgiyi kabul etmişti. Zayıflarını düzeltmek için hiçbir gayret göstermiyordu.

BAŞARISIZ VE MUTSUZ ÇOCUKLAR BİZİM ESERİMİZ
Anne Baba Okulu’nda ders verdiğim sıralarda bir anne söz isteyip şöyle demişti: “Hocam, sizi dinledikçe kendi kendime çocuklarıma iyi davranacağıma ve onları dinleyeceğime söz veriyorum. Ancak sabrım kısa zamanda tükeniyor, yine eskisi gibi davranıyorum. Bunun sebebi nedir, istediğim halde neden iyi bir anne olamıyorum?” Bu hanımın sorusuna verilecek cevap çok basitti. Annesi tarafından böyle yetiştirilmişti. Onu yönlendiren şuuraltındaki ‘anne modeli,’ kendisini yetiştiren anneden başkası değildi. Çocuklarına karşı davranışlarında annesini taklit ediyordu.
Geçenlerde bir aile dostum beni aradı. Altı yaşına girmiş olan kızını okula yazdırdığını, ancak çocuğun sınıfta öğretmeni dinlemediğini, verilen ödevleri yapmadığını, basit fişleri dahi aklında tutamadığını söylüyor, ne yapması gerektiği konusunda yardım istiyordu. Dostuma sabretmesini, çocuğa baskı yapmamasını, baskının zamanla okul fobisine yol açacağını söyledim. Öğretmeniyle görüşmesini, çocuğun neden okulunu sevmediğini ortaya çıkarmak için gerekirse bir psikologdan yardım almasını tavsiye ettim.
Çocuklar aslında çok iyi niyetli, yeni şeyler öğrenmekte hevesli, başarısızlığın ne olduğunu bilmeyen, girişimci bir kişiliğe sahiptir. Çocuk, yürümeye ve konuşmaya başladığı andan itibaren, kendisini keşfetmek için denemelere girişir. Suyunu bardaktan kendisi içmek, yemeğini kaşıkla kendisi yemek, elbisesini kendisi giymek, düğmelerini kendisi iliklemek ister. Ancak titiz anneler çocuğun bu girişimlerine engel olur. “Sen daha küçüksün, bırak ben içireyim, ben yedireyim, ben giydireyim” der. Çocuk, annenin engellemeleri ve yönlendirmeleri yüzünden en etkili öğrenme aracı olan ‘deneme-yanılma’ girişimlerinde bulunamaz. Çoğu anne babalardan şu sözleri duyarsınız: “Koşma düşersin, yere oturma üstünü kirletirsin, toprakla oynama mikrop kaparsın, atlama bir yerini incitirsin, bırak onu elinden düşüreceksin...” Dehanın önündeki en büyük engel, müdahale ve yönlendirmedir. Devamlı olarak neyi nasıl yapacağını siz söylediğiniz sürece, deha kendisini gösteremez.
Çocuğa başarısızlık korkusunu biz büyükler aşılarız. Ödevini yapmadığı zaman biz huzursuz oluruz; zayıf aldığı zaman biz üzülür, iyi not aldığı zaman biz seviniriz. Çocuk, kendisi için değil, bizi mutlu etmek ve sevgimizi kazanmak için ders çalışır, takdir belgesi alır. Lise son sınıfta çok çalışan bir öğrencime ne olmak istediğini sordum. “Doktor olmak istiyorum” dedi. “Neden, tıbbı çok mu seviyorsun?” dedim. Güldü. “Bilmiyorum hocam,” dedi ve devam etti: “İki sene önce halamın oğlu tıp fakültesini kazanınca babamın gözündeki o ışıltıyı görmeliydiniz. Bana döndü, oğlum dedi, senin de bir gün tıp fakültesini kazandığını görecek miyim? Babamın gözündeki o ışıltıyı görmek için tıp fakültesini kazanmak istiyorum.” Diyeceksiniz ki, “Bunun neresi yanlış?” Yanlış şurada: Çocuk kendisi için değil, babasını mutlu etmek için çalışıyor. İleride onun işini seven başarılı bir doktor olacağı şüphelidir. Baba, çocuğunda tıp yeteneği olup olmadığını bilmeden onun doktor olmasını istiyor. Çocuk da yeteneklerinin farkında değil. Tıbbın ilgi alanına girip girmediğini bilmiyor. Tek hedefi, babasını mutlu etmek.

ÇOCUK AİLENİN AYNASIDIR
Psikoloji bilen bir öğretmen, sınıfındaki öğrencileri gözlemleyerek aileleri hakkında doğruya yakın bir kanaat edinebilir. Okulların açıldığı ilk gün, ön sıraları kız çocuklarına ayırmak istedim. Ön sırada oturan erkek öğrencilerden biri yerinden kalkmak istemedi. “Ben burada oturmak istiyorum, kızlar arkaya otursun” dedi. İşte size ailede şımartılmış, kuralları kendisi koyan bir çocuk. Ailede her isteği yerine getirilen şımartılmış çocuklar toplum kurallarına uymakta zorlanır. Başkalarından da her isteğinin yerine getirilmesini bekler.
Baskı ve dayakla sindirilen çocuklar da sınıfta kendisini hemen belli eder. Güzel sözden anlamaz. Sus dersiniz susmaz, dur dersiniz durmaz. Çünkü evde bağırmayla, azarlamayla ve dayakla susturulan bir çocuktur. Lise ikinci sınıfta güzel sözden anlamayan, sınıfın düzenini bozmaktan zevk alan böyle bir öğrencim vardı. Babasıyla görüştüğümüzde, “Hocam,” dedi, “o güzel sözden anlamaz, arada bir dayakla hizaya getirmen gerekir.”
Arkada oturmayı tercih eden, soru sorduğunuzda parmak kaldırmayan, kendisine güveni olmayan silik öğrenciler çoktur. Bunlar, ailede devamlı eleştirilen, beceriksizlikleri yüzlerine vurulan, öğrenilmiş acizliğin kurbanı çocuklardır. Bir şey sorduğunuzda yanlış cevap verme korkusuyla yüzü kızarır, kısık sesle lafı ağzında geveler, ne dediği anlaşılmaz. En basit şeyleri bile sorma gereği duyar, kendi başına karar veremez, ne yapması gerektiğini sizin söylemenizi bekler.
Aşırı sevgi ve koruma ile “el bebek gül bebek” yetiştirilmiş, evinden dışarı çıkmamış, sokakta oynamamış çocuklar ayrı bir problemdir. Okula alışamaz, evini, kardeşlerini, anne ve babasını özler. Aynı sevgiyi ve ilgiyi öğretmeninden de bekler. Küçük bir azarlama kalbinin kırılmasına yeter. Özel bir koleje yatılı verilmiş böyle bir öğrencim vardı. Okulun ilk günlerinde, her tenefüste annesine telefon ediyor, “Seni özledim anneciğim” diyor, gözyaşları döküyordu. Sınıfta, dersin ortasında titreyerek dışarı çıkmak için izin istiyordu. Niçin dışarı çıkmak istediğini sorduğumda, kulağıma, “Anneme telefon edeceğim” diyordu. Anneyle konuştuğum zaman gerçek ortaya çıktı. O da evlat hasreti çekiyor, ayrılığına dayanamıyordu. Çocuğu kendisine bağımlı yetiştirdiğinin farkında değildi. Çocuk telefon edince, “Oğlum, ben de seni çok özledim” deyip ağlıyordu. Bir hafta sonra çocukta psikosomatik belirtiler ortaya çıkmaya başladı; çocuk baş ve karın ağrılarından şikayet ediyordu. Aile çocuğunu tanımadan yatılı bir okula vermişti. Bu şartlar altında çocuktan okul başarısı beklemek hayaldi.

İDEAL EĞİTİMDE ANNE BABA TUTUMU
Derslerimde ve konferanslarımda eğitim problemlerini anlattığım zaman, anne babalar haklı olarak soruyorlar: “Peki hocam, çözümünüz nedir? Aşırı sevgi göstermeyelim, derslerine karışmayalım, eleştirmeyelim, baskı yapmayalım. Kendi haline mi bırakalım? Çocuk kendi başına doğruyu nasıl bulacak?”
Çocuk eğitiminde sözlerden çok davranışlar önemlidir. Oyun ve taklit, çocuğun en güçlü öğrenme mekanizmasıdır. Çocuk, bizleri taklit ederek bir kişilik kazanmaya çalışır.
Çocuk duygularını saklamayı ve ikiyüzlülüğü bizden öğrenir. Kızarız, ama kızdığımızı belli etmemeye çalışırız. Severiz, ama şımarmasın diye sevgimizi göstermeyiz. Çocuğu eleştiririz, ama onun bizi eleştirmesine izin vermeyiz. Bir yanlış yaptığında bizden özür dilemesini isteriz, ama biz ondan özür dilemeyiz. Biz bağırırız, ama çocuğun bağırmasını ayıp sayarız. Yalan söyleriz, ama çocuğumuzun yalanını yakaladığımız zaman çok kızarız. Çocuk adına herşeye biz karar veririz, ona sorma gereği duymayız. Kendi zevklerimize göre giydirir, oyuncağını bile biz seçeriz. Sözümüzden dışarı çıkmayan bir çocuk isteriz. “Hayır!” diyen çocuğu sevmeyiz.
Ailenin sosyal bir kurum olduğunu söylemiştik. Her kurumda olduğu gibi ailede de geleneklerin belirlediği bir hiyerarşik düzen ve uyulması gereken kurallar vardır. Aile büyüklerinin, anne babanın ve çocukların aile içindeki rolleri ve sorumluluk alanları bellidir. Kurallar ailenin huzuru ve mutluluğu için vardır. Karşılıklı sevgi ve saygı içinde herkes üzerine düşeni yapmak zorundadır. Birinin görevini ihmal etmesi, aile huzurunu bozar. Maaşını aldığı gün evine geleceği yerde kumarhaneye veya meyhaneye giden bir baba sorumluluğunu yerine getirmemiş olur. “Parayı ben kazanıyorum, dilediğim gibi harcarım” demeye hakkı yoktur. Bir kadın akşama kadar komşu gezmelerinde, günlerde, çay partilerinde zaman öldürür, baba ve çocuklar akşam eve geldiklerinde sıcak bir yemek bulamazlarsa, o kadın annelik sorumluluğunu yerine getirmemiş olur. Çocuk eğitimi öncelikle anne ve babanın sorumluluğundadır. Çocuk eğitimine fazla müdahale eden, ev düzenine karışan aile büyükleri, yetki alanlarını aşmış, anne babanın işini zorlaştırmış olur. Böyle bir ailede, sorumluluklarını bilen, başarılı çocukların yetişmesi beklenemez.
Ailede değer verilen, sevilen ve aranan bir çocuk, kendisini güvende hisseder. Bu güveni yitirmemek için isteyerek ve içinden gelerek kurallara uyar, kendisine düşen sorumlulukları yerine getirir. Böyle bir çocuğa ders çalışmasını hatırlatmaya gerek yoktur. Mutlu bir ailede diyalog vardır. Çocuk sevincini, üzüntüsünü, endişesini ve korkusunu dile getirdiği gibi, kızgınlığını da ifade etmekten çekinmez.
Bir konferansımda dinleyicilerime dedim ki: “İlkokula giden bir çocuğunuz var, bir gün eve üzüntülü geldi. Çantasını bir kenara fırlatıp, ‘Öğretmenimi sevmiyorum’ diye bağırdı. Ne yaparsınız?” Okuyucularıma da aynı soruyu soruyorum: “Siz anne veya baba olsanız ne yaparsınız?” Bir dinleyicimin dediği gibi, siz de, “Öğretmenini niçin sevmediğini sorarım,” diyeceksiniz. Peki, “Öğretmenim kulağımı çekti, bana bağırdı” dese, konuşmayı nasıl sürdürürsünüz?” Dinleyicilerimden aldığım cevapların özeti şuydu: “Öğretmenin kulağını neden çekti? Kimbilir öğretmenini kızdıracak ne yaptın?”
Eğer sizin de cevabınız bunlardan farklı değilse, diyalogu sürdüremeyeceksiniz demektir. Çocuk, duygularını anlamadığınız için, sizinle konuşmaya devam etmeyecektir. O sizden nasihat istemiyor, duygularını ve gönül kırıklığını anlamanızı, yani empati yapmanızı bekliyor. Bir dinleyicim, “Çocuğa hak verirsek öğretmeni eleştirmiş olmaz mıyız?” dedi. “Hayır, dedim, çocuğu dinlemekle ona hak vermiş olmuyorsunuz. Empatide kendinizi çocuğun yerine koyup onun duygularını anlamaya çalışıyorsunuz. Haklı veya haksız olduğunu söylemiyorsunuz.”
Burada, çocuğun duygularını anlamaya çalışırken, suçlayıcı veya eleştirici bir dil kullanmadan doğruyu bulmasına yardımcı oluyorsunuz. Çocuk, duygularından dolayı suçlanmadığı için, çekinmeden her sıkıntısını size açabilecektir. Çözemediği bir problemle karşılaştığı zaman, dürüstlükle gelip sizden yardım isteyecektir. Duygularını rahatlıkla ifade edebilen bir çocuk, zamanla başkalarının duygularını da anlamayı ve onlarla iyi geçinmeyi öğrenecektir.
Okul başarısının ölçüsü nedir? Karne notları mı, aldığı takdir belgeleri mi? Hayır. Başarının ölçüsü, çocuğun elinden geleni yapıyor olmasıdır. Eğer elinden geleni yapıyor, kendisiyle barışık, ailesiyle ve arkadaşlarıyla geçimli, ruh sağlığı yerinde bir çocuk ise görevini yapmış demektir. Zekâ seviyesi, zekâ çeşitleri, yetenekler, ilgi alanları her çocukta farklıdır. Çocuktan zekâsının ve yeteneğinin üzerinde başarı bekleyen bir anne veya baba, ona haksızlık yapmış olur. Çoğu anne babalar çocuklarını yeterince tanımadığı için beklentilerinde gerçekçi olamamakta, önlerine yüksek hedefler koyarak başarısız duruma düşmelerine sebep olmaktadır.
Eğer bu makaleden bir sonuç çıkarmamız gerekirse, şöyle diyebiliriz: Kötü çocuk yoktur, kötü eğitilmiş çocuk vardır. Başarısız çocuk yoktur, önüne aşamayacağı hedefler konarak başarısız duruma düşürülmüş çocuk vardır. Sorumsuz çocuk yoktur, sorumlulukları elinden alınmış, duyguları bastırılmış, kendine yabancılaşmış, güdümlü çocuklar vardır.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

