Evlilik
  Fıkıh     Esmâ-ül Hüsnâ     Kadın ve erkek     Genel kültür     Tesettür     Çocuk  
Mutlu yuva
Aile yuvası
Giriş
Evlilik
Yuvayı kurarken
Güzel geçim
Kadınlık sanatı
Ailede çocuk
Çocuk eğitimi
Çocuk ve ana-babaların sorumlulukları
Her insanın bilmesi gerekenler
Dipnotlar
Allgemein:
Startseite
Linkler
Download
Fihrist
Sitemap
Ziyaretçi Defteri

Çocuk ve ana-babaların sorumlulukları

Ana-babaların çocuklarına karşı görevleri

Ana-babaların çocuklarına karşı görevleri

Karı-kocadan oluşan mutlu bir ailenin, mutlu bir sülâleye dönüşmesine vesile olan çocukların bakımı, eğitimi, öğretimi ve iyi yetişmesi çok önemlidir.

İyi bir ürün almak için verimli tarla, sağlam tohum ve çok iyi bakım gerektiği gibi, iyi bir nesil yetişmesi için de ana-babaların asil ailelerden, sağlıklı, güçlü, sağlam karakterli ve akıllı olmaları, hem de mutlu ve huzurlu bir aile hayatı sürdürmeleri, doğumdan önce ve sonra çocuğun gelişmesine, yetişmesine gereken önemi göstermeleri gerekir. Bunun için:

l- Temiz aileden biriyle evlenmeli

Doğacak çocuğunun mükemmel olmasını isteyen ana ve baba adayları, evlenecekleri kimselerin asil, sağlıklı, terbiyeli ve temiz bir aileden olmasına dikkat etmelidirler. Çünkü bazı özellikler irsiyet yolu ile büyükten küçüğe geçer. Bu hususta Resûlullah (s.a.v):

" - Eşinizi iyi ve dikkatli seçin, çünkü damar çeker."(125) buyurmuştur.

Eşlerin ve sülâlelerinin bazı fiziksel yapıları ve ruhsal hâllerinin irsiyet yolu ile kendilerinden meydana gelen çocuklarına geçtiği bilinen bir gerçektir.

2- Akraba evliliği olmamalı

Doğacak çocukların güzel, zekî ve güçlü olmaları için, akraba evliliği olmamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer (r.a.):



"Uzaktan, yani akrabanız olmayan ailelerden evlenin ki, çocuğunuz zayıf ve cılız olmasın" demiştir.

Akraba evliliği karı- koca ilişkisini olumsuz yönden etkilediği gibi, doğacak çocuklar üzerinde de bazı olumsuz etkileri olur. Bu konuyu daha önce de açıklamıştık. (Bkz. 19)

3- Kadın hamile iken sağlığına dikkat etmeli

Hanımlar, hamilelik boyunca karnındaki bebeğin sağlığını bozucu hareket ve davranışlardan kaçınmalıdır. Sigara, içki ve benzeri kötü alışkanlıkları varsa bırakmalı, bebeğin ruhen ve bedenen iyi beslenmesi için çok dikkat etmeli ve onun iyi gelişmesini sağlamalıdır. Bu da annenin kendine iyi bakması sıkıntı ve tasalanmayı bırakıp şen ve neşeli yaşamasıyla olur.

Doğacak bebeğin güzel olması için, ana hep güzel şeylere bakmalıdır. Zira hamileler gördükleri şeylerden etkilenirler. Ayrıca Mutluluk Yolları kitabının sağlık bölümünün beslenme bahsinde değindiğimiz gibi dengeli beslenmeye dikkat etmeliler, -Allah'ın da emrettiği gibi- her şeyin en iyisini ve kendilerine yarayanlarını yemeliler. Ana karnında çocuk büyüdükçe rahim de büyür, mideyi sıkıştırır. Hamile kadın yeteri kadar yemek yiyemez. Onun için hamile kadınlar yemek öğününü beklemeden yemeliler. Beslenme bölümünde de yazdığım gibi, iki kimse, -az yediği için- sık sık yemelidir.Bebekler ve çocuklar

Hamile ve emzikli kadınlarAnne adayları şunu bilsinler ki, karnındaki bebekleri bedenen kendilerinin bir parçası olduğu gibi ruhsal ve karakter bakımından da kendilerinin bir kopyasıdır. Onun için atalarımız: "Anasına bak kızını al" demişlerdir. Ben de şunu ilave ediyorum:

"Damadınız olacak gencin anasına bakın, kızınızı öyle verin." Çünkü damadınız anasının bir parçasıdır. Hem de damadınızın anası kızınızın kaynanası olacaktır. Buna çok dikkat edin...

