TARİHTE DİN, DİL, EDEBİYAT, SANAT VE MİMARİ
SEYFİ CENGİZ
Sümerlerden Asurlara Din
Sümerolog Muazzez İlmiye Çiğin Sümerli Ludingirra başlığıyla Türkçeye çevirip yayınladığı Sümer yazıtları (Tablet 2, 3, 10 ve 11), Sümer mitolojisi, tanrıları ve inançları hakkında geniş bilgiler içeriyor.
Bu yazıtlarda yeralan bilgilere göre:
Sümer Panteonun başı, yani tüm Sümer tanrılarının babası ve kralı hava tanrısı Enlil (Ellil)dir. Enlil sözcüğü, bahsi geçen tabletlerin yazarı Ludingirraya göre, soluk, hava, nefes, Havanın Beyi gibi anlamlara geliyor. Sümerler yeri ve göğü onun yarattığına inanırlardı.
Onların inancına göre, çok eskiden (daha yer ve gök yok iken) her yer dipsiz, uçsuz bucaksız bir denizdi. Sümerlerde bu deniz tanrıca Nammunun şahsında kişileştirilir. Bir gün bu deniz, yani kişi kimliğiyle tanrıca Nammu, koskoca bir dağ doğurur. Bunu gören Yüce Enlil, hemen o dağı ikiye ayırır. Böylece ikiye bölünen bu dağın altı yeryüzü, üstü de gök olur. Yeryüzüne yer anlamına gelen Ki, göğe de gök anlamına gelen An adı verilir. Sümer mitolojisindeki tanrıça Ki ve tanrı An, Yer ve Gök (Cennet)ün kişileştirilmiş simgeleridir. Göğü tanrı An alır, yeryüzü ise tanrıca Ki ile Enlilin payına düşer.
Samuel Noah Kramer, Ancient Religions başlıklı bir derlemede (Edited by Vergılıus Ferm, New York, 1950) yayınlanan Sümer Dini başlıklı yazısında tanrıça Ninhursagın yeryüzü tanrısı Ki ile aynı olabileceğine işaret etmektedir. Ki, yeryüzünün toprağı taşı; Enlil ise, havası, soluğu ve nefesidir diyen Ludingirra, bu yüzden yaşamın Enlilsiz varolamayacağına işaret eder.
Her kentin bir tanrı tarafından kurulduğuna ve onun koruması altında olduğuna inanılan Sümerde, Enlil, Nippur kentiyle ilişkilendirilir. Bu kentin kurucusu ve tanrısı odur. Onun evi de (tanrıların evlerine tapınak denir) bu kentteki Ekur Tapınağıdır. Enlil, bu tapınakta yaşar. Sümer Tanrılar Meclisi kendi toplantılarını bu tapınakta ve Enlilin başkanlığında yapar. Tanrıların toplandığı ve kararların alındığı yer burasıdır. Yerin ve göğün yaratıcısı olarak görülen Enlil, diğer tanrılara burada emirler ve görevler verir, Sümeri buradan denetler. Uzak yakın pek çok ülkeden hediye adı altında toplanan haraç bu tapınağa getirilir.
Enlil, Bel (Lord, Efendi) ünvanı taşırdı. Bir yoruma göre ünlü Tufanı bir ceza olarak kararlaştıran Enlildir.
Tufanın Babil versiyonu olan Gılgamış Destanına göre ise, Tufanın yapıcısı tek başına Enlil değil, ama tanrılar meclisidir.
Enlil adı bazı kaynaklarda Ellil olarak yazılmaktadır.
Sümerde mitolojinin Tanrılar Meclisi dediği şey, aslında kentlerin kuruluş dönemlerinde her yerde örneklerine tanık olunan Yaşlılar Meclisinin bir anısı olmalıdır. Bu meclisi oluşturanlar ise, topluluğun sonradan tanrılık atfettiği ve onuruna türbeler veya tapınaklar inşa ettiği kendi cedleri, aşiret büyükleri, kent kurucu önderleri ve ilk sözde krallarıdırlar bizce. Nitekim, kendi zamanında kralların her şeyi yapmakta özgür olduklarını söyleyen Ludingirra da, bu uzak geçmişe referans vererek, kralların o devirde herhangi bir konuda karar alabilmek için halk tarafından seçilen ve yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmalarının zorunlu olduğunu kayd etmektedir.
Sümerlerde otoritenin temeli dinseldi. Sümer kralları otoritelerini tanrılardan alırdı. Yazıtlar tanrılar meclisinin kral saptamasının örnekleriyle dolu. Hiç başkent olmamışsa da Nippur kenti Sümerin başta gelen bir kentiydi. Dinsel ve entellektüel bir merkezdi. Krallar taç giymek için Nippura giderlerdi. Bu kentteki Ekur Tapınağında başta Enlil ve eşi Ninlil olmak üzere tanrılar tarafından kutsanır, kendilerine bir ad, taht, tac, halkı denetleyecek bir asa verilirdi. Başka Sümer kentlerinde kral olanlar da ilk iş olarak iktidarlarının tanrı buyruğu olduğunu, yani Enlil tarafından atandıklarını kanıtlamak için Nippur kentine el koyarlardı. Nippuru Sümer kralı adına Ensi denen bir başkan yönetirdi.
Deniz tanrıçası Nammu, gök tanrısı An, yer tanrıçası Ki (Ninhursag?), hava tanrısı Enlil ve eşi Ninlil gibi yukarıda adları anılanlar dışında Ludingirra daha pek çok başka Sümer tanrı ve tanrıçaları saymaktadır: Nanna, Enki, tanrıça İnanna, Ninurta, İşkur, Utu, Nusku, Nidaba, tanrıça Ereşkigal, Dumuzi, tanrıça Geştinanna, Enkımdu, Ningişzida, tanrıça Nidapa, tanrıça Nanşe, Nindup, Ningirsu (Eninnu adlı bir tapınağı var) ve eşi tanrıça Bau (Lagaş kıralı Gudea, ona Lagaş kentinin kurucusu, kraliçem ve tanrıçam diye hitap eder), ve Nusku.
Nanna, Sümerlerde Ay tanrısı ve Ur kentinin koruyucu tanrısıdır. Ekişnugal adlı ünlü bir tapınağı/mabedi vardı. Ayrıca Nannanın karısı Ningalden sözedilir. History Begins At Sumer adlı eserinde S. N. Kramer, eski Sümer kaynaklarında Ay tanrısının Nanna ve Sin olmak üzere iki isimli olduğuna işaret eder ve ay tanrısı Sin/Nannain Enlilin oğlu olduğunu yazar. Utu, Sümer Güneş tanrısıdır. Utunun kızkardeşi İnanna (Ninanna) Aşk tanrıçasıdır ve Uruk kenti tanrıçasıdır. Enlilin torunudur. Çok sıcak ve ateşli olduğu düşünülen Venüs (dilbad) gezegeni ile özdeşleştirilir ve Sümerlere sevgiyi ve sevmeyi onun öğrettiğine inanılır.
Sümer panteonunun en önemli tanrıçası olan İnannanın adı, cennetin metresi anlamına geliyor. İnannanın bacısı Ereşkigal, yeraltı kıraliçesidir. İnannanın kocası Dumuzi, Sümer çoban tanrısıdır.
Sümer krallarının belki de insanları güttüklerini düşündükleri için kendilerine çoban dediklerine işaret eden Ludingirra, Dumuzi adında oldukça eski bir Sümer kralının varlığından ve Sümerlerin Kral Dumuziye tanrı gözüyle baktığından sözeder. Ayrıca Şulgi adlı Sümer kralının tahta çıkar çıkmaz Ben Tanrıyım diyerek kendisini tanrı ilan edişine değinir (Şulgi, M.Ö. 2006 yılındaki Elam istilasında devrilen kral İbbisinin babasıdır).
Böylece Ludingirra, bu örneklerle bilerek ya da bilmeyerek Sümer tanrılarının orijini konusunda açık bir fikir verir bize.