OKUL ÖNCESİ EĞİTİM’ denildiği zaman, pek çok anne baba, özel ve resmî kurumlar tarafından aile dışında verilen eğitimi anlıyorlar. Hatta, bazı anne babalar, kreş ve yuvayı da okul öncesi eğitim kurumu zannediyorlar.
Gerçekte, alternatifi olmayan, ilk ve tek okul öncesi eğitim kurumu ailedir. Her çocuğun, yaratılışı gereği, özellikle doğumu takip eden üç yılını sıcak bir aile ocağında, anne, baba, kardeşler, aile büyükleri ve akrabalar arasında geçirmesi gerekir. En modern kreşler ve bakımevleri bile, fakir bir aile ocağının yerini tutamaz. Aile dışında bir eğitim kurumu olan anaokulu, ancak dört yaşından sonra düşünülmelidir. Aslında, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, aynı zamanda çok çocuklu ailelerde anaokuluna da gerek yoktur.
Kitaplarımda, makalelerimde ve konferanslarımda sürekli vurguladığım üzere, çocuk gelişiminde ilk üç yıl çok önemlidir. Bir çocuk, ‘güven veya güvensizlik dönemi’ olarak isimlendirdiğimiz bu üç yılı annenin bakımı, sevgisi, ilgisi ve şefkati altında geçirmek zorundadır. Bazı psikologlar, anne-çocuk beraberliğinin önemini vurgulamak için, doğumu takip eden bir yıla ‘ikinci gebelik dönemi’ adını verirler. Şu veya bu sebeple ilk bir yılı anneden ayrı geçiren çocukların, çok iyi bakılıp beslenseler dahi, fiziksel ve ruhsal gelişimleri geri kalmaktadır. Çocuk esirgeme kurumuna terk edilen kimsesiz çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar bu gerçeği doğrulamaktadır. Bu çocuklar, hayatları boyunca etkisinde kalacakları, ‘anneden ayrı kalma anksiyetesi’ dediğimiz ağır bir ruhsal bunalım geçirirler. Ne başkalarına, ne de kendilerine güvenleri vardır. Duygusal yönden donukturlar. Sevgiye karşılık veremezler. Çünkü, sevgi, ancak sıcak bir aile ocağında ve şefkatli anne kucağında yaşanarak öğrenilir.

AİLEYE AŞIRI BAĞIMLILIK
Herşeyde olduğu gibi, sevginin ve ilginin de aşırısı çocuk gelişimi açısından zararlıdır. Aşırı sevgiye boğulan, aşırı korunup kollanan, en küçük ihtiyaçları dahi anne baba tarafından karşılanan, her isteği yerine getirilen çocuklar ruhsal yönden problemli çocuklardır. Bunlar yoktan anlamayan, dediğim dedik, kural tanımayan, şımarık tiplerdir. Aileye aşırı bağımlı oldukları için kendi başlarına bir iş yapmayı, kendi ihtiyaçlarını yerine getirmeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenemezler. Böyle şımartılmış tek çocuğun eğitimi daha da zordur. Aile içindeki hükümranlığını dışarıda da sürdürmek, her dediğini yaptırmak ister. Paylaşmaya, işbirliğine, kurallara göre davranmaya alışık olmadığı için arkadaş grupları içinde adı ‘oyunbozan ve mızıkçı’ya çıkar.
Aileye bağımlı çocuklarda ‘okul korkusu’ çok yaygındır. Okula gitmemek için çeşitli bahaneler uydurur. Hastalık numaraları yapar, baş ve karın ağrılarından şikayet eder. Annesinin elinden tutup okula götürüp getirmesi ve çantasını taşıması da yetmez. Sınıfta yanında oturmalı, ona güven vermelidir. Çünkü o gölge bir tiptir, annesi olmadan kendisini kalabalıklar içinde yalnız hisseder. Tuvalet ihtiyacını dahi kendi başına gideremez. Annesi yanında olmadığı zaman okul tuvaletlerini kullanmaz, eve gelinceye kadar tuvalet ihtiyacını erteler.
Bazı anne babalar, ilk üç yıl için çok önemli olan sevgi ve şefkat duygularını aşırıya vardırdıkları ve bunu üç yıldan sonra da devam ettirdikleri zaman kendilerine bağımlı bir çocuk yetiştirdiklerinin farkına varmazlar. Kötü huylar öğreneceği veya hastalık kapacağı endişesiyle çocuğu oyundan, sokaktan ve arkadaştan soyutlayan anne babaların sayısı az değildir. Kendilerinin çocuğa yeteceğini zannederler. Oysa hiçbir anne baba, oyun arkadaşının yerini tutamaz. Çocuk, ancak, olaylara ve eşyaya kendi gözüyle bakabilen yaşıtları ile oyunun zevkine varabilir. Dört-altı yaş arası, çocuğun ‘bağımlılık’ veya ‘bağımsızlık’ kazandığı bir dönemdir. Sokak ve oyun, çocuğun dış dünyayı tanıması, sosyalleşmesi ve bağımsız bir kişilik kazanması için yaşaması gereken bir tecrübedir. Bu tecrübeden mahrum bırakılan çocuklar, aileye bağımlı olmaktan kurtulamazlar.

ÇALIŞAN ANNENİN YAŞADIĞI GÜÇLÜKLER
Çalışan anneler, bildiğiniz gibi, gündüzleri çocuklarını kreşe, bakıcıya veya yakın akrabaya bırakmak zorunda kalıyorlar. Çocuklarıyla ancak üç-dört ayı geçmeyen doğum izni sırasında beraber olabiliyorlar. Avrupa ülkelerinin çoğunda doğum izni bir yıldır. Hemen her kurumun mutlaka bir kreşi vardır. Anne, belli saatlerde, çocuğunu emzirmeye gidebilmektedir. Türkiye şartlarında, çalışan anne olmak gerçekten çok zor. Bir tarafta onu çalışmak zorunda bırakan ekonomik sıkıntı, diğer tarafta evlat hasreti. Ne işini bırakabiliyor, ne yavrusuyla beraber olabiliyor.
Tam da bu noktada, şunu belirtmemiz gerekiyor: Çocuk eğitiminde anne-çocuk beraberliğinin süresi değil, niteliği önemlidir. Karşılıklı sevgiye ve güvene dayalı, her iki tarafın zevk aldığı yarım saatlik bir beraberlik, bağırıp çağırma ve çatışmayla geçen, iki tarafın da zevk almadığı, gün boyu süren beraberlikten daha kalitelidir. Çalışan anneler, çocuklarına yeterli zaman ayıramadıkları için kendilerini suçlu hissederler. Halbuki, tekrar belirtirsek, beraberliğin süresi değil kalitesi önemlidir. Çalışan anne, her gün çocuğuyla birlikte olduğu kısa sürede ona sevgisini gösterir, eğitimiyle ilgilenir, güven duygusunu güçlendirirse; çocuk anneden ayrı kaldığı saatlerde fazla sıkıntı yaşamaz. Anne ve baba ile birlikte olacağı akşam saatlerini sevinçle bekler.
Çalışan annelerin dikkat edeceği en önemli husus, çocuğunu gönül rahatlığı ile teslim edebileceği güvenilir bir kreş veya bakıcı bulmaktır. Çoğu problemler, anne ile bakıcının veya kreşin eğitim anlayışlarındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Çocuk iki farklı eğitim anlayışı ile karşılaştığı zaman, bocalar, hangisine göre hareket edeceğini bilemez. Çoğu kez, taviz veren ve şımartan tarafa yönelir. Bunu daha çok büyükanne veya yakın akrabaya bırakılan çocuklarda müşahede etmekteyiz. Gündüz her isteği yerine getirilen şımartılmış çocuk, akşam annenin disiplini altına girmek istemez, inatçılık yaparak anneyi üzer.
Çalışan kadının annelik sorumluluğunu bilerek ve isteyerek çocuk sahibi olması çok önemlidir. Sadece ailenin baskısı ve eşinin isteği ile çocuk sahibi olan çalışan bir kadına ev işleri, çocuk bakımı ve eğitimi ağır gelir. Bize gelen vak’alarda, özellikle iki tip çalışan anneye rastlıyoruz. Birincisi, çocuk bakımını ve eğitimini altından kalkılması zor bir yük olarak değerlendirenler. İkincisi, çalıştığı için annelik görevini yeterince yerine getiremediğini düşünerek suçluluk duygusuna kapılanlar.
Birinci tip çalışan anne, işten yorgun geldiği için, çocuğun ilgi çekmek amacıyla yaptığı yaramazlıklara ve huysuzluklara katlanamaz. Uslu ve söz dinleyen bir çocuk olmasını ister. Bu isteği yerine gelmediği için çocuğa baskı yapar, onunla çatışmaya girer. Çocuk, anneden beklediği ilgiyi göremeyince, sevilmediği duygusuna kapılır, iyice huysuzlaşır. Anne ile birlikte iken yaramazlık yapan, anneyi çileden çıkaran çocukların ekserisi, kreş öğretmenlerinin veya bakıcının yanında çok uysal, söz dinleyen çocuklardır.
İkinci tip anneler, suçluluk duygusuyla, çocuğun her isteğini yerine getirir, hediyelere boğar, gereğinden fazla sevgi ve ilgi göstererek onu şımartır. Çocuk, kural tanımayan, anne babayı tahakkümü altına alan bir zorba olur çıkar. Anne, verdiği sevginin karşılığını alamadığı için üzülür, ancak üzüntüsünü belli etmemeye çalışır. Çocuğu azarlamamak ve cezalandırmamak için kendini zor tutar. Bu sıkıntı, zaten işten eve yorgun gelen anneyi iyice yıpratır. Çalışan anneler, suçluluk duygusunun etkisinde kalmamalı, çocuklarına yeterli sevgi ve ilgi göstermekle birlikte disiplini elden bırakmamalıdır.

ANAOKULU NE ZAMAN GEREKLİ?
Geçenlerde bir baba aradı. İki çocuğunu trafik kazasında kaybetmiş. Kazadan sonra üçüncü çocukları olmuş. Karı koca, kaybettikleri iki çocuğun acısını unutmak için yeni doğan çocuklarına aşırı bir sevgi ve ilgi göstermişler. Derken arkasından bir çocukları daha olmuş. Şımartılan çocuk yeni gelen kardeşine karşı aşırı bir kıskançlık göstermiş. Dört yaşına geldiği halde, bebeksi davranışlar göstermeye, altını ıslatmaya başlamış. Geceleri çığlık atarak uyanıyor, anne babayı başına topluyormuş. Baba bize akıl danışıyor, nasıl hareket etmesi gerektiğini soruyordu. Babaya, çocuğun altını ıslatmasını ve geceleri çığlık atarak uyanmasını fazla ciddiye almamalarını, ciddiye aldıkları takdirde çocuğun bunu kullanacağını söyledik ve onu bir anaokuluna yazdırmalarını tavsiye ettik.
Anne babaya aşırı bağımlı çocuklarda anaokulu iyi sonuçlar vermektedir. Arkadaşı olmayan, sokak ve oyun ihtiyacı karşılanmayan, bütün gününü dört duvar arasında anne ile geçiren tek çocuğun da dört yaşından sonra anaokuluna gönderilmesinde büyük fayda vardır. “Anaokulu gerekli midir?” diye soran anne babalara, “Evet gereklidir, ama bir şartla” diyorum. O şart da şudur: Çocuk, anne baba tarafından sevildiğinden, önemsendiğinden, ailenin istenen ve değer verilen bir üyesi olduğundan emin olmalıdır.
Çocuk, anaokulunda oyun ve arkadaş ihtiyacını karşılayacak, paylaşmayı, işbirliğini ve kurallara göre hareket etmeyi öğrenecektir. Çocuğun aile dışındaki dünyayı tanıması, okul korkusunu yenmesi ve sosyalleşmesi için anaokuluna gönderilmesinde büyük faydalar vardır. Yuva ve anaokulu tecrübesi olan çocuklarda okul korkusuna pek rastlanmaz.
Anaokullarında çocuklara ev ortamını aratmayacak ve her türlü oyun ihtiyacını karşılayacak bir düzenleme vardır. Kahvaltı ve öğle yemeği verilir. Bireysel ve grup oyunları öğretilir. Her çocuğun zevkine ve ilgi alanına hitap edecek bol oyuncak, el becerilerini geliştirecek renkli hamur, kes yapıştır türü renkli kâğıt çalışmaları, eğlenceli spor müzik ve resim dersleri ile çocukların kişisel ve sosyal yönü geliştirilir. Bütün bunlar bir program dahilinde ve kurallar çerçevesinde gerçekleştirilir. Baskı ve cezaya dayanmayan, özendirici bir disiplin uygulanır. Çocuklar temizliğe ve tertip düzene alıştırılır.