Hülâsa, demek istiyorum ki, kız çocuğu da, oğlan çocuğu da anasının kopyasıdır, çünkü onun bir parçasıdır.



Anayı olumlu veya olumsuz etkileyen her şey, karnındaki bebeğini de etkiler. Ananın üzgün oluşu bebeğin de üzgün olmasına, şen ve şakrak oluşu, bebeğin de şen ve rahat oluşuna sebep olur. Bu hususta baba adaylarına da mühim görevler düşmektedir. Çünkü kadınları şen yaşatıp mutlu kılan da, hayatlarını cennet hayatına döndüren de, üzgün yaşatıp hayatlarını cehennem hayatına çeviren ve dünyaya geldiklerine pişman eden de kocalarıdır.

İşte karı-koca güzel huyları, olumlu davranışları ve bilinçli yaşayışları ile güzel, gürbüz, zekî, şen, iyimser, sadakatli, kendilerine ve milletine yararlı çocuklara sahip olabilirler. Özellikle yeni evliler bu gerçekleri gözönüne alarak yaşamlarına ona göre yön versinler. Şunu bilsinler ki, doğacak çocukları kendilerinin bir parçası ve bir gölgesidir. Kendileri doğru olursa, çocukları da doğru olur. Eğri bir şeyin gölgesi doğru olmaz.

4- Helâlden yedirmeli

Baba helâlinden kazanıp çocuklarına helâl lokma yedirmelidir. Haram kazançla beslenen çocuklardan kimseye hayır gelmez. Böyle yapan babalar büyük günaha girerler; ileride çocuklarının da günaha girmesine sebep olurlar.

5- İyi duygular aşılamalı

Ana ve baba, çocuklarının kalbine sevgi, şefkat, saygı ve itaat tohumları ekmeliler; kin, isyan, intikam ve düşmanlık tohumları ekmemeliler. Bütün hareket ve davranışlarında çocuklarına olumlu ve güzel örnek olmalılar.

Ana- babalar şunu iyi bilsinler ki, çocukları kendilerinin kopyasıdır. Ayrıca çocuklar çok narin ve duyguludurlar, her şeyden çabuk etkilenirler. Onları sevdiğini belirtici bir söz, bir bakış, bir ikram ve ana- babanın birbirini sevmesi.. Bunların hepsi çocukların kalbine birer sevgi tohumu ekmektir. Buna karşılık büyüklerin kırıcı sözleri, acımasız oluşları, eziyet ve zulümleri, çocuğun kalbine kin, intikam ve düşmanlık tohumu eker.



Ana-babalar şunu iyi bilsinler ki, büyüklerin birbirine karşı sevgi ve saygısı çocukları da saygılı kılar. O hâlde büyükler çocuklarının yanında asla tartışıp çekişmesinler, aralarında kavga etmesinler. Eğer kavga etmişlerse, çocukları bunu farketmeden hemen barışsınlar. Büyüklerinin çekiştiklerini, kavga ettiklerini, birbirlerini üzdüklerini gören çocukları, önce üzülürler, ikisine de gücenirler. Birinin haksız olduğunu anlayınca da haklı olana acır, onun yanında yer alırlar, haksız olandan ürker, kaçarlar. Küçük oldukları için o anda ona birşey yapamazlar ama, bu haksızlığı yapmışsa ona karşı kinleri, düşmanlık ve intikam duyguları -farkında olmadan- kendileriyle birlikte büyür, köklesin Sonrada filiz verir. O haksızlık yapana önce itaatsizlik başlar, sonra da isyan ederler. Ana-baba bu tehlikeli sonucu gözönüne alsınlar, kendi aralarında uyumlu olsunlar, iyi geçinsinler, çocuklara da güzel örnek olsunlar.