Tanrıça İnanna ise büyük olasılıkla bir rahibe-kraliçe idi. Çünkü, Sümerli yazar, bir Yeni Yıl Bayramında Ekur Tapınağında Sümer kıralı ile bir rahibenin evlendiklerini, ama bu olayın halka tanrı Dumuzi ile tanrıça İnannanın evliliği gibi duyurulduğunu anlatır ve bu törende kralın tanrıyı, rahibenin de tanrıçayı temsil ettiklerine işaret eder.
The Cambrıdge Ancient History (II, Part 2)ye göre Dumu kelimesi Sümercede oğul/soy demektir. H. Zimmern, Enc. Of Religions And Ethicks adlı ansiklopedide Dumuzi kelimesinin anlamını gerçek oğul/çocuk olarak açıklıyor ve bu adın bir şekli olan Tammuz teriminin de aynı anlama geldiğini söylüyor. Dumuzinin kızkardeşi tanrıça Geştinanna, rüya yorumcusudur. Rüya yorumlayıcılardan biri de Nina kentindeki tanrıça Nanşedir. Enkımdu, Sümer çiftçi tanrısıdır. Dumuzi gibi o da aşk tanrıçası İnannaya aşık olur, onu elde etmek için Dumuziyle yarışır. Nindup ise, Sümer mimarlık tanrısıdır.
Sümer mitolojisinde Enlilin yanısıra başka bir yaratıcı tanrı daha var. Su tanrısı Enkidir bu. Ondan Eridu kentinin su tanrısı olarak da söz edilir. S. N. Kramer, History Begins At Sumerde Enkinin dipsiz su Abzuda oturduğunu ve Abzunun da Eridu kentinde olduğunu yazmaktadır.
Arthur Cotterellin A Dictionary Of World Mythology (1979)de yer verdiği bir Sümer efsanesine göre, kil (çamur)den insanlığı yaratan Enkidir. Sippar kralı Ziusudraya Tufanı haber verip gemi yapmasını ve kendisini kurtarmasını söyleyen de odur. Enki, bir rivayete göre, insanların hayvanlar gibi kanunsuz ve kuralsız yaşadığı uzak bir geçmişte denizden ortaya çıkmıştır. Başlangıçta iki başlı ve balık-adam biçimlidir. İnsanlara bir günde uygarlığı (tarım, zanaat, mimari, büyü ve kanunu) öğretip geri denize döner.
Sümerlerin ilk insan olarak kabul ettiği Adapa (Sümerlerin Ademi), efsaneye göre tanrı Enkinin oğludur ve Tufan-öncesinin ilk Sümer kenti olan Eridunun kralıdır. Akad mitlerine göre konuşmayı (dili) Adapa keşfetmiştir. Tevratın Ademi, adı da dahil, Sümer mitolojisindeki Adapanın bir kopyesidir.
Tevratın evrenin başlangıcını anlatan Yaradılış Efsanesiyle başlayan ve bu nedenle Tekvin (Genesis, Başlangıç, Orijin) adını taşıyan ilk kitabında, Tanrının bir hafta içinde tüm evreni, kendi suretinde insanı, ve öteki türleri nasıl yarattığı anlatılır. Öyküye göre ilk erkeği (Adem) topraktan, ilk kadını da onun kaburga kemiğinden yapar. Bu ikisini Eden (Aden)de varettiği bir bahçede (Cennet) buluşturur. Yalnızca iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyin diyerek ilk yasağı bilinçlenmeye koyar. Tevratta bilinç bir yasak meyvedir. Yılanın sayesinde kadın (Havva), kadının sayesinde de erkek (Adem) bu yasağı delerek ilk suçu işlerler. İlk suçun ilk meyvesi utanma bilinci edinmek olur ve incir yaprağı ile örtünürler. Sonra ilk ceza gelir: Yılan lanetlenir, kadın erkeğin hakimiyetine sokulur ve her ikisi de ceza olarak cennetten kovulurlar. Adem ve Havva, insan soyunun babası ve anası olurlar (Bk. Kitabı Mukaddes: Eski ve Yeni Ahit, İstanbul, 1976).
Sümer efsanesindeki Adapa ile Tevratın Ademi arasındaki benzerliğe işaret ettik.
A. Cotterell, Sümer mitolojisinde Enkinin yanlarını iyileştirmek için yaratılan tanrıça Ninti ile Ademin kaburga kemiğinden varedilen İbrani geleneğindeki Havva (Eve, Nisa) arasında da bir paralellik bulunduğuna işaret eder.
Tevrattaki öykünün yazarı Edeni üstünde yaşadığımız gezegende bir yer olarak tarif eder. Onun tarifinden hareketle Ademle Havanın yerleştirildiği yeryüzü cenneti Edenin yerini ve oradan çıktıkları rivayet edilen ırmakların hangileri olduğunu saptamak için çok girişim oldu. Bir teze göre tarif edilen yer Babil ve çevresi ya da Babilin Pers Körfezine dek uzanan güneyidir. Bir diğer görüşe göre Hindistan (Havilah)da bir yerdir. Kimisi de Yunan adası Elysiuma yerleştirir onu (Bu konudaki tezler için bk. The Jewish Encyclopedia, Cilt: 5, S: 36-39).
Hasılı, Cennet (Eden Bahçesi)in nerede olduğu konusu bağlanmış değil. Bu arada Tevrattaki Eden öyküsü yazarının coğrafya bilgisinden kuşku duyanlar da çıktı tabiki.
Tevrattaki Eden öyküsüne paralel düşen bir Sümer cennet miti de var. Ünlü Sümerolog Samuel Noah Kramer, Sümer Dini başlıklı yazısında (Bk. a.g.y., S: 59-60, 1950) bu efsaneyi Enki ve Ninhursag (Ki) olarak adlandırır. Bu Sümer efsanesinde cennete Dilmun olarak referans verilir ve Su Tanrısı Enkinin tanrıça Ninhursag (Yer/Toprak Ana)la birlikte orada yaşadığı söylenir. Dilmun ülkesini yücelten övgülerle başlayan bu efsaneye Dilmun adını vermek daha doğru olurdu bence. Dilmun, efsanede hastalık, yaşlılık ve ölümün olmadığı parlak bir kent/toprak olarak tanımlanır. Dilmunda ihtiyaç duyulan tek şey tatlı sudur ki (Sümerlerin Abzu dediği yeraltı suyu), bunu da Enki sağlar. Enki toprak/yer ana (Ninhursag)yla evlenir ve bu evlilik Dilmun adlı adayı tatlı sular, her çeşit meyvelerle dolu bir bahçeye (cennet) dönüştürür.
Bu Sümer efsanesindeki Dilmun tarifi ile Tevrattaki cennet (Eden Bahçesi) tarifi arasında açık benzerlik ve paralelliklere dikkat çeken A. Cotterel, haklı olarak cennet fikrinin kendisinin de Sümer orijinli olduğunu düşünür.
Sümer efsanesindeki Dilmunun yeri konusunda da bir fikir birliği oluşmuş değil. Bir görüşe göre Dilmun, Pers Körfezindeki Bahreyndir. Bir diğer teze göre de güney-batı İranda bir yerdir (kent/ada).
Tell El-Amarnada bulunan ve şimdi Berlin Müzesinde korunan tabletlerden birinde de Adapa efsanesi kayıtlıdır. Efsanenin bu versiyonuna göre tanrı Enki (Akadcada ona Ea denir)nin oğlu Adapa, Eridu kentinde oturmakta ve tanrının tapınağına bakmaktadır. Bir gün denizde balık avlarken ansızın sandalı güney rüzgarı tarafından devrilir. Buna kızan Adapa, güney rüzgarı ile savaşarak onun kanatlarını kırar. Cennet tanrısı Anu, olayı duyunca Adapayı huzuruna çağırır. Enki (Ea), oğlu Adapaya Anu huzurunda nasıl davranacağını anlatırken Sana ölüm ekmeği ikram edecekler yeme, ölüm suyu ikram edecekler içme! diye emreder. Ve Adapa Enkinin dediğini yapar. Ama Anunun ona ikram ettiği ekmek ve su, yaşam ekmeği ve suyudur aslında. Böylece Adapa kendisine sunulan sonsuz yaşam şansını yitirir. Adapa efsanesinin bu versiyonu ile Tevratta anlatılanlar (Adem ve Havaya Cennette yemeleri yasaklanan meyve) arasındaki benzerlik de oldukça açıktır (Bk. The Jewish Enc., Cilt: 5, S: 36-39).