ÇOCUK ADINA KARAR VERMEDEN ÖNCE
Yeterli aile eğitimi almayan, sevgiye ve şefkate doymayan, güven duygusu gelişmemiş çocuklarda anaokulu beklenen faydayı sağlayamaz. Çocuğu bir fidana benzetirsek, ruhsal ve duygusal yönden serpilip gelişebilmesi için aile toprağına ihtiyacı vardır. Anne, baba, kardeşler, aile büyükleri ve akrabalar bu fidanı besleyen ve ayakta tutan köklerdir.
Bu köklerden mahrum yetişen bir çocuk, en modern anaokuluna da gitse uyum göstermekte zorlanacaktır. Anaokulunda veya yatılı okulda kurallara uymayan, ders çalışmayan, hırsızlık yapan problemli çocuklar, kendilerine hiçbir açıklama yapılmadan okula yazdırılan, ailede sevildiğinden emin olmayan, istenmediği için aileden uzaklaştırıldığını zanneden çocuklardır.
Çoğu ailelerde, anne babalar, her konuda çocuk adına karar verir, ona açıklama yapma lüzumu hissetmezler. Çünkü o daha çocuktur, kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez. Çocuk adına elbette anne baba karar verecektir, ancak bu onlara açıklama yapmayacakları anlamına gelmez. Eğer aile, çocuğunu anaokuluna göndermekte kararlı ise ve faydasına inanıyorsa, önce çocuğa gerekli açıklamaları yapmalı, okul öncesi eğitim hakkında bilgilendirmeli, sonra çocuğu götürüp gideceği anaokulunu gezdirmeli, öğretmenlerini ve birlikte olacağı çocukları görmesini, oyunlarını izlemesini sağlamalıdır. İnsanoğlu, özellikle çocuk, bilmediği şeyden korkar. Aileye bağımlı çocuklar, bu korku sebebiyle, anaokuluna gitmeyi istemeyebilir. Çocuk okulu gördükten sonra korkusunun yersiz olduğunu anlayacak ve belki gitmeye razı olacaktır.
Çocuğunu anaokuluna göndermeye niyetli aileler, evvelâ çevredeki bütün anaokullarını gezmeli, aralarında kıyaslama yaparak en iyisine karar vermelidir. Çocuğunu yuvaya veya anaokuluna gönderdikten sonra arasıra habersiz ziyaretler yaparak işlerin yolunda gittiğinden emin olmalıdır.

İDEAL BİR ANAOKULU NASIL OLMALIDIR?
İdeal bir anaokulu, sadece çocuklara değil, anne babalara da hizmet verir. Hafta sonları ve akşamları, anne babalara çocuk psikolojisi ve eğitimi konularında konferanslar verilir.
Bazı anaokulları, büyük bir arazi üzerine kurulmuş olup bu standartların üzerine çıkacak şekilde değişik hizmetler sunar, öğretmenlerini bile sınavla alır. Bu anaokulları, oyun parkı, hayvan çiftliği, sebze ve meyve bahçesi ile tam bir hayat okuludur. Her çocuğun kendi adını verdiği bir ağacı ve kendi eliyle beslediği bir hayvanı vardır. Öğretmenlerin denetiminde bahçeye çiçek ve sebze tohumları ekilir. Çocuk, kendi elleriyle ektiği tohumların çiçek açtığını, sebze ve meyve verdiğini zevkle seyreder. Kendisiyle ve tabiatla barışık, çevresiyle uyumlu, duygusal yönden gelişmiş bir kişilik kazanır.
Modern anaokullarının bir kaza anında acil müdahale yapacak doktoru, reviri, psikolojik danışmanı ve işinin ehli tecrübeli öğretmenleri vardır. Ailede problemli yetişmiş çocuk yakın takibe alınır, terapi uygulanır, anne baba ile görüşmeler yapılarak çocuk hakkında bilgi verilir.
Türkiye şartlarında her anaokulundan bu ideal hizmetleri beklemek hayalcilik olur. Standartlar yükseldikçe okul ücretleri de artacağı için, böyle bir anaokuluna ancak maddî geliri yüksek aileler çocuklarını gönderebilecektir. Modern bir anaokulunun çerçevesini çizerken, amacımız, çocuklarını anaokuluna gönderecek anne babaları bilgilendirmek ve okul seçiminde nelere dikkat etmesi gerektiğini hatırlatmaktır.

Çocuk Ruh Sağlığı Açısından Din Eğitimi

Ali Çankırılı
BAZI EĞİTİMCİLER
çocuklara küçük yaşlarda din eğitimi vermenin laikliğe aykırı olduğunu, ancak ergenlik çağına geldiğinde hür iradesi ile buna kendisinin karar vermesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Bu görüş, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ateist bir anne veya baba din eğitimine karşı olsa bile çocuğunu içinde yaşadığı toplumdan soyutlayamaz. Zira çocuk, yetişkinler gibi peşin yargılara sahip değildir. Çevresinde gördüğü herşeyle ilgilenir, öğrenme isteğiyle doludur, tarafsız bir gözlemcidir. İlk defa duyduğu ezan sesini yahut ilk defa gördüğü caminin ne olduğunu sorup öğrenmek isteyecektir.
Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocukların doğuştan din duygusuna sahip olduklarını söyler. İnsan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret maddî bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran doğuştan sahip olduğu ruh ve duygu zenginliğidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Sevmek, sevilmek, bir inanca sahip olmak, kendisini değerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, bir topluma, bir vatana ve bir dine bağlı olmakla mümkündür.
Kuralsız toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. Hukukun olmadığı yerde anarşi, kargaşa ve kaba güç vardır. Hırsızlığı, haksız kazancı, zayıfı ezmeyi, adam öldürmeyi, kısacası cana-mala-namusa tecavüzü yasaklayan hukuk maddeleri kaynağını dinden almaktadır. Allah’ın elçisi bütün peygamberler bu kuralları insanlara bildirmek ve toplum düzenini sağlamak için gönderilmiştir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarını kullanmadan, yani dinî kaynaklara başvurmadan çocuklara ahlâkî davranışlar kazandırmamız çok zordur.

Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatacağız?
Çocuklar hikaye ile anlatılan konuları daha kolay ve daha istekli öğrenirler. Allah’ı ve sıfatlarını öğretirken Lokman(a.s.) ile oğlu arasında geçen konuşmaları hikaye şeklinde anlatabiliriz. Ben çocuklarıma Peygamberimizi anlatırken çocukları ne kadar çok sevdiğini torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kızı Fatıma anamızdan örnekler vererek hikaye şeklinde anlatmıştım. Keza gösterdiği mucizeleri anlatırken de hikaye yolunu seçmiştim. Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr mağarasına gizlendiklerinde yaşanan örümcek ve güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattığımda, oğlum dört yaşındaydı. O kadar hoşuna gitmişti ki, “Babacığım, bir daha anlat” demişti.
Lokman’ın(a.s.) oğluna yaptığı öğütlere baktığımızda ilk sırada “Allah’tan başka ilâh yoktur” inancının geldiğini görüyoruz. “Lokman oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum, dedi, Allah’a ortak koşma, çünkü bu büyük bir haksızlıktır” (bkz. Kur’ân, 31:13). Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarımıza Allah’ın büyüklüğünü anlatacağız. “Kâinatı, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı ve üzerindeki bütün canlıları yaratan O’dur. Dünyanın en güçlü kralına da, küçücük sineğe de can veren O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur. İbadete ve duaya lâyık ancak O’dur. Ancak Allah’ın önünde eğilir (namaz kılar) ve gücümüzün yetmediği şeyleri O’ndan isteriz. Eğer Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için başkalarının önünde eğilirsek Allah’a ortak koşmuş, büyük bir haksızlık yapmış oluruz.”
Lokman(a.s.) öğüdüne devamla, “Yavrucuğum, dedi, yaptığın en küçük bir iş (iyilik veya kötülük) bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi Allah onu görür. Doğrusu Allah’ın her şeyden haberi vardır.” (bkz. Kur’ân, 31:16). Biz de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarımıza Allah’ın yaptığımız herşeyi gördüğünü, aklımızdan ve kalbimizden geçen en gizli duyguları bildiğini, O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğimizi, iyi şeyler yaptığımızda çok hoşuna gideceğini ve bizi seveceğini anlatmalıyız.
Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): “Yavrucuğum,” der, “namazı kıl, (insanlara) iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konuşurken sesini yükseltme, unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Doğrusu bunlar üzerinde durulmaya değer şeylerdir” (bkz. Kur’ân, 31:17-19). Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O’nun yarattığı insanlara karşı görevlerimiz sıralanmakta; adab-ı muaşeret kurallarının bir özeti verilmektedir. Bunları çocuklarımıza anlatırken kelime ve açıklamalarımızı onların yaşına ve anlayışına göre seçmemiz gerekir.

Sorulara Çocuk Mantığı ile Yaklaşmalıyız
Çocukların her konudaki sorularına cevap verirken yetişkin mantığı ile değil, çocuk mantığı ile düşünmeliyiz. Yapacağımız küçük bir hata onların zihinlerini karıştırmaya yetecektir. Çocuklar dört yaşına kadar ben-merkezci bir düşünceye sahiptir. Canlı cansız ayırımı yapamazlar; onlara göre herşey canlıdır. Bu sebeple masallarda geçen olayların tamamına inanırlar, uydurma olduğunu düşünmezler.
Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikayelerin rolü büyüktür. Masal kahramanlarının şahsında doğru davranışları öğretmek kolaylaşır. Çocuk kendisini kahramanın yerine koyar, onunla özdeşleşir.
Çocuklar yaptığımız basit açıklamalarla yetinir, fazlasını merak etmezler. Bir anne anlatmıştı: “Dört yaşındaki çocuğum bana, ‘Anne, dedi, neden Allah’ı göremiyoruz?’ Ben de, ‘gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz,’ dedim. Kendi kendine mırıldandı: ‘Evet, gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz.’ Bu cevap ona yetti, başka soru sormadı.” Büyük çocuklara bu açıklama yeterli olmayabilir. “Niçin Allah’ı göremiyoruz, Allah nerededir, ne kadar büyüktür?” gibi soruların cevabını vermemiz ve onların şüphelerini ve zihinlerindeki yanlış imajları düzeltmemiz gerekir. Ben, on yaşında bu soruları soran oğluma karşılıklı diyalog yoluyla cevap vermiştim. Önümüzde duran masayı göstererek sordum:
— Bu masa kendi kendine olur mu?
— Olmaz.
— Yani bunu yapan biri var, diyorsun.
— Evet.
— Şu giydiğimiz terlikler ve ayakkabılar da kendi kendine olmaz, değil mi?
— Olmaz.
— Onları kim yapıyor?
— Adamlar.
— Evet, adamlar yapıyor. Biz onlara ayakkabıcı diyoruz.
— Ayakkabı kendisini yapan ayakkabıcıya hiç benziyor mu? Ayakkabıcının ağzı, gözü, kulağı, ayağı, kolu var, yürüyor ve konuşuyor. Ayakkabıya bakıyoruz, kendisini yapan ustaya hiç benzemiyor, ne gözü var ne de kulağı, ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyor, değil mi?
— Evet.
— Basit bir masa ve ayakkabı kendi kendine olmazken, gökyüzünde gördüğümüz güneş, ay, yıldızlar ve üzerinde yaşadığımız şu dünya kendi kendine olur mu?
— Olmaz.
— Demek onları yapan, yani yaratan biri var. Kimdir O?
— Allah.
— Evet, dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratan yüksek bilgi ve güç sahibi Biri var ve biz O’na Allah diyoruz. Nasıl ayakkabıcı yaptığı ayakkabıya hiç benzemiyorsa, Allah da yarattığı varlıklardan hiçbirine benzemez. Yemek, içmek, uyumak, bir evde oturmak bize mahsus şeylerdir. Allah, bize benzemediği için bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Allah’ın varlığını biliyoruz, ama O’nu göremiyoruz. Duyularımız, aklımız ve bilgimiz sınırlı olduğu için herşeyi göremez, herşeyi duyamaz ve herşeyi bilemeyiz. Allah melekleri nurdan yarattığı için onları da göremiyoruz.