Kendilerine karşı gelen, baş kaldıran ve asi olan çocuklarını suçlamadan evvel büyükler kabahati kendilerinde arasınlar. Çocuklar fotoğraf makinesi gibidirler; gördüklerini ve duyduklarını kalblerine nakşederler. Yeri ve zamanı gelince de onu meydana çıkarırlar.

6- Çocuğu uygun işlerle yetiştirmeli

Kimi aileler de güya çocuklarını çok sevdiklerinden onlara birşey yaptırmazlar, küçükken işe ve hizmet etmeye alıştırmazlar. Onları şımarık ve tembel büyütürler. Bu çocuklar büyüyünce büyüklerine itaat etmezler, zira hizmet etmeye alışmamışlardır. Söz dinleyip verilen emri yerine getirmek onlara çok ağır gelir. Bunda da kabahat, yine onları şımarık ve tembel yetiştiren büyüklerindir.

Bu tarz büyüyen çocuklar iş hayatında da başarılı olamazlar. O zaman da kendilerini iş yapmaya alıştırmayan büyüklerine sitem eder, onları suçlarlar.

Bu durumları gözönüne alarak, büyükler çocuklarını hem sevmeli, hem korumalı, hem de yeri geldikçe onlara iş yaptırmalıdır. Disiplin ve itaati öğretmeli, kendi işlerini kendilerine yaptırmaya ve başkalarına da hizmet etmeye alıştırmalıdırlar.



7- Büyükler kötü örnek olmamalılar

Çocuklar etraflarında hep güleç yüzlü ve şen insanlar görürlerse, güleç yüzlü ve neşeli büyürler. Asık suratlı ve kaba insanların arasında suratları asık, kaba ve katı yürekli olurlar. Büyüklerinin zıtlaştığını göre göre, onlar da inatçı olurlar. Eğer onların birbirleriyle güzel ve uyumlu geçindiklerini görürlerse, kendileri de uysal ve uyumlu olur, herkesle güzel geçinmeye alışır ve inatçı olmazlar.

Çocuklar büyüklerden gördüklerini yaparlar. Bu hususu gözönüne alarak büyükler hiçbir hususta onlara kötü örnek olmamalılar. Daima, her bakımdan güzel örnek olmalılar.

Mesela sigara içmek çok zararlı ve çok kötüdür. Çünkü sigara içen kendi kendini zehirlemekten başka, teneffüs edilen havayı kirletmek suretiyle başkalarına da zarar veriyor. Çocukların yanında onu içmek daha kötüdür. Çünkü onlara da kötü örnek olunur.

Hayır kurumlarına bağış, fakir ve düşkünlere yardım gibi yararlı işleri çocukların yanında yapmak güzeldir. Zira onlar da büyüklerinden göre göre hayır yapmaya alışırlar. Daha iyisi de, hayır işlerini çocukların eliyle yaptırmaktır.

8- Çocuk hürriyete alışmalı ve hürriyeti sevmeli

Çocuklar yaramazlık ve hata yapabilirler. Nitekim büyükler de daha büyük hatalar yapabilirler. Bu gibi hâllerde ceza ve baskı yerine, güzellikle ikna ederek onları terbiye etmelidir. Çocukları baskı altında tutmak, onları hürriyetten mahrum olarak yaşamaya alıştırmak olur. Bu da onların geleceği için çok zararlıdır. Çünkü bugün bizim baskımız altında yaşamaya alışan çocuklarımız, yarın da düşmanların ve zalimlerin baskısı ve zulmü altında yaşamaya razı olurlar, onlara boyun eğerler.

İşte bazı milletlerin, yabancıların ve sömürgecilerin boyunduruğu altında yaşamasının bir sebebi de, çocuklarını ve gençlerini büyüklerinin aşırı baskısı altında, hürriyetten mahrum olarak yaşamalarıdır. Resulü Ekrem (s.a.v): de:

"Çocukluk ve gençlik çağında neye alışılırsa, yaşlılıkta da öyle yaşanır" demiştir.