Sümerli yazar Ludingirra, Sümerde yönetimi ele geçiren Akadlıların Sümer dini ve tanrılarını olduğu gibi aldıklarını ve kendilerine malettiklerini kaydediyor.
Babil-Asur dini ve panteonu da güçlü bir Sümer damgası taşır.
Babil panteonunun başı, Babil kentinin özel tanrısı Marduktur. Rawlinson bu adı Mirrikh (Merodach) şeklinde okur ve Babillilerin Mars gezegenine Merodach adı verdiklerini, Arapların (Aramiler?) ise Marsa Mirrikh dediklerini yazar.
Babil üstünlüğü döneminde Nippur tanrısı Enlil ve Eridu tanrısı Enkinin yaratıcı rolleri Marduka transfer edildi. O tarihe kadar Enlilait olan Bel (Baal, Bélu) ünvanı da başkent Babilin tanrısı Marduka aktarıldı ve bu ünvan zamanla Marduk adının yerini aldı. Böylece Babil-Asur panteonunda sık sık Bel veya Bal/Baal adına rastlarız. Sümer panteonuna ait Enkinin adı Ea, İnannanın adı İştar, Dumuzinin adıysa Tammuz olarak değiştirilip Babil panteonuna maledildiler. Babil mitolojisi de tanrı Tammuz (Dumuzi)u tıpkı Sümer mitolojisindeki gibi tanrıça İştar (İnanna)ın sevgilisi ya da kocası olarak tanıtır. Böylece bu tanrılar Sümerce ve Semitik (Akadca) olmak üzere iki ad taşıdılar, ama daha çok Semitik adlarıyla tanındılar. Rawlinson tanrıça İştarın adının Asur yazıtlarında Yastara diye geçtiğine işaret eder.
Nippur kentiyle ilişkili olan ve Enlilin ilk oğlu sayılan Ninib (Ninurta? SC) de Babil panteonuna dahil edilen Sümer kültlerindendi. Sümerde Enlil-Ninlil-Ninib (Baba, Ana ve Oğul) üçlüsündendi. Babil mitolojisi ve panteonunda yeraltı (ölüler dünyası) tanrısı rolü verilen Kutu (Cuthah) kentinin tanrısı Nergal ise, Sümerce bir ad taşıyor. Nergal, Sümer tanrıçası Eresh-kigal, ayrıca Kutu kenti tanrıçaları Las (Laz) ve Mamituyla bir tür ilişkiye sahip. Babil tanrılarından Nusku (Nushku) bazen Sümer kenti Nippurun kült grubuyla, bazen de Harrandaki Sin tanrısıyla ilişkili görünür.
Babil-Asur mitleri ve destanları arasında Gılgamış Destanı ile Zu mitini de anmak gerekir.
Zu, fırtına tanrısıdır. Bazı kaynaklarda fırtına kuşu ve şeytani bir kuş olarak tanıtılır. Kimin elindeyse ona süper güç veren kader tabletlerini bir keresinde Enlilden çaldığı rivayet edilir. Zu adlı tanrı Kapadokyada da önde gelen bir tanrıydı. Gılgamış Destanı gibi, Zu miti de gerçekte Sümer orijinlidirler.
Babil-Asur panteonunda Samas ve Sin de önemliydiler. Samas, Güneş tanrısı ve Sipparın kent tanrısıydı. Ur kentinin tanrısı Sin ise Ay tanrısıdır.
Babil tanrıları, Babil din adamları ve astronom sınıfın spekülasyonunda belirli gezegenlerle ilişkilendirildiler ve bu gezegenler kendileriyle ilişkilendirilen tanrıların simgelerine dönüştüler. Babil üstünlüğü peryodunda Marduk Jüpiterle, Mardukun oğlu rolü verilen Nabu (Nebo) Merkürle, Nergal Merihle, Sin Ay gezegeniyle, Samas Güneşle, İştar (İnanna) daha Sümerlerden beri Venüsle, Ninib muhtemelen sabah veya bahar güneşi ya da Zühal(Satürn)le özdeşleştirilmişlerdir.
(Bk. Enc. Of Religions And Ethics, Cilt 2, Babylonians And Assyrians md., H. Zimmern).
Babilin başta gelen tanrılarının hemen tümüne Asur panteonunda da rastlarız. Asur yazısı, dini ve edebiyatı Babildekinin bir tekrarı gibi görünür. Orak bir din, kültür, hatta dile sahip görünerler. Ancak Asur üstünlüğü ile birlikte hiyerarşide değişiklik olur ve tanrı Asur pantonun başına oturur. Başlangıçta aynı adı taşıyan kentin (Asur kentinin) tanrısı olan Asur, sonraları Asurların en büyük ulusal tanrısına dönüştü, Enlil ve Mardukun rolünü üstlendi.
Babil ve Asurun önde gelen tanrılarından biri de fırtına ve şimşek tanrısı Ramman (Raman), diğer adıyla Adad (Hadad) idi.
Ramman sözcüğü fırtına, Adad ise şimşek demektir. Bir şimşek ve yağmur tanrısıdır. Asuryada daha yaygın olan Adad adlı bu tanrı Babilden çok Asura ait görünür. Onun adı resmi tanrılar listesinde sık sık Sin-Shamash-Adad üçlüsünde ve üçüncü sırada görünür. Daha sık rastlanan Sin-Shamash-İştar üçlüsündeki İştarın yerini alır böylece. Fırtına tanrısı sıfatıyla tarım için yararlı yağmur-verici, aydınlatıcı ve şimşekleriyle düşman tarafı imha edici roller yüklendi ona. Onun sembolü şimşek, kutsal hayvanı Ox idi. Ramman tapımının merkezleri arasında Babilde Karkara ve Khallab, Asuryada ise eski başkent Asur anılır. Asur kentinde Sin ve Shamashın tapınaklarının yanısıra, Rammana ve Onun babası rolündeki Anuya adanmış bir tapınak da mevcuttu. Rammanın karısı rolündeki Shala adı anılır ayrıca.
Rawlinsona göre Tevratta Ben Hadad olarak geçen Hadad, Anu (Nuh)nun oğlu olarak görünür ve Adar (Ader) olarak da bilinirdi. Sembolik olarak alevler tarafından temsil edilirdi. Hadad, Şam kralının da adıydı ve tüm Şam kral aileleri de Hadad adını almışlardır diyen Rawlinson, bu tanrıya esas olarak Suriyede tapılırdı demektedir. Rawlinsona göre Adar, ateş sözcüğünün Babilce karşılığı olup Adrammelech, Adrameles ve Atropates gibi adlarda da geçmektedir.
Daha az önemli çok sayıda başka tanrılar da vardı. Ama başta gelen Babil ve Asur tanrıları bunlardı.
Asur dini, inanç ve pratikleri arasında rastlanan ağaç kültü ve ona ilişkin gizemli seremoniler dikkat çekmektedir. Örneğin Asuryadaki gizemli bir ağaç şöyle konuşturulur:
Ben Khvanirasta bir ağacım
Benim gibisi yoktur
Çünkü ben meyve verdiğim zaman
Kral meyvelerimi yer
(Bk. Sidney Smith, Notes on the Assyrian Tree, School of Oriental Studies Bulletın, Cilt. 4, s. 69-76, London, 1926-28).
Smith, bu Asur ağaç kültü ile ilgili Drakhti Asurik başlıklı bir Pehlevice tekstten sözetmektedir (Drakhti Asurik başlıklı bu Pehlevice metin için bk. Bulletın II, 637 ff).
Bu ağaç kültünün veya Asur paganizminin Asuryanın düşüşü ve Zerdüştlüğün Asur ve Babil dinini bastırmasını takiben giderek kaybolduğu sanılmaktadır.