Çocuklarımızı İbadete ve Duaya Nasıl Alıştırabiliriz?
Sembollerle düşünme, yani soyut düşünce tam gelişmediği için çocuklar yedi yaşına kadar herşeye inanırlar. Dört yaşındaki bir çocuk için imkânsız diye birşey yoktur, her şey mümkündür. “Dün gece, sen uyurken, gökten bir yıldız indi; seni öpüp gitti” deseniz hemen inanır, bunun mümkün olamayacağını düşünmez.
Dört yaşındaki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek, oruç tutmak, camiye gitmek çok hoşlarına gider. Yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.
Küçük çocukların dil ve zihin gelişimi henüz yeterince olgunlaşmadığı için soruların amacını tam olarak ifade edemezler. Bir gün çarşıda dolaşıyordum. Annesinin kucağında, iki-üç yaşlarında bir erkek çocuğu parmağıyla camiyi göstererek sordu: “Bu ne?” Annesi, “O bir cami,” dedi. Çocuk tekrar sordu: “Bu ne?” Annesi yine aynı cevabı verdi: “O bir cami.” Çocuk istediği cevabı alamadığını anlatmak için yine sordu: “Bu ne?” Anne sesini yükselterek ve kelimelerin üzerine basarak, “O bir cami,” dedi. Anneye yaklaştım, “Hanımefendi,” dedim, “çocuk caminin adını sormuyor; eve benzemediği için ne işe yaradığını soruyor.”
Eğitimci yazar Cezmi Tahir Berktin, Okul Öncesi Eğitim isimli kitabında kendi başından geçen bir olayı anlatıyor:
“Dört yaşındaki kızım, açlık grevine başlamış gibi, birdenbire yemek yememeye başladı. Bizimle sofraya oturmuyor, ağzına bir lokma koymuyordu. Bütün çabalarımıza rağmen sebebini öğrenemedik. Gece olmuş, yatma saati gelmişti. Kucağıma alıp yatağına götürdüm. Başını okşayarak, ‘Seni seviyorum, yemek yemeyişin beni üzüyor,’ dedim. Ağlayarak boynuma sarıldı: ‘Babacığım, ne olur sen de yeme!’ dedi ve çocuk diliyle sebebini anlatmaya başladı. Meğer eşim, farkında olmadan, bir eğitim hatası yapmış. Her anne gibi, bizim hanım da çocuğun beslenmesini aşırı önemsediği için kızım soruyor:
— Anne, neden yemek yiyoruz?
— Büyümek için.
— Büyüyünce ne olacak?
— Yaşlanacağız.
— Yaşlanınca ne olacak.
— Her yaşlı gibi bir gün biz de öleceğiz.
Kızım, o küçük mantığı ile, ölümden kurtulmanın çaresini yemek yememekte buluyor. ‘Yemek yemesem büyümem, büyümezsem yaşlanmam, yaşlanmazsam ölmem’ gibi basit bir mantık geliştiriyor.”
Berktin hocanın da ifade ettiği gibi, biz ne kadar saklasak da çocuk er veya geç ölüm gerçeği ile yüzleşecektir. Çok sevdiği büyükannesi, büyükbabası veya arkadaşı öldüğünde bize sormayacak mı: “Büyükannem (veya arkadaşım) nereye gitti?” Vereceğiniz cevapta ahiret (cennet) inancı yoksa, ayrılık acısıyla dolu o küçük yüreği nasıl teselli edeceksiniz? Omuzlar üzerinde taşınan bir tabutu görüp sorduğunda ne cevap vereceksiniz?

Korkutarak Değil, Sevdirerek Eğitmeliyiz
Çocuklar dört-beş yaşına kadar rüya ile gerçeği birbirinden ayıramaz, düşüncelerin ve hayallerin gerçekleşebileceğine inanırlar. Kardeşini kıskandığı ve içinden ölmesini arzuladığı zaman, bunun gerçekleşeceğini düşünerek korkar, suçluluk duygusuna kapılır.
Çocuğun yaramazlığından bıkan bir anne, “Beni çok üzüyorsun, bir gün üzüntüden öleceğim” diye yakınsa veya “Allah annelerini üzen çocukları sevmez, cehenneminde yakar” diye korkutsa çocuk bunun gerçekleşeceğini zannederek paniğe kapılır.
Çocuklara din eğitimi verirken çoğu aileler farkında olmadan korku objesini kullanırlar. Salzman tarafından kaleme alınan ve Yengeç Kitap olarak bilinen bir eğitim klasiğini Çocukları Kötü Eğitmenin Yolları adıyla çevirmiştim. “Çocukları Dinsiz Yapmanın Yolları” başlığı altında şu tavsiyeler yer alıyordu:
• Zorla dua ezberletin, ezberleyemediği zaman cezalandırın.
• Yaramazlık yaptığı zaman Allah’ın onu cehennemde yakacağını söyleyerek korkutun.
• Din adamlarını, dindar akrabalarınızı ve komşularınızı çekiştirin, yaptıkları hataları sayarak gözden düşürün.
Salzman, çocuklarına söz geçiremeyen beceriksiz bir annenin hikayesini anlatırken de şöyle der: Bu ahmak kadın çocuklarını üç şeyle korkutarak sindirmeye çalışırdı: öcü, baba ve Allah. Çocukları yatmaya zorlamak için, “Yatın çabuk, kapatın gözlerinizi, yoksa öcüler gelir sizi yer,” derdi. Yaramazlık yaptıkları zaman, “Allah annesini üzen çocukları cehenneminde yakar,” diye korkuturdu. Bir suç işleyen veya yalan söyleyen çocuğu tehdit eder, “Baban akşam gelsin görürsün sen, temiz bir dayak ye de aklın başına gelsin,” derdi.
Çocuk eğitiminde davranışlarımız sözlerimizden daha etkilidir. Namaz kılacağı zaman çocukları odadan dışarı çıkaran anne babalar var. Camide çocuk azarlayan ve dışarıya kovalayan yaşlılar görürsünüz. Sebebini sorduğunuzda, “Yaramazlık yapıp namazımızı bozuyor,” derler. Davranışlarıyla çocukları dinden soğuttuklarının farkında değildirler.
Bir gün ailece yaşlı bir akrabamızı ziyarete gitmiştik. Hoş beş ve çay faslından sonra sıra namaz kılmaya geldi. Biz namazda iken dört yaşındaki oğlum gelip sırtıma çıktı, kollarıyla boynuma tutundu. İkimiz de buna alışığız. Peygamberimizin çocuk sevgisini anlatırken Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin dedeleri namazda iken sırtına tırmandıklarını, Peygamberimizin buna ses çıkarmadığını, böyle birlikte namaz kıldıklarını anlatmıştım. O günden sonra, kimbilir belki de kendisini Hz. Hasan veya Hüseyin yerine koyarak, ben namazda iken gelip sırtıma tırmanır, elleriyle boynuma tutunur, böylece birlikte secdeye varırız. “Ne yapıyorsun?” diyenlere de “Babamla namaz kılıyorum” der. Biz oğlumla son rekatta iken, namazını bitiren yaşlı akrabamız hışımla çocuğu sırtımdan alıp odadan dışarı çıkardı ve kapıyı kapattı. Bana, “Bu namaz olmadı, yeniden kılacaksın!” dedi. Güldüm. “Yapma Hacı Amca, dedim, Peygamberimizin namazını bozmayan birşey neden benim namazımı bozsun.” Ne demek istediğimi anlamadı tabiî. “Neymiş Peygamberimizin namazını bozmayan şey?” dedi kızarak. Ben de anlattım, ama aklı yatmadı. “Olmaz öyle şey, nereden uyduruyorsun bunları!” dedi.

Çocuklara Cenneti Olan Allah’ı Anlatmalıyız
Bir akşam bir komşumuz telefon etti. “Ali bey, bizim çocuğa bir haller oldu, nazara geldi herhalde, şeytan ağza alınmayacak şeyler söylettiriyor” dedi. “Hayırdır, hele anlat bakayım” dedim. Anlatmaya başladı: “Ah sormayın, benimle birlikte namaz kılan, camiye giden bu güzel çocuğa neler oldu anlamıyorum. Gerçi yaşı daha küçük, dört yaşında, ama söylediği şeyler aklımı başımdan aldı, ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. ‘Ben namaz kılmayacağım!’ diye tutturdu. ‘Olur mu, Allah namaz kılmayanları cehenneminde yakar’ dedim. ‘Ben de onu yakarım!’ demez mi? Şaşırdım kaldım. Aklıma bir hocaya götürüp okutmak geldi, ama gitmeden önce size bir danışayım dedim.”
Komşuyu dinledikten sonra güldüm.
— Hocaya filan götürmenize gerek yok, dedim, çocuk haklı.
Böyle bir cevap beklememiş olacak ki, tepkisi sert oldu.
— Ne diyorsunuz siz, Ali bey?
— Küçük çocukları cehenneminde yakan Allah’ı hangi çocuk sever ve içinden gelerek namaz kılar? Çocuğu cehennemle korkutmaya ve Allah’tan soğutmaya ne hakkınız var? Çocuklara cehennemin kapalı olduğunu bilmiyor musunuz? Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Buluğa erinceye kadar çocuktan ve akıl hastasından kalem kaldırılmıştır.’ Çocuğu cehennemle korkutarak hem Allah’a, hem çocuğa haksızlık ediyorsun. Çocuğun tepkisi gerçek Allah’a değil, senin uydurduğun Allah’a. Bu vebalin altından nasıl kalkacaksın?”
Çocuk adına çok üzüldüğüm için sözlerim sert olmuştu, bunun farkındaydım, ama kendimi tutamamıştım. Adam bir müddet sustuktan sonra:
— Ali bey, kusura bakmayın, aklım iyice karıştı... dedi. Ben hocalardan Peygamberimizin “Çocuklarınızı yedi yaşından itibaren namaza alıştırın,” dediğini duydum.
— İyi de kardeşim, cehennemle korkutarak alıştırın dememiş ki!..
— Haklısınız galiba... Peki, ne olacak şimdi? Hatamı nasıl tamir edeceğim?
— Çocuğunuzun terapiye ihtiyacı var, gelin de bunu nasıl yapacağımızı konuşalım.
Baba iyiniyetli ve söz dinleyen biri olduğu için verdiğim tavsiyeleri yerine getirdi ve çocuğun bozulan itikadı kısa zamanda düzeldi.

Çocuklarda Ölüm Korkusu
Araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu göstermektedir. Öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden korkar. Ölüm korkusunun tek çaresi ahiret inancıdır. Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamadığımıza göre, “Nereden geldik, nereye gideceğiz?” sorusuna cevap bulmak zorundayız. Bu sorunun cevabı da İslâm inancında vardır.
Bir gün bir hanım okuyucum telefonla beni aradı. Ağlamaklı bir sesle,
— Ali bey, annemi kaybettik, dedi.
Başsağlığı ve sabır diledim.
Konuşmaya devam etti:
— Annemin öldüğüne fazla üzülmüyorum, iyice yaşlanmıştı, kendini zor taşıyordu. Namazında, niyazında, iyi bir insandı. Çok defa, ‘Allahım beni çocuklarıma yük etme, yatağa düşürmeden emanetini al, beni Hasanıma kavuştur’ diye dua ettiğini duydum. Hasan derken ölen babamı kastediyordu. Babamı üç sene önce kaybettik. Sözü fazla uzatıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Dört yaşındaki kızım için arıyorum. Büyükannesini çok severdi. Annem ölünce, kızımı hemen götürüp teyzesine bıraktım. Annemin hasta olduğunu söyledik, öldüğünü bilmiyor. Uzun süre saklamamız imkânsız, bir şekilde bir yerlerden duyacak veya nereye gittiğini soracak. Ne cevap vereceğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; bana yardımcı olun lütfen.
Tekrar başsağlığı ve sabır diledim.
— Siz inançlı bir insansınız, dedim. Bir-iki gün sonra acınız hafifleyince çocuğunuzu yanınıza alın. Ona büyükannesinin öldüğünü, fakat cennete gittiğini, orada daha güzel bir hayat yaşayacağını anlatın.
Anne biraz tereddüt geçirdikten sonra:
— Ben de buna benzer şeyler anlatmayı düşünmüştüm, dedi. Ancak, “Büyük annemi bir daha göremeyecek miyim?” derse ne cevap vereceğim?
— Çocukların sorularına cevap verirken dürüst olacağız. Detaylara girmeden, kısaca, anlayacağı kelimelerle cevap vereceğiz. Nasıl inanıyorsak öyle anlatacağız. İnancımıza göre, ahirette yine biraraya geleceğiz, akrabalık ve dostluk ilişkilerimiz devam edecek. Siz de çocuğunuza bunları anlatın. Büyükannesiyle cennette buluşacağını, yine kendisini seveceğini söyleyin.
Çocuğun din eğitimini bir makaleye sığdıramayacağımızı siz de takdir edersiniz. Çocuklardan gelen, cevaplamakta zorluk çektiğiniz soruları elektronik posta adresime gönderebilirsiniz; elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağımdan emin olabilirsiniz.