Bir milletin çocukları hür yaşamanın zevkini almamışlarsa, onlara atalarının kahramanlık ve cengâverlik ruhu aşılanmamışsa, Peygamberimiz' in:

" - Çocuklarınıza atıcılığı, okuma yazmayı, yüzmeyi ve biniciliği öğretin" hadisinin ışığı altında onlara iyi bir askerlik eğitimi verilip savaşa hazırlanmamışsa ve Allahû Tealâ'nın :

"Düşmanlarınızı, Allah'a inanmayan Hakk düşmanlarını ve daha uzaktaki düşman olabilecekleri korkutucu kuvvet hazırlayın." âyeti kerimesi pratikte uygulanmamışsa o millet, sömürülmeye ve yabancıların boyunduruğu altında yaşamaya hazır demektir.

9- Çocuğa dilini, dini ve lüzumlu bilgileri öğretmeli

Ana- babaların ve büyüklerin bir görevi de çocuklara dillerini, başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere din bilgilerini, güzel ahlâk ve sağlık kurallarını iyi öğretmektir. Onlara çocukluktan ölünceye kadar her insana her yerde ve her zaman en çok lâzım olan ve en çok yarayan şeylerdir.

İnsanın dünyada ve âhirette mutlu olması için, başkalarına zarar vermeden bütün işlerinde başarılı olması için güzel konuşması, iyi huylu olması, sağlıklı olması ve dinini iyi bilip dindar olması gerekir. Bu dört şey insanın en sâdık arkadaşı, en büyük ve en değerli sermayesi, hem de her yerde koruyucusudur. Bir kimseye bunları kazandırmak, ona yapılacak en büyük ikram ve en değerli iyiliktir. Din, dil, güzel ahlâk ve sağlık. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde:

"İnsanın evlâdına vereceği en değerli şey, güzel ahlâk ve iyi bir terbiyedir." (126) ve

"Öldükten sonra amel defterleri kapanmayıp ona ecir ve sevap yazılanlardan biri de, terbiyeli ve dindar çocukları olanlardır"(127)
demiştir.

10 - Her kusurunu yüzüne vurmamalı

Çocukların önemli olmayan hatalarını görmezden gelmeliyiz. Her kusurlarını yüzlerine vurmak bizi onlara düşman gibi gösterir



ve onları bizden soğutur. Bize olan güvenlerini sarsar ve gittikçe sözümüzün etkisi azalır. Onları ustalıkla irşad ve terbiye etmeliyiz, onları korkutup bizden yıldırmamalıyız. Yoksa bizi sevdikleri için değil, korktukları için itaat ederler. Büyüyünce de isyan ederler.

11- Çocuğu geleceğin dünyasına hazırlamalı

Çocukları yetiştirirken geleceğe göre hazırlamalıdır. Kimi büyükler kendi gençliklerini düşünür, çocuklarını geçmişe dönük hazırlarlar Çocuklarının gelecek zamanlarda yaşayacaklarını düşünmezler.

Çocukların eğitim ve terbiyesini iki bölüme ayırmalıyız:

a- Dinî inançlar, ibadetler, ahlâk kuralları, millî örf ve âdetler

b - Yaşamaları için gereken dünya işleri, zamana göre değişen bazı kurallar ve yaşama şekilleri

Şimdi bunları biraz açalım:

a - İmân esasları ve diğer dinî inanç ve ibadetler, islâmın ilk gelişinden kıyamete kadar aynen devam eder. Ne zamanın değişmesiyle ne de mekân ve şahısların değişmesiyle asla değişmez. Değiştirilirse hak din olmaktan çıkar, hurafe ve batıl olur. Dinî kurallar yani inançlar ve ibadetler şahıslara zihniyetlere ve zamana uymaz, şahıslar da zihniyetler de zaman da dine uymalıdır.

Ahlâk kuralları da böyledir; iyi huylar her zaman iyi, kötü huylar her zaman ve her yerde kötüdür. Doğruluk ve dürüstlük her zaman iyidir, yalancılık ve sahtekârlık her zaman kötüdür. Asık surat ve kötü söz her zaman kınanır, güzel söz ve güleç yüz her zaman ve her yerde övülür. Bütün iyilikler ve kötülükler böyledir.