Suriye ile Fenike-Kenan dini ve panteonları Babil-Asur panteonuyla yakından ilişkililer. Hadad (Raman), Bel, El ve Sin gibi tanrılara Suriye ve Fenikede de rastlarız (Bk.Enc. Of Religion And Ethics, Cilt 12, Syrians or Aramaeans, A. J. Maclean).
Asur ve Mısır panteonları arasında da belirli benzerlikler kurulur ve bu durum Mısırdaki 18. Hanedanlık döneminde başlayan Asur-Mısır yakınlaşmasına bağlanır. Bu dönemde bazı Asur tanrılarının (Athor, Baal, Astarte, Mylitta ve Alitta gibi) Mısır panteonuna da girdiği tahmin edilir.
Asur krallarının adları bile, Rawlinsonun Journal Of The Royal Asiatic Society adlı periyodikte yayınlanan Outline Of The History Of Assyria (London, 1852) adlı eski bir yazısında işaret ettiği gibi, tanrı adlarından gelmedirler. Örneğin Salmaneser adı, Rawlinsona göre Shalman (Sallam)-Anu, yani Anu Benzeri demektir. Gaston Maspero ise, The Struggle Of The Nations adlı eserinde daha çok Salmaneser olarak söylenen adın Shalmanu-asharid veya Shulmanu-asharid olduğunu ve Tanrı Shulmanu/Shalmanu Prenstir anlamına geldiğini yazıyor. Rawlinson, Anobret ve Telani (Tel Anu: Anu Tepesi) adlarını da Anulu birer kombinasyon olarak düşünür ve Anu sözcüğünü Nuhun adıyla ilişkilendirir, Nuhun bu adla tanrılaştırılmış olabileceğini söyler. Enc. Of Religion And Ethicse göre ise, Anu, cennet tanrısıdır. Tüm bunlara Enlil veya Bel, Adad, Ninib (Ninurta) vd. gibi tanrı adlarıyla kombine edilmiş isimleri de eklemek gerekir. Rawlinson, Sennacherib ve Sanballat adlarının ise tanrı Sanın (Sin, SC) adından türetildiklerini düşünür. Tiglat- Pileser adını ise, Tarkat Pil Asur olarak yorumlar. Asur gibi, Tarkatın da Asur krallığının özel tanrılarından olduğunu, daha doğrusu bir tanrıça olduğunu, Derceto ya da Semiramis adıyla ve Tanrıların Anası olarak tanınmış olabileceğini söyler. Rawlinsona göre bu olgu, yani tanrıça Derceto adının kraliyet evi ile özdeşleştirilişi, Asur krallarının Semiramis soyundan geldikleri geleneğini ya da iddialarını da açıklar. Derceto (Tarkat, Semiramis), Tanrıların Babası olarak tanımlanan Bel (Belus)in karısı gibi görünür. Rawlinsona göre her yerde çıplak bir dişi figür tarafından temsil edilen Diana (Mylitta), Derceto adlı tanrıçanın kızıdır ve Suriyede Alath (Alitta, Tanath) adıyla bilinmektedir. Diana adlı tanrıçanın Asurca adı Heredota göre Mylitta idi. Rawlinson, bazen panteonun başı gibi görünen Moloch (Satürn) adlı bir tanrıdan, ayrıca Martu (Marto, Neptün) ve Dala adlı Asur tanrılarından da bahseder.
Ancak, erken bir evreye ait olduğu için, Rawlinsonun bu yazısında Asur panteonu konusunda söylenenlere ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
Kuros Hermez Nazlu imzasıyla Nsibin Dergisinde çıkan bir yazıda (1997), Asurların yılın her ayını bir tanrıya ve benzer şekilde haftanın her bir gününü de o güne egemen olduklarını düşündükleri birer tanrıya ve gezegene adadıklarına işaretle aşağıdaki bilgilere yer veriliyor:
Pazar günü Samas (Güneş)a, Pazartesi Sin (Ay)e, Salı Nergal (Merih)e, Çarşamba Nebu (Merkür)ya, Perşembe Marduk (Jüpiter)a, Cuma İştar (Venüs)a, Cumartesi Ninib (Zühal/Satürn)e.
(Belli ki, pazar günü güneşe, pazartesi Aya ibadet edilirdi, vs. SC)
Asur yılının 1 Nisanla başladığı belirtilerek (Sidney Smith, Asur takviminin önceleri sanıldığı gibi Nisan ayıyla başlamadığını, anlamı belli olmayan Qarrate adlı ayla başladığını söyler ve farklı ay adları verir; Bk. Early Hist. Of Assyria, 1928) Nisan ayının hava/gök tanrısı Enlil (Bel)e kutsandığı, Mayısın adı çeşme/pınar anlamına gelen Ea (Enki)ya, Haziranın Ay tanrısı Sin (Enzu, Nannar)e, Temmuzun Tamuz (Dumuzi)a, Ağustosun tanrı Sinin oğlu ve adalet tanrısı Samas (Utu)a, Eylülün tanrıça İştar (İnanna)a, Ekimin tanrıların başı Anu (An)ya, Kasımın Marduka, Aralıkın tanrı Nergale, Ocakın Nebuya, Şubatın Raman (Adad)a, Martın ise kötü ruhlara kutsandığı belirtilmektedir.
Aynı yazıda Ay adlarının hemen hemen eski Asuryadaki haliyle bugün de korunduğu, ama günümüzde kullanılan gün adlarının Asur ve Süryaniler hiristiyanlığı kabul ettikten sonra değiştiğini, bu yeni sistemde Cumartesi gününün adının Sabta (Süryanicede Sabto) olduğunu ve haftanın diğer günlerinin ise Sabta sözcüğünün önüne 1, 2, 3, 4, 5 sayıları eklenerek adlandırıldığı söylenmektedir. Gün adlarına eksen olan Sabta tevrat ve incilde kutsal gün ve dinlenme günüdür. Bu tatil günü dini törenler ve şenlikler yapılır ve bu günlere sabatu denirdi. Ama bu kelime aslında haftanın yedinci (son) günü demekti. Yahudiler Sabat (sabt) der, Farslar ise Sanba derler. Ermeniler ise sabat olarak Asurlardan almışlar ve diğer günleri aynı yöntemle sayılar ekleyerek saptamışlar. Şubat ayının adı da Sabatu (Sbat)tır. (Açık ki, Cumartesinin adıyla Şubat ayının adları aynıdır. Ludingirra, tüm Sümeri kapsayan Ur başkentli ilk birleşik Sümer krallığının, yani Ur kenti kralının karısı Kraliçe Şubat diye birinden sözeder ki, bu terimin ilk görünüşüdür gibi bu. Bk. tablet 10, S: 57. SC).
Aynı yazıda Borsippadaki büyük Zigguratın (Yüksek Kule demek, bu kule tapınakların hemen yanına yapılırdı ve bu kulelerden ay ve yıldızların hareketi izlenirdi) yedi katlı olduğu, her katının haftanın her bir gününe ait gezegeni andıran renkte yapıldığını, örneğin altıncı katın gümüş renkte yapıdığını ve Sin (Ay) gezegenine adandığını, yedinci katın ise Samas (güneş)a adandığı yazılmaktadır.
Elam Panteonu
The Cambrıdge Ancient History (I, part 2), Elam panteonunda 37 kadar tanrı bulunduğunu söylüyor. Gaston Maspero bunlardan bir bölümünün adlarını şöyle verir:
Susian (Shushinak), Dimesh (veya Samesh), Dagbag, Assiga, Adaene (Aduene), Humba (yazılışı kesin değil, Khumban olabilir) ve Umman (Kaldeliler bu tanrının kendi tanrıları Ninibe karşılık düştüğünü söylerler), Shumudu, Lagamaru, Partikira, Ammankasibar (Yunanlıların Memnon dedikleri olabilir bu), Uduran, ve Sapak.
Speıser, Masperoda anılmayan birkaç diğer Elam tanrısı sayar: Pinikir, Kirpisir, Ruhuratir, ve Nitutir.