ÇOCUKLARDA SORUMLULUK DUYGUSU VE KİŞİLİK GELİŞİMİ

ALİ ÇANKIRILI
"O DAHA ÇOCUK, KENDİ BAŞINA KARAR VEREMEZ"
‘Sorumluluk’ kelimesi bize ne anlam ifade ediyor? Bir başka deyişle, sorumluluğunu bilen bir çocuktan neler bekleriz?
İlköğretim dördüncü sınıfa giden bir öğrencinin annesi çocuğuyla övünürken şöyle diyordu: "Benim oğlum sınıfının birincisidir. Derslerini bitirmeden içi rahat etmez. Sözümüzden dışarı çıkmaz. Nazik ve saygılıdır. Odası ve eşyaları daima temiz ve düzenlidir. Boş zamanlarında müzik dersleri aldırıyoruz, çok iyi piyano çalar. Elimizden geldiğince ona herşeyin en iyisini vermeye çalışıyoruz. Kısacası, beyefendi, benim oğlum sorumluluklarını bilen bir çocuktur."
Anneyi dinledikten sonra, "Hanımefendi," dedim, "bu saydığınız özellikler bizim pedagojik anlamda ifade ettiğimiz sorumluluk kavramına girmez. Biz, sorumluluk derken daha başka şeyler kastederiz. Pedagojide çocuğunuzun müzik dersleri alması fazla önemli değildir. Önemli olan, müzik dersleri almaya kendisinin karar verip vermediği, yani buna istekli olup olmadığıdır."
Anne bu açıklamamı anlamsız bulmuş olacak ki, itiraz etti: "O daha çocuk efendim, kendisi nasıl karar verecek?" (Evet, anne babaların çocuk adına karar verirken sığındıkları savunma budur: "O daha çocuk, kendi başına nasıl karar verecek?")
Anneye sordum: "Çocuğunuzun derslerine yardım eder misiniz?"
Hanımefendi gururla cevap verdi: "Elbette, dersleri o kadar ağır ve ödevleri o kadar çok ki, bizim yardımımız olmadan bitiremez." (Evet, çoğu anne babalar da böyle yapıyor, çocuklarının ödevi bitmeden içleri rahat etmez.)
Sormaya devam ettim: "Çocuğunuz yazılı veya sözlü bir sınavdan düşük not aldığını söylese ne yaparsınız?"
Anne böyle bir soru beklememiş olacak ki, şaşırdı. Sesini yükselterek, "Benim çocuğum zayıf not almaz" dedi, "çünkü o çok çalışıyor." (Evet, çoğu ailelerde çocuğun zayıf not alma özgürlüğü yoktur. Zayıf alan çocuk sorumluluğunu yerine getirmemiş sayılır, bu yüzden cezayı veya en azından azarlanmayı hak etmiştir.)
Sorumluluk ile kişilik birbirini tamamlayan iki özelliktir. Kişilik sahibi olunmadan sorumluluk kazanılamaz. Peki, nedir kişilik? Söz sahibi olmak, kendi başına karar verebilmek, istemediği bir teklifle karşılaştığında ‘hayır’ diyebilmek, adam yerine konmak, kendisine saygısı ve özgüveni olmak, sevildiğini ve önemsendiğini bilmek... Bir öğrenci çok çalışıyor, iyi notlar alıyor, anne babasına ve öğretmenlerine karşı saygılı davranıyor olabilir; bu onun sorumluluk sahibi biri olduğu anlamına gelmez.
Sorumluluk duygusu ana rahminde başlar dersem, fazla abartmış olmam. Son araştırmalar, ana rahmindeki embriyonun annenin duygularını hissettiğini ve paylaştığını gösteriyor. Buna göre, irade dışı ana rahmine düşmüş bir embriyo annenin hamileliği arzu etmediğini hissedecek, doğumdan sonra anneye karşı evlatlık sorumluluğu duymayacaktır.

"ONUN İÇİN DOĞRU OLANI YAPIYORUZ"
İstenen ve arzu edilen bir çocukta neden sorumluluk duygusu gelişmez? Çünkü, anne baba, "Çocuktur, anlamaz; biz onun adına doğru olanını yapıyoruz" diyerek çocuğun bütün sorumluluklarını üzerlerine alırlar. Yemeğinden giyimine, ev ödevlerine, hobi ve arkadaş seçimine kadar, çocuk adına herşeye anne baba karar verir. Bu kararlara uyan çocuk sevilir, uymayan çocuk sevilmez. Eğer anne "Tabağındakini bitirmeden sofradan kalkmayacaksın!" diyorsa, yemeği sevmediği veya tok olduğu halde tabaktakini bitiren çocuk, söz dinleyen, sevilen, uysal, sorumlu bir çocuktur. "Hayır, ben bu yemeği sevmiyorum; sevmediğim bir yemeği bitirmek zorunda değilim!" diyen çocuk da sevilmeyen, dikbaşlı, sorumsuz bir çocuktur. Bir gün erkek kardeşimin evinde iken, gelin hanımın elinde yemek dolu kaşıkla çocuğu kovaladığını gördüm. Sizin anlayacağınız, zorla yemek yedirmeye çalışıyordu. Gülerek çocuğa seslendim: "Koş aslanım, yakalanma; acıkma özgürlüğü adına koş!"
Konferanslarımda hanım dinleyicilerime (kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla kabilinden) diyorum ki: "Eğer yemek seçen, her yemeği beğenmeyen mızmız bir kocanız varsa, bunun sorumlusu kaynanalarınızdır. Adamcağıza çocukluğunda acıkma özgürlüğü tanımamış, zorla ağzına mama ve yemek tıkıştırmışlardır."
Anne baba ile çocuklar arasında, kişilik ve sorumluluktan kaynaklanan problemler çoğunlukla ilkokuldan sonra başlıyor. İlkokul sıralarında bize gelip de çocuklarının ders çalışmamasından ve söz dinlememesinden yakınan veliler çok azdır. Anne baba ile çocuk arasındaki çatışmalar neden daha önce değil de ortaokul ve lise sıralarında ortaya çıkar acaba?
Millî Eğitim Bakanlığı müfettişleri ilkokul ve ortaokul kelimelerini telaffuz etmemize kızıyorlar, "İlkokul ve ortaokul yok; ilköğretim var!" diyorlar. Kendi açılarından haklı olabilirler, ancak çocuk davranış bilimleri açısından bir yıl bile uzun bir zamandır. Öyle ki, çocuk gelişimini anlatırken bazen aylara inmek zorunda kalırız. Sekiz yıl gibi uzun bir zamanı ‘ilköğretim’ adı altında nasıl tek peryotta ele alabiliriz? İlkokul ile ortaokulu ayırmadığımız zaman ‘ön-ergenlik’ çağını anlatamayız.
Çocukların ders çalışmamaları ve söz dinlememeleri, bir başka deyişle anne baba ile çatışmaya girmeleri, ön ergenliğe geçişte (12-14 yaşlarda) başlıyor. Bu da, tahmin edeceğiniz gibi, ortaokul sıralarına rastlıyor. Peki, ergenliğe geçişte bütün çocuklar anne baba ile çatışma yaşar mı? Hayır, hepsi yaşamaz. Kişiliği gelişmiş, kendine güveni olan, ailede kendisine değer verildiğini ve sevildiğini bilen, sorumluluk duygusu kazanmış çocuklar ergenliğe geçişi kolay atlatırlar. Bu çocuklara ders çalışmalarını hatırlatmaya, tepelerine dikilip ödevlerini yaptırmaya gerek kalmaz.
Çocukta kişilik gelişimi doğumdan itibaren başlar ve altı yaşlarında büyük çapta tamamlanmış olur. Buna göre bir çocuk okula ya silik, bağımlı, gölge bir kişilik ya da kendine özgüveni olan, sorumluluk sahibi, bağımsız bir kişilik kazanmış olarak başlar.
Gölge kişilikli çocuk anne baba yardımı olmadan ödevlerini yapamaz. Devamlı anne baba kontrolünde ders çalışır. Okulda öğretmeninden ‘aferin’ veya ‘yıldız’ aldığı zaman eve gelir gelmez anne ve babasına aldığı ‘aferin’i ve ‘yıldız’ı haber verir, onları sevindirir. Çünkü bu aferin veya yıldız kendisine ait değil, anne babaya aittir. Güdümlü bir kişiliğe sahip çocuklar ders çalışma alışkanlığı kazanamadıkları gibi, aldıkları başarılardan da zevk duymazlar. Başarı gibi görünen bütün çabaları anne babalarını memnun etmek ve onların sevgisini kazanmak içindir. Sınavda zayıf aldıkları zaman, zayıf aldıkları için değil, anne babanın sevgisini ve desteğini kaybetmekten korktukları için üzülürler.

"HAYIR, ÖYLE DEMEK İSTEMİYORSUN"
Anne baba olarak çocukların duygularını rahatça ifade etmelerine izin vermediğimiz zaman ilk hatamızı işlemiş oluyoruz. Dört yaşlarında bir kız çocuğu, yeni doğan kardeşini kıskandığını şu sözlerle açığa vuruyordu: "Anneciğim bu çirkin bebeğin ağlamaları beni sinir ediyor, götürüp hastaneye geri verelim." Anne, gülerek, "Aslında bunu yapmamızı istemiyorsun, değil mi? Daha bu sabah kardeşini sevdiğini söylemiştin, unuttun mu?" diyerek çocuğun duygularını bastırıyordu. Anne burada gerçek dışı davranmış, çocuğun duygularını inkâr etmişti. Bu yaklaşımla çocuğun kıskançlık duygusunu yok edeceğini zannediyordu. Anne, çocuğun duygularını inkâr etmek yerine şöyle diyebilirdi: "Neden onu hastaneye geri götürmemizi istiyorsun? Yoksa onu senden daha çok sevdiğimizi mi sanıyorsun?"
Bir öğretmen arkadaş anlatıyor:
"Okumuş insanlar olarak biz bile çocuk eğitiminde hata yapıyoruz. Dün akşam, ilkokul üçüncü sınıfa giden kızımla eşim arasında geçen bir çatışmaya şahit oldum. Kızım yatmaya giderken annesi bağırdı: ‘Ödevini yaptın mı?’ Çocuk kızgın bir ses tonuyla ‘Evet yaptım!’ diye karşılık verdi. Annesi, ‘Ama ben görmedim’ dedi. Çocuk sesini iyice yükselterek, ‘Yaptım diyorum ya!’ diye bağırdı. Kızım tepki göstermekte haklıydı, annesi kendisine güvenmediği için onuru incinmişti. Ancak eşim mantıklı düşünmek yerine otoritesini kullanmaya yöneldi: ‘Bacak kadar boyunla annene nasıl cevap veriyorsun, gelirsem yanına o bağıran ağzını yırtarım!’ Çocuğun yanında eşimi eleştirmek istemediğim için yumuşak bir sesle, "Hanım, kızımız yalan söylemez, yaptım diyorsa yapmıştır, birbirinizi üzmeyin" dedim. Eşim aynı kızgınlıkla bana döndü. ‘Bu çocuğu sen şımartıyorsun! Senden yüz bulduğu için bana böyle cevap veriyor,’ dedi. Bu şartlar altında problemi çözmek mümkün değildi. Ne yapacağımı bilemedim. Üçümüz de gergin bir gece geçirdik."
Çoğu anne babalar çocuğa nasıl yaklaşacaklarını bilemiyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkardıklarının farkında değiller.

"O ZAYIF ALIYOR, BEN ÜZÜLÜYORUM"
Çocuk ilkokula başladığı günden itibaren, sanki okula başlayan kendileriymiş gibi, bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Ödevini yapmadığı zaman anne baba huzursuz olur. Çocuğun tepesine dikilip ödevini yaptırmadıkça içleri rahat etmez. Aslında çocuk adına sorumluluğu üstlenme tâ bebeklikten itibaren başlar. Anne yedirir, anne giydirir, anne tuvalete götürür. Çocuk adına herşeye anne baba karar verir. Çocuğa seçme hakkı verilmez. Tok olduğu halde anne elinde kaşık çocuğun ağzına zorla mama tıkıştırır. Üşümediği halde üstüste kazak giydirerek çocuğu terletir. Çocuğa hediye verildiğinde, çocuktan önce anne baba atılır: "Amcaya teşekkür et."
Her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, devamlı neyi nerede ve nasıl yapacağı kendisine hatırlatılan, yanlış yaptığında azarlanan ve kınanan çocuklar gölge bir kişiliğe sahiptir. Anne babaya sormadan bir iş yapamazlar, kendilerine güvenleri yoktur. Karşılaştıkları bir problemi çözmekte güçlük çekerler. Böyle çocuklarda okul korkusu çok yaygındır, okula uyum sağlamakta zorluk çekerler.
Sorumluluk duygusu kişilik gelişimiyle doğrudan orantılıdır. Duygularını, tepkilerini rahatça ifade etmesine, gerektiğinde ‘hayır’ demesine izin verilmeyen çocuklarda bağımsız bir kişilik gelişmediği için sorumluluk duygusu da kazanamazlar. Aşırı korumacı ve müdaheleci anne babalar çocuklarında köle bir kişilik geliştirdiklerinin farkında değildir. Kendi anne babalarından böyle gördükleri için çocuk yetiştirmenin doğru yolu bu zannederler. Baskı ve yönlendirme ile büyüdükleri için kendi duygularıyla bile nasıl başa çıkacaklarını bilemezler.
Yeni evlenen okuyucularıma derim ki, bari anne ve babalarınızın düştüğü hatalara siz düşmeyin. Çocuk eğitiminde yapılan hataları sonradan telafi etmek mümkün değildir, çünkü çocuğun kişiliğine işlemiş bulunmaktadır. Aşırı koruma ve müdahele ile çocuklarınızın kişiliğini öldürmeyin. Ölü kişilikli, köle ruhlu insanların ne kendisine, ne insanlığa bir faydası olur. Köle zihinli insanlar, emir almaya ve aldıkları emri yerine getirmeye alıştıkları için ancak dikta rejimlerinin işine yarar.