"Zaman sana uymazsa, sen zamana uy" sözü dünya işlerinde ve hayat tarzlarında geçerlidir. Ancak inanmanın ve islâmın şartlarını Allah emretmiş ve Peygamberimiz de, neye nasıl inanacağımızı ve ibadetleri nasıl yapacağımızı göstermiştir. Bunları hiç kimse değiştiremez. Bu gerçeği gözönüne alarak çocukları zamana ayak uydurmaya alıştırırken, bir taraftanda onlara -asla değişmeyen- dinî kuralları öğretmeli, küçük yaşta da ibadetlerini yapmaya alıştırmalıdır.



b - Çocukları yetiştirirken büyüklerin arzuları doğrultusunda değil de, zamanın, hatta gelecek zamanın ve toplumun da ihtiyacını gözönüne alarak, çocukların istek ve kabiliyetlerine uygun şekilde yetiştirmelidir.

Zamanın akışıyla birlikte teknik, hızla ilerlemektedir. Hayat şartları da buna bağlı olarak değişiyor. Çalışmalarında ve ilerlemelerinde bu hıza ayak uyduranlar yükselir, uyduramayanlar ezilir ve geriler. En ileri giden milletleri gözönüne alarak, duraklamadan her alanda yükselmeliyiz ve Peygamberimiz'in şu sözünü kendimize düstur edinmeliyiz: "İki günü eşit olan zarardadır, aldanmış-

Çocukların ana-babalarına karşı görevleri



Ana ve babamız, dünyaya gelişimize sebep oldukları için var oluşumuzu onlara borçluyuz. Hiçbir şeylerini esirgemeden, gereken ihtiyacımızı karşılayarak bizi büyüttüler, yetiştirdiler, bizi hayata hazırladılar. Bu sebepten varlığımızı onlara borçluyuz. Bu nedenlerden dolayı Peygamberimiz,

"Ya Resûlullah, babam bana sormadan malımı ve paramı alıyor" diye babasını şikayet eden gence:

"Sen de, malın da babanın mülkü sayılırsınız" (129) demiştir.

Kendi kendimize biraz düşünelim, kendimizi hatırlayabildiğimiz en küçük yaşımıza götürelim, anamız ve babamız bizim için nelere katlanmadılar ki?

Babamız bizi büyütmek için soğuk- sıcak, zor-kolay demeden çalıştı çırpındı. Zorluklara ve zahmetlere katlandı. Hiçbir karşılık beklemeden her şeyini feda etti. Bunları nasıl unutabiliriz...

Hele anamız, bizi dokuz ay karnında, yürüme çağına gelinceye kadar da kucağında taşıdı. Geceleri uykusunu feda ederek bizi acıkınca göğsüne yasladı, emzirdi. Hastalanınca bağrına bastı, gözyaşı döktü. Bizi büyütünceye kadar nice zahmetlere katlandı. Karşı-



lıksız sayısız fedakârlıklar yaptı. Büyüdükçe derdimiz de, zahmetimiz de bizimle beraber büyüdü. Bunları nasıl unutabiliriz?

Bu ve daha nice nedenlerden dolayı Allah'a ve Peygamber'e itaattan sonra, ana-babaya itaat ve hizmet geliyor.

Bu hususta yüce Allah şöyle buyurur:

"Allah, kendinden başkasına tapmamanızı, sadece kendisine kulluk ve ibadet etmenizi ve ana-babanıza iyi muamele yapmanızı, onlara çok iyi davranmanızı ve karşı gelmemenizi emretti. Ana-babadan biri veya ikisi birden yanınızda yaşlandığında, güçleri azalıp sözleri çoğaldığında onları yüksünmeyln. (sizi üzücü hareketlerde bulunsalar bile) onlara 'ÜF' bile demeyin. Onları azarlamayın, onlara yumuşak konuşun, gönüllerini alın.