The Camb. Anc. Hist.de ayrıca Napir adında bir Elam tanrısından sözedilir. Elamlıların tarihleri boyunca Ay ve Güneş tanrılarına sahip olduklarına işaret edilerek, adı bilinmeyen Elam ay tanrısının Napir olabileceği söylenir.
Masperonun yazdığına göre, Elam tanrılarının hepsi Susaya yakın kutsal bir ormanın derinliklerindeki bir tapınakta idiler ve oraya sadece rahipler ve kral girebilirdi.
Elam panteonunun başı, Susian (Sus, Susi) adlı tanrıydı. Masperoya göre onun adı Susa kentinin adından gelme bir sıfattır ve adı muhtemelen gizli tutulmuştur. Bu tanrının adı Speıserde Ba. Sa-Shushinak veya Ba. Sa (Shushinak) olarak, The Camb. Anc. Hist.de In-Shushinak (Susanın Efendisi, Susanın Lordu demektir bu) olarak verilir. Sümercede Nin-Shushinak şeklinde söylenen bu tanrının Güneş tanrısı olabileceği belirtilir. The Worlds Historyde ise ondan Tanrıça Susa olarak sözedilir ve mabedinin başkent Susada olduğu öne sürülür.
Elam panteonu hakkında bilinenler, daha doğrusu benim ulaşabildiğim bilgiler bunlardan ibaret. Bu verilerden hareketle Mari kentindeki ünlü Ninni-Zaza tapınağının In-Shushinak (Nin-Shushinak) veya Susi adlı bu tanrıyla ilintili olabileceğini düşünüyorum. Bu ise Mari kenti ve krallığı ile ilişkili olduklarını düşündüğüm Hurrilerle Susalıların bağlantısına işaret eder. O, Za veya Zu adlı tanrı ile de aynı olabilir.
Zazalarda tanrıya Homa denir ki, bu Khumba ile ilişkili olabilir. Huma kuşu tabiri ise Zu adlı fırtına tanrısı kuşu temsil eder gibidir. Elam panteonunun Susa civarında kutsal bir ormanın derinliklerinde olduğu ve oraya kraldan ve rahiplerden başka kimsenin sokulmadığı söyleniyor ki, bana Gılgamış Destanında bir dev olarak resmedilen Humbaba (Huwawa)nın koruduğu ormanı hatırlatıyor bu.
Hurri, Mitanni ve Urartularda Dil, Din, Edebiyat, Sanat ve Mimari
Dil: Hurri dili Semitik değil. Hitit ve Kassit dilleriyle de ilişkisi olmadığı belirtiliyor. Ne Sami, ne de Hint-Avrupai bir dil. Arka arkaya takılan eklemlerle oluşturulduğu halde bilinen eklemli dillerden herhangi biriyle yakınlığı kurulamıyor. Hitit imparatorluğunda konuşulan başlıca dillerden biriydi bu.
M.Ö. I. Milenyum boyunca Van-Urmiye gölleri arasındaki bölgede konuşulan Urartuların dili Hurricenin bir devamıydı. Zaten Hurrilerin anayurdu da bu bölgede aranmalı. Merkezi farklı da olsa Urartu uygarlığı aynı halk tarafından kurulmuş olan daha eski Hurri uygarlığıyla yaklaşık aynı coğrafyada yükseldi.
Anadolu Uygarlıkları adlı eserinde Ekrem Akurgalın verdiği bilgilere göre, Mari, Urkis (Mardinin güneyinde), Ugarit ve Hattuşa gibi merkezlerde Hurri dilinde yazılmış belgeler bulundu. Bu dildeki en önemli metin ise, El Amarna arşivinde tespit edilen ve şimdi Berlin Müzesi Önasya Bölümünde korunan Mitanni kralı Tuşratta (1380-1350 M.Ö)nın Mısır Firavunu III. Amenophise yazdığı mektuptur. Dilbilimciler tarafından çözülen bu mektup Hurri dilinin yapısı ve grameri konusunda önemli bilgiler sağladı. Hurri dilinin bir lehçesini konuştukları kanıtlanmış bulunan Urartulardan kalma iki dilli (Asurca ve Urartuca) yazıtlar da katkı da bulundu buna.
Hurrilerin en önemli merkezlerinden biri olduğu anlaşılan Urkis kentinde ortaya çıkarılan ve şimdi Louvre Müzesinde sergilenen yazıt, Hurrilerden kalma en eski yazılı belge olup M.Ö. 2300 yılına aittir. Tunçtan bir aslan heykelinin koruduğu bir taş levha üzerine çivi yazısıyla kazınan bu belgede bir tapınağın kurulması konu edilmektedir.
En azından Urartuların çöküşüne dek kullanımda olduğu anlaşılan Hurri dilinin tarihi ve evrimi bakımından ikinci önemli kaynak ise az evvel bahsini ettiğimiz El Amarnada saptanan M.Ö. 14. Yüzyıla ait mektuptur. Şimdilik bilinebilen bu iki önemli belge ve Urartuca yazıtlar birlikte ele alınıp çalışıldığında Hurri dilinin tarihi ve yaşayan dillerle bağlantısı hakkında kabaca da olsa bir fikir edinilebilir.
Din: Güçlü rahipler eliyle örgütlenmiş olan Hurri dini sağlam kurallara dayandırılmış görünüyor. Hurri dini ve hayli kalabalık olan panteonları Hititler tarafından nerdeyse bir bütün olarak alınmıştır.
Hurri panteonu, O. R. Gurney, J. Lehmann ve D. M. Langın eserlerinden yararlanarak toparlarsak: Hava tanrısı Teshup (Mitannilerde Tessub, Teşup), Onun aslan üzerinde tasvir edilen ve bazı yerlerde Sahassaras veya Huwassanas adı altında tapılan eşi tanrıça Hebat (Hepit), tarım tanrısı olan oğlu Telipinu, yine Teşup-Hebat çiftinin oğlu Sharruma (Sharma), aslana binmiş kanatlı bir figür olarak tasvir edilen ve özellikle Malatya Samuhada ünlü olan tanrıça Shaushka (Hurrilerin Ishtarı), Güneş tanrıçası Wuru-Semu, aşk ve savaş tanrıçası Sausga (Shaushka ile aynı olabilir), ay tanrısı Kushukh (Shar-Kushukh), bir yeraltı tanrısı olan Hesui (?).
Bu listeye Hurri mitolojisinde sık anılan Kumarbi ile Lama da eklenmelidir.
Hurriler kendi panteonlarına Anu, Antu, Enlil, Ninlil, Ea, Damkina gibi çoğu Sümerlere ait olan bazı Mezopotamya kültlerini de almış görünüyorlar. Yine Hurri olan Mitannilerde kendilerine egemen olan Hint-Avrupalı yönetici kastın panteonlarına soktuğu Mitra, Indra, Varuna ve Nasatyas gibi bazı eski Hint kültlerine rastlamaktayız.
Hurri orijinli Urartuların ise, bir dönem en az 79 tanrı ve tanrıçaları vardı. Bunların listesi Vana yakın Zimzim Dağında Mher-Kapısındaki bir yazıtta veriliyor. Urartu tanrılarının en önemlileri hiyerarşideki yerlerine göre sayılırsa, panteonun başı olan ulusal tanrıları Khaldi veya Haldi (yerel dilde Aldi), gök tanrısı ya da savaş, şimşek ve fırtına tanrısı Teşeba (Teshub, Teishba, Teisheba) ve güneş tanrısı veya tanrıçası Şivini idiler.
Rewanduzun 18 km kuzeyindeki modern Mucesir adında yaşadığı sanılan ve Urartu aşiretlerinin en eski merkezi veya yurdu olduğu öne sürülen Musasir adlı antik yerleşme, The Cambridge Ancient History (III, Part I: 339)de verilen bilgiye göre, tanrı Aldi/Haldi ile eşi tanrıça Arubaniye tapılan bir ilk merkezdi. Bir boğa üstünde tasvir edilen Urartuların süper tanrısı Haldiye E. Akurgalın aktardığına göre 17 boğa 34 koyun kurban edilirdi. Teşuba 6 boğa 12 koyun, Şiviniye de 4 boğa 6 koyun sunulurdu. Bu tanrılara bazen insan kurban edildiği de olurdu.