ÇOCUKTA UYUM ve DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Ali Çankırılı
AİLEDE VE TOPLUMDA
meydana gelen olumlu ve olumsuz bütün olaylardan her insan gibi çocuk da etkilenir. Ancak çocuklar yetişkinler gibi yeterli tecrübe birikimine, gelişmiş mantığa ve güçlenmiş bir iradeye sahip olmadıkları için karşılaştıkları olumsuz şartları, âni değişiklikleri ve zorlukları anne baba desteği olmadan kolay aşamazlar. Aile büyüklerinden birinin ölümü, babanın işini kaybetmesi, yeni bir eve taşınılması, okulunun değiştirilmesi, yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi gibi beklenmedik olayları ve değişiklikleri çocuklar kolay kabullenemez, uyum sağlamakta zorluk çekerler. Anne ve babadan destek gören, sevilen, özgüven duygusu gelişmiş bir çocuk kısa sürede yeni duruma uyum sağlayabilir. Uyum sağlayıncaya kadar geçen süre içinde gösterilen davranış bozuklukları ruh sağlığına zarar vermeyen geçici uyum bozukluklarıdır. Bunlar aslında çocuğun sosyal gelişimi için faydalı tecrübelerdir.
Psikologlar, bir davranış bozukluğunu yorumlarken çocuğun yaşını ve davranış bozukluğuna yol açan olayın ciddiyetini gözönünde bulundururlar. Örnek verecek olursak, iki yaşına kadar bebeklerde parmak emme fazla ciddiye alınacak bir davranış bozukluğu değildir. Nöropsikoloji uzmanları bunun ana rahmindeki bir alışkanlığın devamı olduğunu söylerken, gelişim psikolojisi uzmanları da çevreyi ve vücudunu tanıma girişimi olarak değerlendirirler. Memeden kesilen bir bebeğin yeni duruma uyum sağlayıncaya kadar parmağını emmesi normal sayılır. Yine korktuğunda, acıktığında, anneyi özlediğinde, uykuya dalarken parmak emmesi bir rahatlama şeklidir; davranış bozukluğu sayılmaz. Üç yaşındaki bir çocuğunun isteği yerine getirilmediği zaman ağlayıp sızlanması, yatıp yuvarlanması eğitim eksikliğine verilir ve fazla yadırganmaz. Ancak aynı hareketler on yaşındaki bir çocukta davranış bozukluğu kabul edilir.

Parmak Emme: Bir yaşından veya sütten kesilmeden sonra devam eden parmak emme, anne-çocuk ilişkisindeki yetersizliğe ve güven duygusunun eksikliğine işaret eder. İleri yaşlarda ortaya çıkan parmak emme, daha ciddi ruhsal bozuklukların belirtisi sayıldığından, profesyonel yardım gerektirir.

Saç Koparma (Trikotillomani): İki yaşından önce görülen saç ve seyrek olarak kaş yolma davranışı zeka geriliğinin ve gelişim bozukluğunun işareti sayılabilir. İki yaşından sonra ortaya çıkan saç yolma, anne-çocuk ilişkisinde çatışmalar olduğunu gösterir. Duygularını ifade etmede güçlük çeken, yasak ve baskı altında büyüyen kız çocuklarında saç koparma davranışına daha sık rastlanmaktadır. Korkularını, endişelerini, öfkelerini rahatça ifade etmelerine izin verilmeyen çocuklar, saçlarını veya kaşlarını yolarak, saldırganlık ve kızgınlık duygularını kendilerine yöneltmektedirler. Konuşamayan, isteklerini anlatmakta güçlük çeken zihin özürlü çocuklarda da saç koparma vak’alarına sık rastlanmaktadır.

Tırnak Yeme: Kızgınlığını, sıkıntısını, korkusunu rahatça dile getirmesine izin verilmeyen ve kızgınlığı ceza ile bastırılan çocuklar, saç koparmada olduğu gibi, tırnak yiyerek saldırganlık duygularını kendilerine yöneltirler.

Toprak Yeme (Pika): İlk bir yıl içinde bebekler eline geçeni ağzına götürerek sertliğini, yumuşaklığını, yenip yenmediğini deneyerek öğrenmek isterler. Bu tür geçici denemeler ilk aylarda eşyayı tanıma ve keşfetme olarak değerlendirilebilir. Bir yaşından sonra devam etmesi hâlinde uyum bozukluğu olarak ele alınmalıdır. Yeterince beslenemeyen, ilgi ve sevgi eksikliği içinde olan çocuklar, evde ve bahçede ellerine geçirdikleri toprak, kum, kireç, hatta dışkı gibi zararlı şeyleri ağzına götürüp yiyebilirler. Seyrek de olsa mobilya kenarlarını kemiren çocuklara rastlanmaktadır. ‘Pika’ denilen bu davranış bozukluğu, daha çok anne sütü ile beslenmeyen, sevgiden, ilgiden ve şefkatten uzak büyüyen, güven duygusu gelişmemiş çocuklarda görülmektedir.
Altını Islatma ve Kirletme (Enuresis ve Enkopresis): Normal olarak çocuklar iki yaşını tamamladığında küçük ve büyük abdestlerini bilinçli olarak tutabilmektedirler. Soya çekime, beslenmeye ve iklime bağlı olarak bu süreç üç yaşına kadar uzayabilir. Dört yaşından sonra devam eden altını ıslatmalar ve kirletmeler normal değildir. Eğer çocuk küçük abdestini tutmayı hiç öğrenememiş ise, zeka geriliği veya organik bir rahatsızlığından dolayı kaslarını kontrol edemiyor olabilir. Laboratuvar testlerinin normal çıkması hâlinde psikolojik sebepler aranır. Eğer çocuk uzun bir süre altını kuru tutmayı öğrenmiş, sonra altını ıslatmaya veya kirletmeye başlamış ise, altını ıslatmaya başladığı zaman bir hastalık geçirip geçirmediğine bakılır. Sonradan altını ıslatma veya kirletmenin sebebi çoğu zaman psikolojiktir. Kardeş kıskançlığı, aileden birinin ölümü, boşanma, annenin tedavisi uzun süren bir hastalığa yakalanması gibi olaylar altını ıslatmayı başlatan tetikleyici sebepler arasında sayılabilir.

Öfke Patlamaları (Tempertantrum): Duyguları bastırılan, ruhsal gerginliğini ve kızgınlığını ifade etmesine izin verilmeyen çocuklar birikmiş saldırganlık duygularını uzun süre taşıyamazlar. Bir olayı veya yerine getirilmeyen bir isteklerini bahane ederek birikmiş sıkıntılarını öfke patlaması şeklinde boşaltırlar. Ağlayarak kendilerini yerden yere atarlar, kafalarını yere, duvara veya sert bir cisme vururlar. Ayrıca hatalı eğitim sonucu kural tanımayan, her isteği yerine getirilen, aşırı şımartılmış çocuklar da yerine getiremeyecekleri bir kural veya aşamayacakları bir engelle karşılaştıklarında öfke nöbeti geçirebilirler.

Hırsızlık (Kleptomani): Çocuklar beş yaşına kadar ben-merkezci bir kişiliğe sahiptirler, mülkiyete ve kişilik haklarına ait kurallara uymazlar. Üç yaşındaki bir çocuk kendi oyuncağını karşısındaki çocukla paylaşmak istemediği gibi, onun elindeki oyuncağa da sahip olmak ister. Bunun yadırganacak bir tarafı yoktur. Ancak, anne babaların okul öncesi (3-5 yaş) çocuklara başkasına ait bir oyuncağın veya eşyanın habersiz alınamayacağını öğretmeleri gerekir. Eğer çocuğunuz oyun sırasında arkadaşlarına ait bir oyuncağı cebine veya çantasına saklayıp eve getirir ve siz de bunu farkederseniz, başkasına ait birşeyi habersiz almanın doğru bir davranış olmadığını, mutlaka geri vermesi gerektiğini anlatmalısınız. Buna hırsızlık denildiğini ve çok çirkin bir davranış olduğunu söyleyerek çocuğu utandırmanız ve suçlamanız gerekmez. Çünkü, gerçekte çocuğun amacı hırsızlık değildir. Eğer uyarılarınıza ve telkinlerinize rağmen başkalarına ait şeyleri habersiz almaya ve odasına saklamaya devam ederse çocukta bir güven eksikliği ve aşağılık duygusu var demektir. Yeterli sevgi ve ilgi görmeyen çocuklar anne ve babaya ait saat, gözlük, kalem, mücevher, makyaj malzemesi gibi şeyleri kendi odalarına saklayarak ruhsal açlıklarını gidermeye çalışırlar.
Okul öncesi çocuklarda ara sıra görülen ve amacı hırsızlık olmayan vak’alar geçici olup anne babadan yeterli ilgi ve sevgi gördüğünde kendiliğinden kaybolmaktadır. Asıl ciddiye almamız gereken, okul çağında görülen hırsızlık olaylarıdır. Çocuk ihtiyacı olduğu için değil, ruhsal açlığını gidermek için sıra arkadaşının kalem, silgi, açacak gibi eşyalarını çalmaktadır. Anne babasının cebinden veya cüzdanından para çalıp bununla arkadaşlarına kola ve yiyecek ısmarlayan bir çocuk, arkadaşlarının ilgisini çekmek ve onların gözünde değer kazanmak istemektedir. Çocuk evde bulamadığı sevgi ve ilgiyi arkadaşlarında aramaktadır.
Kendileriyle konuşulmadan, onayları alınmadan yatılı okula verilen çocuklar evde istenmedikleri ve sevilmedikleri için yatılı okula verildiklerini düşünürler. Kendilerini değersiz hisseden, güven duygusu gelişmemiş bu çocukların da sık sık kuralları çiğnedikleri, derslerini ihmal ettikleri ve hırsızlık yaptıkları bilinmektedir.

Yalan: Çocuk, okul öncesi (3-5 yaş arası) dönemde gerçek dışı simgelerle gerçek simgeleri birbirinden ayıracak zihinsel olgunluğa ulaşmadığından anlattığı gerçek dışı şeyler yalan olarak değerlendirilmez. Bazen rüyalarını ve hayallerini de gerçekmiş gibi anlatabilir. Dikkat çekmek için uydurduğu hikâyeler de yalandan uzaktır. Çünkü burada amacı sizi aldatmak değil, kendisiyle meşgul olmanızı ve ona zaman ayırmanızı sağlamaya çalışmaktır.
Tabiatta, yani yaratılışta yalan yoktur. Hadiste, her çocuk fıtrat üzere doğar, buyurulur. Bu, her çocuk yalandan, günahtan, ikiyüzlülükten uzak olarak dünyaya gelir demektir de. Çocuk zamanla yalanı bizden öğrenir. Eğer çocuğumuz yalan söylüyor ise, önce kendimizi, sonra arkadaşlarını ve çevresini gözden geçirmemiz gerekir.
Saldırganlık, Oyunbozanlık, İnatçılık (Asosyalite): Oyun çocuğun en ciddi işidir ve en etkili eğitim aracıdır. Oyundan zevk almayan çocuk yoktur. Çocuk oyun vasıtasıyla birikmiş enerjisini boşaltır, sinirlerini ve kaslarını geliştirir, el becerileri kazanır, yeteneklerini gösterme fırsatı bulur. Paylaşmayı, kurallara uymayı, sırasını beklemeyi, kendisine verilen rolü yerine getirmeyi, sabretmeyi öğrenir. Çünkü ister aletli, ister aletsiz oynansın, kuralsız oyun yoktur.
Eğer bir çocuk oyunun kurallarına uymuyor, kendisine verilen rolü yerine getirmiyor, yenilgiyi kabul etmiyor, saldırgan ve inatçı bir kişilik sergiliyor ise, ailenin verdiği eğitimde yanlışlar var demektir. Bu çocukların kısa zamanda adı oyunbozan ve mızıkçıya çıkar, arkadaşları tarafından oyuna alınmaz. Her isteği yerine getirilen, şımartılmış, ‘dediğim dedik’ çocuklar grup oyunlarına uyum sağlamakta zorluk çekerler.