- Onlara yani ana ve babana merhametli davran, aşağıdan al, koruyucu kanatlarını üstlerine ger ve de ki:

'- Ey Rabbim, küçüklüğümde onların bana gösterdiği rahmet ve şefkati sen de onlara göster.'

- Rabbiniz, onlar hakkında içinizde beslediğiniz niyetinizi bilir."(130)





Çocuklar, yıllarını feda ederek kendilerini büyüten ana-babalarının ümit kaynağıdır. Bin bir zahmetle yetiştirdikleri evlâtlarından saygı, sevgi, hizmet ve iltifat beklerler. Özellikle yaşlandıkları zaman beklediklerini görmeyince hayal kırıklığına uğrar ve gücenirler. Çünkü insan umduğuna küser.

Bunu gözönüne alarak büyüklerimize karşı görevimizi yapmalıyız. Onları rahat ettirip memnun etmek için elimizden geleni yapmalıyız ve onlara hizmette kusur etmemeliyiz.

Büyüklerimiz bizi daima sağlıklı, neşeli, başarılı, güçlü ve mutlu görmek isterler. Onların beklediklerinden daha iyi ve daha mutlu olmaya çalışmalıyız. O zaman onları da mutlu etmiş oluruz.

Yaşımız büyüdükçe büyüklerimize karşı saygımız ve hizmetimiz de büyümeli, gücümüz arttıkça onlara daha çok yardımcı olmalıyız.

Günümüzde birçok genç evlenince ana-babalarına karşı saygıları kalmıyor. Neredeyse onları unutuyorlar. Yanlarına uğramaz oluyorlar.
Kendilerini dört gözle ve sabırsızlıkla bekleyen büyüklerinin gözleri yolda kalıyor, ümitleri kırılıyor ve onlara karşı güvenleri sarsılıyor.

Kendilerinden yakınlık bekleyen ana-babalarına karşı görevlerini yapmayanlar; maddî ve manevî yönden zarar görürler.

Bir gün gelip kendileri de ana-baba olduklarında çocuklarından aynı karşılığı görürler. Yani kendileri büyüklerine karşı nasıl davranmışlarsa, çocukları da kendilerine öyle davranırlar. Çünkü insan ne ekerse onu biçer. Ne ederse onu bulur.

Gençler bu gerçekleri göz önüne alsınlar, kendileri ana-baba olduklarında çocuklarından neler bekleyeceklerse, kendileri de büyüklerine öyle davransınlar.

Böyle yaparlarsa hem görevlerini yapmış olurlar, hem yaptıkları iyiliklerin karşılığını gelecekte fazlasıyla görürler, hem de manevî yönden sorumluluktan kurtulurlar. Ana-babalarının rızasını kazandıkları gibi, Allah'ın rızasını da kazanır, bol ecir ve sevap alarak cennete girmeyi hak ederler. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v):

"Cennet anaların ayakları altındadır''(131) (yani ana-babaların rızasını kazananlar cennete girerler) buyurmuştur.

Genellikle insan yaşlanınca gücü ve tahammülü azalır, sözü çoğalır ve yükü ağırlaşır. Bunu, doğal ve normal görmeliyiz. Çünkü yaşlanınca biz de öyle olacağız, İşte herşeyi hakkıyla bilen Allah:

"Ana-babanızdan biri veya ikisi birden yanınızda yaşlandığında güçleri azalıp, sözleri çoğaldığında size üzücü sözler söyleseler ve yorucu olsalar bile onlara iyi davranın, kırıcı söz ve harekette bulunmayın, onlara ',f bile demeyin"(132) buyurarak bizi uyarmıştır.

Özellikle bize muhtaç oldukları zamanlarda sözlerine gücenmeden, hizmetlerini yüksünmeden, onlara karşı görevlerimizi seve seve yaparak gönüllerini hoş etmeliyiz ve rızalarını kazanmalıyız.

Onlara karşı bir görevimiz de, dostlarıyla dost olmamız, öldükten sonra da dostlarıyla ilişkimizi sürdürmemizdir. Çünkü insan sevdiği kimselerin dostlarını sevmesi ve ilişkisini sürdürmekle sevdiği kimseleri memnun eder.