Urartularda bereket veya bitki tanrısı Kuera (Quera), ay tanrısı ise Shelardi (Mezopotamyadaki Sinin karşılığı) adını taşırdı. D. M. Lang, Urartuların Asur tanrısını da benimsediklerini yazmaktadır.
Toprakkale kazılarında bir kutsal ağaç ve onu sulayan bir pot heykeli tespit edildi. Urartu dininde ağaç kültü (yaşam veya ölümsüzlük ağacı) de mevcuttu.
Urartular, tanrıları için görkemli tapınaklar inşa eder, içine onların heykellerini koyarlardı. Toprakkale kazılarında milli tanrıları Haldiye ait bir tapınak ortaya çıkarıldı. Urartunun Musasir kentinde de bir Asur kralı tarafından yağmalandığı bu kralın kendi yıllıklarında ayrıntılı olarak anlatılan Haldi ve Bagbatuya ait bir tapınak keşf edildi. Patnos civarındaki Aznavurda Karaköse yolu üzerinde Urartu kralı Menuanın zamanından kalma bir saray, kale ve zirvesinde SUSİ adında bir Urartu tapınağı bulundu. Savunma amaçlı olarak, ayrıca Diauehi ve Etiuya dönük askeri seferler için bir karakol ve üs olarak inşa edildiği tahmin ediliyor. Bir Türk arkeolog timi tarafından 1959da tespit edilmiş olan Altın Tepedeki bulgular (mezarlar vd), Urartuların ölü gömme gibi bazı adetlerine ışık tutuyor. Altın Tepe, eski bir surlu Urartu kentidir. Argishti II (785-714 M.Ö) dönemine ait olduğu sanılıyor. Bir Urartu prens ailesi veya kabilesine ait olduğu belirtilen burdaki mezarlarda altın ve gümüş hazineleri bulundu.
Edebiyat: E. Akurgal, Hurrilerin özellikle mitoloji alanında büyük eserler verdiklerini, bu alanda komşuları Hititleri, Fenikeliler ve Geç Hititler dolayımıyla Yunan dünyasını etkilediklerine işaret etmekte, ayrıca Hattuşada ünlü Gılgamış Destanının Babil versiyonuna kıyasla daha bütünlüklü bir Hurrice çevirisi ve yorumunun tespit edildiğini yazmaktadır. Hurrilerin en büyük destanı onlarda tanrıların kralı olarak tanımlanan Kumarbi üzerine yazılandır. Bu destanın Hititçe çevirsi bulundu Hattuşada. Akurgala göre orijinali Hurrice olan bu destan sonraları Helen dünyasına da geçmiş, Homeros ve Hesidosun eserlerine büyük etkide bulunmuştur. Aynı yazar, Ullikummi, Tanrı Lamanın Krallığı, Ejder başlı Yılan Hedammu, Gurparanzahu gibi diğer bazı Hurri efsane ve destanlarına, Avcı Kessi, Apu ile İki Oğlu, Bulunmuş Çocuk, Balıkçı Karı-Koca gibi çok sayıda Hurri masalları bulunduğuna da değinmekte, daha çok Sümer-Babil kültür geleneğinin yaşatıcıları gibi görünseler de Hurrilerin bazı uygarlık alanlarında kendilerine özgü yaratıları olduğunu, ama devlet olarak kısa süreli varlıkları nedeniyle gerekli gelişme ve olgunlaşma olanağı bulamadıklarını yazmaktadır (a.g.e., S: 125).
The Cambrıdge Ancient History (III, Part I)de Ullikumminin Şarkısı diye bilinen Hurri destanında tarihleri boyunca Hurri uygarlığının üssü olmuş olan Urkish bölgesinin (Diyarbakır güneyindeki dağlık bölge) Hurri panteonunun önde gelen tanrılarından Kumarbinin karargahı olarak tanımlandığına işaret edilir.
Sanat ve Mimari: Asıl Asuryada hammadde kaynakları yoktu. Urartu toprakları ise madenler yönünden (altın, gümüş, bakır, demir, vd) oldukça zengindi. Asur-Urartu savaşlarının temel bir nedeni Asuryanın bir ekonomik varolma savaşı yürütmesiydi.
Urartu krallığına bağlı aşiretler ve prenslikler vergilerini bu madenler cinsinden öderlerdi. Altın, özellikle Kummukhtan, Gümüşün çoğu modern Gümüşhaneden, bakır ise Erganiden sağlanıyordu.
Toprakkale, Altıntepe ve Karmir Blur kazılarında meydana çıkarılan ve bir bölümü bugün Ankara Anadolu Müzesi, British Museum ve Berlin Müzesinde korunan Urartu eserleri (insan ve hayvan tasvirleri, tanrı heykelleri, miğfer, kalkan, kazanlar ve kazan kulpları vd gibi), onların sanat alanındaki başarılarına tanıklık etmektedir ki, sanat ve mimari alanındaki bu başarılarda ülkenin hammade yönünden zenginliği de bir rol oynadı. Hurriler ve Urartular döneminden kalma tapınaklar, Urartuların yer yer bugün dahi kullanılmakta olan gelişkin sulama sistemi, ovaları ve vadileri tarıma açmak için yapılmış kanallar, baraj gölleri, kaleler, taş yapılar vd., sanat, yapı ve mimari alanında dikkate değer başarılardır.
Hitit Dini
Hititlerin kendilerini Bin Tanrılı Halk olarak tanımlamış olmaları onların panteonu hakkında yeterli fikri zaten veriyor. Tüm bu tanrı, tanrıça ve kültlerin Hititlerin kendilerine ait olduğu sanılmamalı. Çünkü Hititler, Hitit-öncesi Anadolu halklarının, en başta topraklarına yerleştikleri Hattilerin, özellikle Hurrilerin panteonunu olduğu gibi almışlar.
Hititlerde merkezileşme daha çok yönetsel ve askeri alanlarla sınırlı kalmış gibi. Dinsel alanda bir merkezileşme görülmez. Tecrit haldeki Anadolu kentlerini veya kent devletlerini bir tür konfederasyonda birleştiren Hititler, bunu yaparken lokal tapınak ve kültleri yerinde bırakmışlar. Hitit tanrılarının belirli yerlerin ve güçlerin tanrıları olarak lokalize edilmesi buna işaret etmektedir. Hitit panteonu Hitit konfederasyonuna dahil tüm kent devletlerinin tanrılarını içeriyor. Buna rağmen yönetimin merkezileşmesi belli bir sentezi de birlikte getirmiş, sonuçta bazı ulusal tanrı, tanrıça ve kültler de oluşmuştur.
J. Garstang, The Land Of Hittites (1910) adlı çalışmasında Hitit topraklarında, Hitit dini ve panteonunda dört-beş inanç tabakası tespit ediyor:
Dağ, nehir, toprak, güneş, ay ve yıldız tapımında tanık olunan cansız tanrılar, en ilkel animist inanç biçimleri. İkinci tabaka, bu en ilkel inançlardan sonra canlı varlıklara (arslan, geyik, yılan, boğa, kartal, keçi, ve diğer) tapımın gelişmesidir. Bunların bir bölümü aşiret totemleri olarak benimsenmiştir. Daha sonra insan biçimli tanrıların belirdiği görülür. Bunların ilki Ana Tanrıçaya tapımdır. Bu tanrıçanın süper gücü ifadesini onun bir aslanda temsil edilmesinde bulur. Ölümden sonra bir başka yaşam olduğu fikri ile bu tanrıçaya tapım yakından ilişkililer.