Uyku Bozukluğu: Bebeklerin uyku ve uyanıklık saatlerini ayarlama ve bir düzene sokma ilk aylarda zor olabilir. Ancak zamanla anne-bebek ilişkisi yerine oturunca, uyku saatleri de bir düzene girecektir. Bebek geceleri birkaç defa ağlayarak uyanabilir. Meme verilip altı temizlendiğinde tekrar uykuya dalar. İleriki aylarda diş çıkarma, yeterince beslenememe, karın ağrısı ve kulak iltihabı, ilgi eksikliği, fazla ses ve ışık gibi sebeplerle uykuda düzensizlikler ortaya çıkabilir. Annenin uyku konusundaki titizliği, yeterince uyumadığı endişesi, uyutmak için gösterdiği çaba bebekte duygusal bir gerginliğe yol açar ve uykuya gitmeyi zorlaştırır.
Uyku öncesinde anne tarafından söylenen sevgi içerikli ninnilerin ve masalların bebeği rahatlattığı, uykuya gitmeyi kolaylaştırdığı bilinmektedir. Bugün çok az anne bebeğine ninni söylemekte ve masal anlatmaktadır. Ana Baba Okulu’nda ders verdiğim sıralarda bir anne çocuğuna masal kasetleri aldığını ve uyku öncesinde bunları dinlettiğini söylemişti. Bir çocuk psikoloğu olarak okuma tembelliğinden kaynaklanan bu tür mekanik araçları faydalı bulmuyorum. Kasetteki yabancı ses ne kadar güzel ve profesyonelce olursa olsun, annenin sesindeki sevgiyi, şefkati ve sıcaklığı veremez. Ezberinde masal olmayan anneler, masal kitapları satın almalı, uyku saatinde çocuğun başucuna oturarak bunları okumalıdır.
Gece korkuları, anne baba ile aynı yatakta yatma istekleri, uykuya gitmede inatçılık anne-çocuk ilişkisindeki bozukluğun işareti sayılabilir.
İştahsızlık, Yemekte Nazlanma: Kadınlar arasında kilolu çocuklara özenme oldukça yaygındır. Kilolu çocuğun annesine, “Ne iyi bakmışsın, maşallah tosun gibi, tüh tüh nazar değmesin” diyerek iltifat edilir. Zayıf çocuğun annesine de “Geçmiş olsun kardeş, bebeğin bir rahatsızlığı mı var, pek zayıf yavrucak” diyerek ima yollu dokundurmalar yapılır. Kilo ile sağlığın doğrudan bir ilgisi yoktur. Çocuk acıkmadıkça ve yeme isteği duymadıkça yemek yemeye zorlanmamalıdır. Çocuğa kilo kazandırmak için ağzına mama ve yemek tıkıştıran, arkasından kaşıkla kovalayan annelerin sayısı az değildir. Annelerin yemek konusundaki bu zorlamaları çocuğu iştahsız ve inatçı yapmaktadır.

İçe Kapanıklık: Psikolojide saldırganlık ve kural tanımama madalyonun bir yüzü ise; diğer yüzü içe kapanıklık ve çekingenliktir. Yani, çekingenlik de saldırganlık kadar problem sayılmaktadır. Ancak çoğu ailelerde çekingenlik efendilik ve uysallık olarak yorumlanmakta, “Çocuğum çok usludur, hiç yaramazlık yapmaz, sözümden dışarı çıkmaz” diyerek içe kapanıklığı övülmektedir. Duyguları ve haklı tepkileri ceza ile bastırılan, yanlışları kınama ve suçlama ile karşılanan çocuklar zamanla kendilerine olan güvenlerini kaybeder, yanlış yapmamak için susmayı ve içlerine kapanmayı tercih ederler.

Kibrit ve Ateşle Oynama: Küçük çocuklarda kibrit ve çakmakla oynamak, bunlarla kâğıt yakmak sık görülen, bazen yangına sebebiyet veren ciddi bir olaydır. Zekâ geriliği olan, duygularını ve isteklerini ifade etmekte zorlanan çocuklar ateşle oynamanın getireceği tehlikeli sonucu kestiremezler. İçlerinde anne babaya karşı kin ve intikam hissi duyan mutsuz çocuklar, farkında olmadan, içlerindeki saldırganlık duygusunu yangın çıkararak açığa vurabilir.
Evden Kaçma: Uyum ve davranış bozuklukları içinde en ciddi olanı evden kaçmadır. Anne baba olmanın sorumluluğunu yerine getiremeyen, cehalet ve sefaletin hüküm sürdüğü ailelerde çocukların bir değeri yoktur. İşsiz, alkolik, ruh sağlığı bozuk bir baba akşam ekmek bekleyen karısını ve çocuklarını döverek evi yaşanmaz hâle getirir. Bu tip adamlar çoğu kez evden kaçan çocuğunu arama zahmetine bile katlanmazlar. Tinerci olarak isimlendirilen ‘köprü altı çocukları’ sosyo-ekonomik seviyesi düşük mutsuz ailelerden gelmektedir.
Evden kaçmanın psikolojik, sosyal ve organik (zihinsel) olmak üzere çeşitli sebepleri vardır. Bazen çocuklar sevilip sevilmediklerini denemek için birkaç saat gözden kaybolur, kuytu bir köşede, bir bodrumda veya arkadaşlarıyla oyuna dalmış olarak bulunur. Okul başarısı düşük, aldığı zayıf karne yüzünden dayak yiyeceğinden korkan çocuklar da evden kaçma eylemine girebilir.

Okuldan Kaçma: Okul başarısı düşük çocuklarda sık rastlanan bir davranış bozukluğudur. Okulda yaşadığı problemleri anne ve babalarına açma cesareti gösteremeyen çocuklar, birbirini ayartarak okuldan kaçar, sinema ve kafe gibi eğlence yerlerinde vakit geçirir; dönüş saatinde eve gelerek kaçamaklarını belli etmezler. Çocuğunun okuldan kaçtığını öğrenen anne ve babalar, dayak ve şiddete başvurmadan, okulun PDR (psikolojik danışmanlık ve rehberlik) uzmanıyla görüşmeli, birlikte çözüm aramalıdır.

UYUM ve DAVRANIŞ BOZUKLUKLARININ ORTAK DİLİ
Anne ve babaların, çoğu kez farkında olmadan yaptıkları eğitim hataları üstüste biriktiği zaman çocuk bunları taşıyamaz, uyum ve davranış bozukluğu olarak açığa vurur. Okul öncesi çocuklarda uyum ve davranış bozuklukları çoğu kez dışarıdan anlaşılamaz, ancak bir uzman kişi tarafından fark edilebilir. Çocuklar dil ile ifade edemedikleri şuur altına sinmiş olan korkularını, bilinçsiz olarak, çizdikleri resimlerde belli ederler.
Anne babalara yardımcı olmak için çocukların çizdiği insan resimlerinden birkaç örnek verelim.

Ağzın büyük çizilmesi: Anne ve babanın azarlamalarından, kınamalarından ve suçlamalarından korkma.
Ağzın küçük çizilmesi: Zorla yemek yedirilen çocuklarda iştahsızlık.
Ellerin büyük çizilmesi: Dayaktan ve cezadan korkma.
Ellerin küçük çizilmesi: Kendi başına bir iş becerememe, yetersizlik ve güvensizlik.
Dişlerin büyük çizilmesi: Saldırganlık ve kızgınlık eğilimleri.
Göz, burun ve kulağın olmaması: İçe kapanıklık, özgüven eksikliği, gerçeklerden kaçma, dış dünyadan kopup hayallere sığınma.
Uyum ve davranış bozukluklarının ortak özelliği güven eksikliğidir. Çocuğun kendine ve çevresine güveni yoktur. Sıkıntılarını ve endişelerini söz ile ifade edemediği için vücut dili ile dışa yansıtmaktadır.

Hiçbir işimiz çocuk eğitiminden ve sorumluluğundan daha önemli değildir. Çocuklarımıza zaman ayıralım. Her gün birlikte olduğumuz, oyun oynadığımız, gezmeye çıktığımız veya sohbet ettiğimiz bir ortak zamanımız olsun. Zamanın uzunluğu önemli değildir, kalitesi önemlidir. Öyle anneler vardır ki, bütün gün çocuklarıyla beraberdir, ama günü bağırma, çatışma ve hır-gür ile geçtiği için zamanın uzunluğu eğitim açısından bir kıymet ifade etmez. Çoğu anne babalar ise çocuklarına zaman ayırmadıkları ve kendi hallerine bıraktıkları için onları yeterince tanımıyorlar. Tanımadıkları için de ortaya çıkan problemleri çözmede yetersiz kalıyorlar.
Uyum ve davranış bozuklukları ruh sağlığının tehlikede olduğunu gösteren işaretlerdir. İlk işareti alan anne ve babalar, başka işaretleri beklemeden nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışmalı, gerekirse bir uzmandan psikolojik yardım alarak hatasını tamir etme yoluna gitmelidir.

Yedisinde Ne Ise Yetmisinde O mu?

Yusuf Karaçay
İNSANIN PSİKOLOJİK OLARAK DOĞUŞTAN GETİRDİĞİ ŞEYLER NELERDİR?

GENETİK ilminin ilerlemesi ile anlaşılmıştır ki, bu sorunun cevabı ‘herşey’dir. Zira insanın bünyesine dair, fiziksel yapı özellikleri olsun, bünyenin işleyiş biçimi olsun her özellik genetik şifrede yazılıdır. Hatta ‘ruhsal’ diye tabir edilen, ama aslında beynin yapı, işleyiş ve biyokimyası ile ilgili olan heyecan, hafıza, öfke, dikkat, merak gibi bazı özelliklerin kişisel farklılıkları da genetik materyalimizde doğuştan kaydedilmiştir aslında.
Bu konuyu bir benzetme ile açabiliriz. Nasıl ki bir bitkinin tohumundan gelen belli bir potansiyeli vardır ve bu potansiyel programında yazılıdır, bellidir, eğer uygun biçimde yetiştirilirse o ideali tutturabilir, ama kabak tohumundan ne yaparsanız yapın fasulye çıkmaz, hatta şartlar uygun olmazsa normal ürününü bile veremeyebilir; aynen öyle de, genetik yapımızda bünyemizle ilgili her bilgi daha doğuştan vardır. Mizacımıza, kabiliyetlerimize, yatkın olduğumuz ruhsal rahatsızlıklara dair tüm özelliklerimiz orada yazılı ve kayıtlıdır. Nitekim “O daha bebekliğinde bile böyleydi” türünden yorumlar çok yapılır.
Öte yandan, bu potansiyellerin ne kadarının ne biçimde ve ne zaman açığa çıkacağını da çevresel şartlar ve eğitim belirler.

AMA“ÇOCUKLAR HEP AYNI YETENEKLERLE DOĞARLAR, BEMBEYAZ BİR SAYFA GİBİ” DİYEBİLİNİR?
ÇOCUKLAR doğuşta bembeyaz bir sayfa gibi görünebilir. Ama o beyaz sayfada aslında gözle görünmeyen yazılar yazılıdır. Üzerine gözle görünmeyen bir madde ile yazı yazılan bir sayfaya özel bir ecza sürüldüğünde yazıların açığa çıkması gibi, zaman içinde o potansiyel özellikler (görünürde bazı olayların etkisiyle) açığa çıkmaya başlar. Ama meselâ, benzer olayların farklı çocuklarda farklı değişimlere yol açtığı da bilinen bir gerçektir. İşte bu farklılık büyük ölçüde genetik özelliklerle ilgilidir. Yani, zaten potansiyel olarak var olan kişilik özellikleri, özellikle çocukluk çağındaki yetiştirmenin etkisiyle, değişik biçimlerde açığa çıkar ve kişilik oturmaya başlar.

İNSAN HAYATINDA İLK ALTI YIL GERÇEKTEN ÇOK MU ÖNEMLİDİR? BAZILARI BUNU KABUL ETMİYOR, “DEĞİŞİM HER YAŞTA MÜMKÜNDÜR” DİYORLAR?
KİŞİLİK oluşumunda ilk altı yaş tezi hâlâ geçerlidir. İnsanın zekasının yüzde 80’i ilk altı-yedi yılda belirlendiği gibi, temel kişilik özellikleri de hemen aynı oranda bu dönemde oturur. Buna itiraz edenler, öğrenmeyi sadece beyin kabuğu fonksiyonu olarak ve yüksek düzey bilgiler için kasdetmiş olmalılar. Oysa esas bilgi, daha derine yerleşmiş ve temel kabullerimizi oluşturan ve ‘zaten bildiğimizi sandığımız’ bilgidir. Meselâ tabiatın işleyişine dair temel kabullerimiz, hayatın (bizce) temel prensipleri, insanlar hakkındaki genellemelerimiz, kişilerle diyalog kurma tarzımız, olaylara reaksiyon verme biçimimiz, ölüme bakış açımız gibi birçok temel fikir ve özellik hayatın ilk yıllarında olgunlaşır. Bunlar en temeldedirler. Yani, hatırlanmayan hatıralar kişiliğin temelini oluşturur aslında. Yine bitki örneğine dönersek, küçük bir fidana attığınız bir çizik, o fidan büyük bir ağaca dönüştüğünde koca bir yarık olur, bilirsiniz. İleri dönemlerde bu temel izleri değiştirmek hayli zordur. Çok ciddi gayret gerektirir; bir bitkinin aşılanması gibi...
İsterseniz bu konuyu daha iyi anlayabilmek için bir çocuğun gelişimini hayalen izleyelim. Unutmayalım ki, dünyaya, hayata, insanlara dair hiçbir ön kabulümüz olmadan doğuyoruz. Ve ilk ve temel tecrübelerimizi kendi ailemizde yaşıyoruz. Diyelim ki bu çocuk kalabalık, gürültülü, gergin ve kavgalı bir evde gözlerini açtı. O kalabalıkta tüm çocuklar, herkes, bağıra çağıra ancak meramını anlatabiliyor, her an diğer kardeşleri ile sürtüşme çıkma ihtimaliyle de diken üstündeler. Bir kenarda kafasını dinleyip rahat rahat çikolatasını yemek bile mümkün değil. Hemen birileri başında bitiveriyor. Bu hâli yaşaya yaşaya çocuğun zihninde “Bu dünyada normal olanı bu!” fikri yerleşir. “Bu dünya böyle. Bu hayatta atak olacaksın. Sürtüşme yaşamak doğal; dikkat et, lokmanı kaptırma, kendini ezdirme, uyanık ol.”
İşte böyle bir çocuk büyüdüğünde (doğuştan potansiyeli de varsa) hep baskın olmak isteyen, zıtlaşmacı, yalnızlıktan hoşlanmayan, bağıra bağıra konuşan, gergin bir kişiliğe bürünebilir. “Hayat bir mücadele, insanlar acımasız, sürekli gerginim” diye de şikayet eder meselâ. Neden böyle düşündüğü, delilinin ne olduğu sorulduğunda ise “Bilmiyorum” der, “bana öyle geliyor.” O ortamda büyüyünce böyle düşünmesi doğal ama, değil mi?