Bu hususta Peygamberimiz de:

"Babanın dostlarının dostluklarını sürdür"(133) demiştir.

Ana-babamız sağlıklarında iyi bir insan olmamızı ve onları unutmamamızı istedikleri gibi, öldükten sonra da iyi olmamızı, onları unutmamamızı ve onların adına iyilik ve ibadet yapmamızı beklerler. Her kötülük yaptığımızda öbür dünyada ruhları rahatsız olur. Çünkü ruhları Allah'ın emriyle bütün yaptıklarımızdan haberdar olur. Bir fakiri sevindirmemiz, onları da sevindirir. Yaptığımız iyilikler ve ibadetler ruhlarını şad eder. Böyle yaparsak, bizden sonrakiler de bizim ruhumuzu şad ederler. Çünkü insan nelerden hoşlanıyorsa, öldükten sonra da aynı şeylerden hoşlanır, ferahlar.

Son söz: Huzur ve mutluluk



Son söz: Huzur ve mutluluk

Hayat, huzur içinde geçerse güzeldir. Huzur olmayınca yaşamanın ne tadı kalır, ne de anlamı. Bu gerçeği hepimiz bilir ve huzurlu bir hayat sürdürmek isteriz. Ama çoğu zaman değil huzura kavuşmak, huzur nerede, nasıl olur ve yolları nedir, düşünmeyiz bile. Hâlbuki hiçbir şey sadece istek ve özlemle ele geçmez. Mutlaka istenilen şeyin yollarını arayıp bulmak, o yollardan yürümek, didinmek ve çalışmak gerekir. Her şeyden önce kişi insanca yaşama yollarını ve kurallarını bilmelidir ki, huzura kavuşabilsin.

Bir makinenin en iyi çalışma yöntemini, o makineyi yapan mühendisin bildiği gibi, insanca yaşama yollarını da en iyi bilen ve bu hususta en doğru yolları gösteren, insanı yaratan Allah'tır.

Bize düşen, bu gerçeklere inanmak, Allah'ın varlığına, kuvvet ve kudretine imân etmek, Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'den doğru yazılmış kitaplardan ve bilginlerden öğrenmek ve öğrendiklerimizi uygulamaktır. Başka bir deyimle insanca ve müslümanca yaşamaktır. O zaman gerçek anlamda huzura kavuşur, mutlu bir hayat sürdürürüz. Zaten biz iyi niyetle doğru yola yönelir, Allah'tan yardım dilersek, Allah mutlaka bize yardım eder, her şeyden doğru olanı kalbimize doğdurur ve hakkımızda hayırlı olanı bize ilham eder. Çünkü, Cenabı Allah:



"Benden isteyin, dilediğinizi vereyim" buyurmuş, Hz.Peygamber de:

"Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir" demiştir.(134)

Şayet Allah istediklerimizi vermiyorsa, ya istemesini bilmiyoruz, yahut da bizi ve bize gerekenleri bizden daha iyi bilen Allah, hakkımızda hayırlı olanı vermek istiyor. Bu gibi hâllerde, Allah'tan hayırlısını istemeliyiz.

İnsanlar çalışır çabalar para kazanır, ilim öğrenir, birçok şeylere sahip olur. Ama -nedense- huzur ve mutluluğunu sağlayıcı şeyler hakkında pek az bilgi sahibi olur. Ya da bu hususta hiç bilgisi olmaz. Çoğu zaman da bildiğini yapmaz. Bu yüzden de bildiklerinden yararlanamaz. Böylece huzur görmeden yaşar ve mutsuz olarak ölür.

Bilgi, yemek ve su gibidir. Bunlar olmadan insan yaşayamaz. Fakat yiyip içmedikçe doymadığı ve suya kanmadığı gibi, pratikte uygulanmayan bilginin de kişiye yararı olmaz.