Hitit-yıkılışı sürecine ve sonrasına ait olduğu tahmin edilen Amazon denen rahibeler sınıfı bu Ana Tanrıçanın rahibeleridir. Friglerin gelişinden önceki dönemde Anadoluda kadınlık ve analık önde gelirdi. Bunun sosyal alandaki ifadesi kadının ve analığın merkezi önemi, gerçek evliliğin olmayışı idi; dinsel alanda ise Ana Tanrıçaya tapımda buluyordu ifadesini. Ama Frigyalıların Anadolu istilası ve Hitit yıkılışıyla birlikte dinde ve toplumda Anadoluya yabancı olan erkek egemen fikirler de girdi ve giderek egemenlik kurdu. Bir Baba Tanrıyı birlikte getiren Frigyalılarla birlikte Anadoluda sosyal ve dinsel ideallerde bir değişim görüldü. Hitit panteonundaki en son (üst) tabakada erkek önceliği görülür. Yeni tanrı elinde ışık taşıyan Sandestir. Fakat bu ad Klikya ve Lidyada yaşayan Yunan geleneğinden biliniyor. Onun gerçek adı bilinmiyor. Bu tanrının Hititlerde bu sıralarda Baal ve Zeusun konumunda olduğu anlaşılan Tarku olması mümkündür. Küçük Asyada bu tanrı değişik isimler altında bilinirdi. Mitannilerde Tessub, Suriyede Hadad, Babilde Rimmon gibi. Onlardan Anadoluya geçmiş olabilir. Elinde kılıç taşıyan bir savaş tanrısıdır. Fetihçi Hititlerle birlikte getirilmiştir belki. Doğaya tapanlar onda erkek gücünü, göklerden yöneten güneşi, kendi Toprak (Yer) Analarının kocasını buldular. Onun gelişi Yer Tanrıçası ile çiftleşme zamanı (bereket mevsimi) olarak yorumlandı. Böylece Babalık ifadesini onda buldu. Bu yeni tanrı verimlilik sembolü boğa ile özdeşleştirildi. Malatyada bu tanrı bir boğanın sırtında görünür, boğayı sürer. Bu Baba-Tanrı Güneş Tanrısıyla karıştı, özdeşleşti, ikisi tek bir kimliğe dönüştüler.
The Hittites (1954) adlı kitabında O. R. Gurney, Hitit töreleri ve bayramları hakkında bazı bilgiler vermektedir. Bu bilgilere göre Hitit takviminde yıl, baharda başlıyordu. Purulli (Purulliyas) bayramı, onlarda yeni yılın başlangıcına işaret edebilir. Aslı büyük ihtimal Hattice olan Purulli sözcüğü, Gurneye göre Topraktan (Yerden) demektir. Baharda yapılan ve Toprak Ana Lilwaniye adanan Purulliyas adlı festivalde dragonun öldürülüşü, yani tanrı ile daragon İlluyankanın dövüşü efsanesi canlandırılırdı. Gurney, bu tanrı-dragon savaşının yeryüzünün yeniden canlanışını, iyinin kötüye, yaşamın ölüme üstünlüğünü simgelediğini yazmaktadır. Hitit bayramlarından biri de yaz mevsiminde yeri belirlenemeyen Gursamassa adlı kentte Yarris adlı tanrının onuruna yapılırdı. Gurney, Hititlerde Yaşlı Kadın diye bir figürün varlığına değinir ayrıca. Hitit masalları, efsane ve literatürü üzerinde Hurri nüfuzunun çok büyük olduğunu vurgular. Ünlü Gılgamış Destanının hem Hurrice, hem Hititçe versiyonlarının varlığına işaret eder.
Boğazköy civarındaki Yazılıkayada saptanan Hitit tanrı ve tanrıçalarının pek çoğunun Hurri panteonuna ait oldukları anlaşıldı. Hititler, Hurri panteonunu bir devlet dini olarak benimsemişler adeta.
Hurrilerdeki Teşupun Hitit panteonundaki karşılığı savaş tanrısı Sutekh (Set)tir. Semitlerdeki Baala, Mısırlılardaki Amona, Yunanlılardaki Zeusa denk düşer bu tanrı. Hurrilerdeki Hebatın Hititlerdeki karşılığı kutsal kentleri ve dini merkezleri Arinnada bulunan ve kutsal bir hayvan olarak görülen boğa üzerinde gösterilen Taru (Tarhunna, Tarhunta, Tarhum, Tarhund, Tarhuis)dur. Fırtına ve yağmur tanrısıdır. Telipinu, Wurusemu ve Sausga Hurrilerden Hititlere aynı adla geçmişler. Shaushkanın karşılığı ise İştar (Astartha)dır.
Gurney, bir Hitit hikayeci ve masalcının şu sözlerini aktarır:
Güneş tanrısı Sipparda oturur, Ay tanrısı Kuzinada, Hava tanrısı Kummiyada, İştar Ninevehte, Nanaia Kissinada, Marduk Babilde oturur.
Enc. Of Britannicaya göre Hititlerde ve Luwilerde Ay tanrısına Arma adı veriliyordu.
Hititler; Hurri dini aracılığıyla Anu, Antu, Enlil ve Ninlil, Ea ve Damkina gibi Mezopotamya kültleriyle de tanışmışlardı.
Hitit panteonunda en başta gelen figürler, çeşitli kentlerde tapınakları bulunan savaş tanrısı Sutekh (Set, Baal-Sutekh) ile hava tanrısı Taru idiler. Etrüsklerdeki Tarchonun orijini bazı kaynaklara göre Hititlerdeki Tarudur. Hititçe bir sözcük olduğu belirtilen Tarhın feth (zapt) etmek, fetih, fetihçi anlamlı olduğu söyleniyor. Elinde ışık olan Hitit gök veya cennet tanrısı Sandes (Sandan, Santas, Sandon)in adı ise kral anlamına gelmektedir. Bir Malatya tanrısı olarak nitelen Sandes, Klikyada baş tanrıydı. Hititlerde Sarissa, Karakhna ve diğer bazı kentlerde bir geyiğe binmiş olarak tasvir edilen ve kırsal kesim tanrısı olduğu izlenimi veren bir başka tanrıdan daha sözedilir.
Kadeş Savaşı sonrasında Mısırla Hititler arasında yapılan barış antlaşmasında (M.Ö. 1271) da bazı Hitit tanrı ve tanrıçalarının bir listesini buluyoruz. Antlaşmada adları anılan bu tanrılar Hitit konfederasyonuna dahil dokuz ana devletle (Arinna, Aleppo, Sarisu, Zanu-arnda, Pirqa, Khisa-sapa, Rukhasina, Tonisa ve Sakhepaina) ilişkilendirilir.
Prof. Sayceye göre Hitit Konfederasyonuna dahil devletler içinde Kas Krallığı ikinci sırada geliyordu. Kaskanın yanısıra konfederasyona dahil Azzi-Hayasa ve daha bir seri başka prenslikler vardı.
Hitit pantonunda Dağ kültleri dikkat çekiyor. Onların dininde bu kült önemlice bir yer tutuyor. Buna bakarak onların veya bazı aşiretlerinin dağ orijinli olduğunu ve kendi merkezlerine pek uzak olmayan civardaki dağlardan (Toros ve Anti-Toroslardan veya Kafkasyadan) geldiklerini, Toros ve anti-Torosların vadilerine daha erken bir tarihte yerleştiklerini düşünenler var. Ama bu kültü komşu halklardan da alabilirler. Birçok Hitit kralı adlarını tanrılarından ve kutsal bilinen dağlardan alıyor. Yalnız dağlara değil, kaynaklara tapım da var Hititlerde. Ayrıca Mısırda olduğu gibi onlarda güneş kültü de güçlüydü.
Hitit kralları, kendilerini tanrı değil, ama Yüksek Rahip gibi gördüler. Hem kral, hem de birer yüksek rahip rolü üstlendiler.