ERGENLİK ÇAĞI NE YÖNDEN ÖNEMLİDİR PEKİ?
ERGENLİKLE birlikte kişilik gelişiminde kişinin kendi seçme gücü de devreye girer ve kişilik son şeklini almaya başlar. Ayrıca çeşitli sosyalleşme denemeleri ile, bu kişilik yapısıyla toplumda nasıl bir rol üstlenileceği belirlenir. Bu dönem, benlik algısının yerleştiği dönemdir aynı zamanda. Yani kişi aslında önceden de var olan kişilik özelliklerinin bilinçli olarak farkına varmaya başlar ve bunları kendi iradesiyle organize etmeye, yönlendirmeye çalışır.

KARAKTER BOZUKLUKLARI ZAMANLA DÜZELMEZ DİYORLAR; DOĞRU MU?
OKADAR da karamsar olmaya gerek yok. “Her doğan çocuk Allah’ın insanlardan ümidini kesmediğinin işaretidir” denildiği gibi, “Her yaşanan gün dahi o insandan ümit kesilmediğinin işaretidir” diyebiliriz.
Ancak, insanın genetik materyalini değiştirmek (şimdilik) mümkün olmadığına göre, potansiyelimizi, mizacımızı, eski tabirle fıtratımızı—maalesef—değiştiremeyiz. Zaten temel özelliklerimizi bile değiştirebilsek o zaman biz artık biz olmazdık, değil mi? Bizim yapabileceğimiz, sadece, elimizde olan ve olmayan kabiliyetleri ayırıp bu malzemeyi nerede ve nasıl kullanacağımıza karar vermektir. Kendimizle kavga etmek, huylarımızdan şikayet etmek, “Tanrım, beni baştan yarat!” demek değil.
Geçenlerde on yıldır görüşmediğim bazı eski üniversite arkadaşlarımla bir vesile ile yeniden görüşmüştük. Sohbetler, takılmalar sonrası hepimizin dilinden aynı söz döküldü: “Hiç değişmemişsin.” (Fiziksel olarak değil tabiî, huy olarak.) O an aklıma hadis olarak hatırladığım bir söz geldi: “Bir dağın yerinden oynadığını duyarsanız inanın da, bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın.” Zaten “Can çıkar, huy çıkmaz” sözü de boşuna söylenmemiştir.

AMA BİR ÇOK HADİSDE AHLÂKIMIZI GÜZELLEŞTİRMEYİ TAVSİYE EDİYOR. PEKİ BU BİRBİRİNE ZIT GİBİ GÖRÜNEN İFADELER NASIL AÇIKLANABİLİR? YANİ HEM HUYUMUZ DEĞİŞMEYECEK, HEM AHLÂKIMIZI GÜZELLEŞTİRECEĞİZ; BU NASIL OLABİLİR?
ASLINDA bu konu eskiden beri çok tartışılmış. Meselâ Prof. Dr. İbrahim Canan’ın açıklamalı Kütüb-i Sitte tercümesinde bu konudaki farklı fikirleri bulabilirsiniz. Kimi âlimler “İnsanın huyu, yaratılışı değişmez;” kimileri ise “Ahlâkı güzelleştirmek mümkündür. Öyle olmasa idi, Peygamber(a.s.m.) ‘Ahlâkınızı güzelleştiriniz’, ‘Benim Allah tarafından gönderilmemin en mühim sebebi ahlâk güzelliklerini tamamlamak içindir’ gibi hadisler beyan etmezdi” demişler.
Bu tartışmalı meselenin cevabı ve zıt gibi görünen hadislerin uyum noktası ise Risale-i Nur’da anlatılmış. Kısaca ifade edilirse, “Huy değişmez, ama ahlâk güzelleşebilir.” Şöyle ki: “Dokuzuncu Mektup”ta Bediüzzaman’ın belirttiği gibi, ‘mevcut huyların mecralarını, kullanma şekillerini değiştirerek.’
Meselâ, bunun bir örneği Hz. Ömer’dir(r.a.). İslâm’a girmeden önce de gayet celâlli, öfkeli ve atak olan o zât, bu celâlini Müslüman olduktan sonra uygun yönlere sevk ederek, içeride zalimlere, dışarıda kâfirlere karşı yerinde kullanarak, mükemmel bir ahlâk sahibi olmuş. Eğer “Öfkeli olmak iyi değil; Osman gibi yumuşak huylu olmalıyım” diye nefsini öldürse idi, muhtemelen tarihte bu denli iz bırakamaz ve onca fetihlere de muvaffak olamazdı.
“İnsanlar madenler gibidir. İslâm’a girmeden önce kıymetli olanlar, İslâm’la şereflenince de kıymetli olurlar” şeklindeki hadis de (dolaylı olarak) bu mânâya işaret eder zaten.
Bunu pratiğe uygularsak: Meselâ, zıtlaşmaktan, tartışmaktan hoşlanan, titiz—tabir caizse, huysuz—birini düşünelim. Bu şahıs,
(1) Saydığımız özellikleri yakın dostlarına karşı kullanırsa, fesada, kavgaya, kardeşlik bağlarının zayıflamasına sebep olur, günah kazanır ve kötü ahlâklı sayılır.
(2) Yok eğer, “Bu huyumu değiştireyim, öldüreyim” derse, kendi kendini sıkıntıya sokar ve başaramaz da zaten.
(3) Ama bu özelliklerini uygun yerde kullansa; meselâ maneviyatı yıkmaya yönelik yayın yapan gazete, televizyon ve benzerlerine tekzipler yollamak, haksızlık yapan güç sahiplerine hakkı pervasızca söylemek, zalimlere karşı mazlumları savunmak gibi faaliyetlere yönelirse, huyunu değiştirmeden ahlâkını da güzelleştirmiş olur.
Tam zıddı bir başka örnek daha verelim: Meselâ yumuşaklık, hayır diyememek ve alttan almak, eğer bizi günahlara teşvik eden kötü arkadaşlara karşı sergilenirse, bizi batağa götürecek kötü bir huy hükmüne geçer. Böyle bir kişiliğe sahip olan kimsenin yapması gereken, bu özellikleri iyi dostların yanında kullanmak, daima güzel ahlâklı arkadaşlarla beraber olmak ve onların güzel tekliflerine uymaktır.
Bir hastam olmuştu. Titizlik ve düzen damarlarına işlemiş, “Herşey temiz olsun, derli toplu dursun! Ufak bir leke bile istemem, evi dağıtmayın!” diye diye, hem kendisini, hem çocuk ve yakınlarını sıkıntıya sokmuştu. Ona şöyle dedim:
“Mükemmelci olmanız bir yönüyle fazilet sayılabilir. Ancak şu tarzınızla, vazo kırılmasın derken çevrenizdekilerin kalbini kırıyorsunuz. Masa örtüsü beyaz kalsın derken, kalbinizi karartıyorsunuz. Bu dünya sadece bir karalama defteridir; cennet değil. Ne kadar gayret ederseniz edin, herşey mükemmel olmaz. Siz herkesi kontrol etseniz bile, meselâ üst kat komşunuz suları açık unutsa, o kadar üstüne titrediğiniz evinizi su basabilir, hiçbir şey de yapamazsınız. Dünyayı düzene sokmaya çalışmak, kaldırması zor, çok ağır bir yüktür.
“Bu titizliğinizi daha uygun bir yönde, meselâ amel defterinizi temiz tutmak için kullanmaya çalışın. Halıdaki lekelerle değil, kalbinizdeki kirlerle ilgilenin. Bibloları değil, sevdiğiniz kişileri sakının. Hem bu zahmetlerden kurtulursunuz, hem çevreniz rahat eder, hem de sevap kazanmış olursunuz.”
Çok faydalandı bu tavsiyemden.
Önceleri psikopat bir kabadayı iken, uzun yıllar sonra tövbe ederek dine yönelen birisini duymuştum. Bu şahıs vaaz dinlerken, herkesin coşkuyla “Allah!” diye bağırdığı yerlerde “Of ulan of!” diye bağırırmış. Kolay değil bazı şeyleri terketmek; hele bir yaştan sonra. Ama böylesi, sokaklarda nara atmaktan çok daha iyi, değil mi?
Kısacası, insanlara “Şu huy kötüdür, bu huy zararlıdır; inatçı olma, hırs gösterme, zıtlaşma, vb.” diye öğüt vermenin faydası pek az ve yüzeyseldir. Hatta fıtratını değiştirmek gibi imkânsızdır. Bir kaktüse ‘lale ol’ demek gibidir. Oysa, denilse ki, “Kabiliyetlerinizi uygun yönlere çevirin, Allah için sevin, Allah için kızın, hırsınızı ahiret makamları için yönlendirin, inadınızı şeytana karşı kullanın vb.;” hem öğüt fayda eder, hem de uygulanabilecek bir teklif olur. İnsan da her bir hissiyatı ile kulluk etmiş gibi olur.
Zaten sahabelerin üstünlüğü biraz da bu sırdan ileri gelmektedir. Onlar bazı tarikat ehli gibi nefislerini öldürmemiş, belki nefislerini doğru yolda çalıştırmış, kabiliyetlerini uygun yönlere kanalize etmiş; böylece hem ahlâklarını güzelleştirmiş, hem de nefiste var olan hırs, aşk, öfke, inat, merak gibi hislerden faydalanarak çok daha coşkuyla kulluk ve hizmet etmişlerdir. Nefsini öldüren evliyalarda ise bu gibi hisler
zayıflar; ibadet ve hizmetler tekdüze olmaya başlar.

KIRK YAŞ CİVARININ ÖZEL BİR ÖNEMİ VAR MIDIR? KIRKINDANSONRA İNSAN HİÇ DEĞİŞMEZ Mİ?
BURADA Bediüzzaman’dan Peygamberimiz(a.s.m.) ile ilgili bir alıntı yapalım:
“O Zât’ın(a.s.m.) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı, behemehal gençlik saikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir hâlini görmemişlerdir.
Ve keza, yaş kırka baliğ olduğunda [kırk yaşına gelindiğinde], iyi olsun, kötü olsun, nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder [kalıcı olur], meleke [alışkanlık] hâline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azimi âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celp ve cezb ettiren [onun etrafına toplayan], o zâtın(a.s.m.) evvel ve ahir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti [doğruluğu], dâvâ-yı nübüvvetine [peygamberlik davasına] en büyük bürhan [delil] olmuştur.”


YANİ İRADEMİZLE HUYLARIMIZI KOLAY KOLAY DEĞİŞTİREMİYORUZ. PEKİ BU BİRAZ KARAMSAR BİR BAKIŞAÇISI DEĞİL
Mİ?
İmkânsızı istemek, kendine kötülük yapmaktır. İsterseniz çevrenizdeki kırk yaşını geçmiş kişilere sorun. Kırkbir yaşında biri olarak ben, çocukluğumdan beri aynı huy üzere yaşadığımın farkındayım. Ne yaparsam yapayım, bazı şeyler değişmiyor. Ama onların farkında olmak, hangi şartlarda problem çıktığını görüp tedbir almak mümkündür tabiî.

PEKİ BU ÖZELLİKLER PSİKOTERAPİ İLE DE Mİ DEĞİŞMEZ?
TERAPİLERİN en derin şekli diyebileceğimiz psikoanalizde bile esas amaç, kişilik özelliklerinin (veya problemlerinin) sebeplerini anlamak, bunlara yönelik içgörü (farkındalık) kazanmak ve bunları kontrol etmenin yollarını bulmaktır. Kendisi de analizden geçmiş bir psikiyatrist arkadaşım vardı. Yine dışavurumcu, yine mükemmelci, yine titizdi. Ama, meselâ ufak bir ayrıntıya takıldığında, kendi kendine “Bak yine replasman yaptım. Anlaşılan dünkü problemin etkisi hâlâ sürüyor. Şu konuyu represe etmeden iyice düşünüp halledelim artık” derdi.
Yani, esas marifet kendimizle kavga etmek, hâlimizden şikayet edip başka bir insan olmaya çalışmak değildir. Esas marifet, doğuştan gelen kabiliyet ve zaaflarımızı, zihnimize kazınmış kişilik tarzımızı eğrisi doğrusuyla kabullenip, bu malzemeyle nasıl iyi bir sentez yapabileceğimizi bulmaktır.