Şunu da bilelim ki, insan sadece aklına dayanarak ve sırf maddî ihtiyacını elde etmekle huzura kavuşamaz. Aklını da kullanarak kendini ve aklını yaratan Allah'tan güç ve ilham almalı, bedeninin fiziksel ihtiyacını karşıladığı gibi ruhunun da gıdasını vermeli, çeşitli ibadetlerle manevî yönden yükselerek ruhunu şad etmelidir. Ancak o zaman gerçek anlamda huzura kavuşur. Çünkü huzur bulan veya huzursuz olan beden değil, ruhtur. İnsanı Allah'a bağlayan ve Allah'tan feyz alan yine ruhtur. Hem de biz bedenimizle değil, ruhumuzla insanız. Ruh bedenden ayrılınca artık ona insan denmez, "ceset" denir. (Bu hususta geniş bilgi almak için, Hayat Kitabı I, Bkz. Hayat Yolları kitabı Ruh Sağlığı s. 112-170)

İnancı ve manevî dayanağı olmayan, her şeyi maddede gören nice akıllı ve süper zekî kimseler -zengin dahi olsalar- mutlu bir hayat sürdüremiyorlar. Kimilerini huzursuzluk, intihara kadar sürüklüyor. Hâlbuki inancı ve maneviyâtı kuvvetli olan dindar kimseler, üzücü hâller ve öldürücü felaketler karşısında veya bir çıkmaza girdiklerinde; "Kaderim böyle imiş, bunda da bir hikmet vardır" der, kendilerini üzüntüye kaptırmazlar. Kadere inanır, kederin kahrına uğramazlar. Etraflarına da neşe saçar, huzur içinde yaşarlar. Neden biz de öyle olmayalım?



Diş ağrısı ve baş ağrısı gibi fiziksel hastalıklar huzuru bozduğu gibi, inançsızlık, korku, heyecan, kuşku, üzüntü, sıkıntı ve ümitsizlik gibi ruhsal hastalıklar da huzuru bozar, insanı mutsuz kılar.

Bunlardan kurtulmanın yolu, ihlâs ile yüce Allah'a bağlanmak, ibadet ve zikirle ruhu terbiye edip maneviyâtını güçlendirmektir. Allah'ı andıkça gönül şad olur, ruh huzura kavuşur. Bakınız bu hususta Allah ne buyurur:

"... (Ya Muhammed)) De ki: Allah kendisinden yön çevirenleri şaşırtır, kendisine yönelenlere hidayet eder. Mutluluk yollarını kalblerine doğdurur."

"Onlar, imân edenler ve Allah'ı zikrederek kalbleri güven ve huzura kavuşan kimselerdir. Şu bir gerçektir ki, ancak Allah'ı zikretmekle gönüller rahatlar, ruhlar güven ve huzura kavuşur."

"O inanıp da iyi işler tutanlara ne mutlu! Onların en sonunda dönüp varacakları yer ne güzeldir. Onları mutlu sonuçlar bekliyor. (135)

Şunu da bilelim ki, çevremizdekileri unutur da huzuru sırf kendimiz için istersek, gerçek anlamda huzura kavuşamayız. Ağaç dalları ve yapraklarıyla meyve verdiği gibi, insan da çevresindekilerle birlikte mutlu olursa huzur bulur, sırf kendi huzurunu düşünürse, hem sevilmez, hem de etrafındakileri kendisine karşı tahrik eder. Düşmanı çoğalır, dostu azalır.

Onun için aile reisi aile bireylerinin, işveren işçilerinin, hoca öğrencilerinin, imam cemaatinin, âmir memurlarının, hükümet vatandaşlarının huzurunu düşünmezse, hiçbiri huzur bulamaz, toplumda sevgi bağları çözülür, itaatsizlik ve anarşik hareketler başlar, düzen bozulur. Bütün toplumda mutsuzluk hüküm sürer. Resûlullah'ın şu sözü bütün bu üzücü hâlleri önlemektedir:

"Kendiniz için sevdiğiniz şeyi mü'min kardeşiniz için de sevmedikçe ve kendiniz için zararlı gördüğünüz şeyi mü'min kardeşiniz için de zararlı görmedikçe mü'min olamazsınız."(136)

Kitabımı sevgili Peygamberimiz'in şu güzel sözü ile noktalıyorum:

"Ne mutlu o kimseye ki, ömrü uzun, ameli güzel olur."(137)