Saycenin Garstangın kitabına yazdığı önsöze göre Yunan efsanelerinden bildiğimiz Amazonlar, Hitit dininin ve Hitit tanrıçasının Silahlı, militan kadın papazları idiler. Hititlere referansla Unutulmuş halkın öyküsü müthiş bir öyküdür diyen Sayce, Yunan dini ve mitolojisinin Hititlere çok şey borçlu olduğuna inanmaktadır. Lehmannın aktardığına göre Cornelius, Amazon adının etimolojisini Am (kadın) ve Azzi (Hitit kayıtlarında adı Hayasa öğesiyle birlikte sık geçen ülke ve halk) sözcüklerinin bir kombinasyonu olarak açıklamakta, böylece onları orijinde Azzilerle ilişkilendirmektedir. Lehmanna göre Hitit kenti Amasya Amazonlara aitti ve adını da Ana Tanrıça Amadan almaktaydı. W. Wrighta göre, Efes, İzmir, Kyme, Myrina, Priene ve Pitane kentleri Amazonlar tarafından kurulan birer Hitit kenti idiler.
Ana Tanrıçaya tapım tüm Hitit toprakları ve tüm Anadoluda egemendi. Belirli bölgelerde derin kök tuttu ve özgün biçimlere büründü. Nitekim asırlarca sonra bu aynı inanca Comanada Ma adlı Ana Tanrıçaya, Frigyada analık ve bakirelik fikirlerinin kombinasyonunu ifade eden Kybeleye, Efeste Artemise ve en son Geç-Hitit adıyla tanımlanan çağda Karçemişte Semiramise tapım biçimi altında tanık olunmaktadır. Yunanlılarda ise açık ki dişilik ve güzellik sembolü Afroditeye dönüştü.
Bu inancın kökleri aslında Hitit-öncesi çağlara dayanıyor. Çünkü arkeologlar Toprak Ana (Tanrıça Ana) fikrinin ilk olarak Yeni Taş Çağına ait Çatal Höyükte doğduğunu ve o çağda oldukça yaygın bir inanç olduğunu tespit ettiler. Bu fikrin yerleşikliğe ve tarıma ilk geçilen Yeni Taş Çağında doğması ve o çağa egemen olması tesadüf değil. Bu çağda geçim toprağa ve tarıma bağlıydı, toprağın verimi ve güneş yaşamsal bir öneme sahipti. Bu nedenledir ki, toprak ve güneş kutsallaştılar. Toprak ilk kez dişi olarak tasarlandı, döllenme ve bereket tanrıçası Toprak Ananın taştan figürleri yapıldı. Toprak Ana ile Güneş Tanrısının birleşmesi (evliliği) fikri yer etti.
Yer Ana fikri, Neolitik Devrimin dörtbin yıl kadar sonra Avrupaya ulaşması ile birlikte oraya da taşınmıştır. Sözgelimi, Britanyada Stone Hedge adı verilen koca taşlardan yapılma bir yapı var. Şekli ve planından hareketle bir fizikçi bu yapının Yeni Taş Çağına ait olduğunu, toprak ana ile güneş tanrısının birleşmesini ifade ettiğini öne sürdü ve bu yorum genel kabul gördü. Burdaki tanrıça heykelinin Çatal Höyükten getirildiği tahmin edilmektedir.
Toprak Ana (Ana Tanrıça) fikrinin Neolitik Devrimle ilişkisi, bu inancın bulunduğu çağlarda ve yerlerde kadının toplumun ekseninde bulunması, dini fikirlerin iktisadi ve sosyal koşullardan bağımsız olarak doğmadığını, tam tersine bu koşullara bağımlı olduklarını söyleyen Marksizmi doğrulamaktadır. Nitekim arkeolojik bulgular geçmiş çağları ve karanlığı aydınlattıkça bilim dünyasında Marksist tarih felsefesi daha çok prestij topladı.
Ana Tanrıçaya tapımın da olduğu Hititlerde, bu inancın yanısıra otoritede (devlet yönetiminde) kadınların önemli rol oynadıklarını görüyoruz. Yazıtlarda adları anılan ve eş-yönetici olarak görülen saraylı kadınların varlığı, anıları Yunan geleneğinde yaşayan Ana Tanrıçayla ilişkili kadın savaşçı tipi toplumda kadınların yerine ışık tutmaktadır.
Amazon efsanelerinin Hitit iktidarının çöküş ve dağılış peryoduna, yani M.Ö. 1200 veya 1150 yılından sonraki döneme ait olduğu tahmin edilmektedir. Amazonlar denen bu rahibeler zümresinin başlangıçta silahsız oldukları, ama Frigyalıların istilası sırasında kendi dinlerinin savunması uğruna silahlandıkları sanılıyor.
Truvalıların Dini İnançları
Truva kentinin surlarında melekler, kentte bir Athena Tapınağı, kutsal Pergamosta ise bir Apollo Tapınağı mevcuttu. Truva Yaşlılar Meclisinin toplandığı bir yer de vardı.
Truvalıların kutsal kenti Zeleianın adı geçer bir de.
Mitolojide Zeusun kızı olarak görünen tanrıça Athene, Truva Savaşı sırasında erkek kılığına girerek Truvalıların içine gider ve Zeleiada oturan bir Truva aşiretine komuta eden Lycian kumandan Pandarusa şöyle hitap eder: Sizin öz Lycian tanrınız Archer Kral Apolloya yalvar ve kendi kutsal kentin Zeleiaya döndüğünde kuzular kurban et ona (Homer, İlyada, Rıeu çev., S: 61-63 ve 79-80).
Homerin İlyadasında Truva Savaşında tanrı ve tanrıçalar da taraf tutar, savaşa katılır, savaşan taraflar arasında bölünürler. Süper tanrı Zeus, tarafsız görünmekle beraber, Truvalılara, özellikle Truva kralı Priam ve oğlu Hektora büyük sempati duyar. Zeusun kızı aşk tanrıçası Afrodit, Truvalıların safında Yunanlılara karşı savaşır, Priamın oğlu Parisi kurtarır. Pergamusta bir tapınağı bulunan Apollo ve savaş tanrısı Ares de Truvalıların tarafında savaşırlar. Apollo, Ares ve Afrodit mitolojide Zeusun çocukları olarak görünürler. Yine İlyadaya göre Truvada bir tapınağı bulunan tanrıça Athene, ateş tanrısı Hefaestus ise Yunanlların tarafını tuttular. Bu ikisi de Zeusun çocuklarıdır mitolojide.
İlyadaya bakılırsa tanrıların büyük çoğunluğu Yunanlılara karşı Truvalılara taraf olmuşlardır. İster istemez şu soru akla geliyor: Peki nasıl olur da tüm bu tanrılar Yunan tanrıları gibi sunulmaktadır? Nitekim, örneğin A Dictionary Of World Mythology adlı eserde Afroditi Truva ile ilişkilendiren rivayetlere işaret edilmektedir.
Truvada veya yakınında olan Zeleia, Dersimi tanrıça Jêlê (Gil, Jil, Gilan ile ilişkilidir) ile benzer bir ad taşımaktadır. O civarda Zelia adlı bir kent ve Geli-bolu adlı yer adlarının varlığı anlamlı. Ayrıca Pontusta Zela (Zile) (Zile suyu yanında) vardı ve kutsal bir kentti bu da. Michael Grantın 1986da çıkan A Guıde To the Ancient World-A Dict. Of Classical Place Names adlı kitabaında Pontustaki Zelanın Tanrıça Anahita (Anaitis)ya adanmış antik ve otonom bir tapınak bölgesi olduğu yazılıyor. Buna bakılırsa Dersimde Gilani öğeye ait görünen Jele, tanrıça Anahite veya Ma ve Cybeleye karşılık düşebilir.
Frigyalıların ve Trakların Dinleri
Bu konuya Hititler bölümünde değindiğim için kısa bir ilave bilgi ile yetineceğim. Frigyada Cybele (Büyük Ana) kültü önde gelirdi ve bu kültün Yunanlılara buradan geçtiğini düşünenler vardır. Hatta Yunanlılar arasındaki pek çok gelenek ve efsane de, bir görüşe göre Friklerden alınmadır.
Olympus adının bile Friklere ait olabileceği sanılıyor.
Lidyada Dil, Din ve Kültür (Adet ve Kurumlar)
Kaynaklara göre Lidyalılar uygarlıkta pek çok alanda Yunanlılardan daha geri değillerdi. Hem dilleri hem de dinleri bakımından Yunanlılardan farklıydılar. Ama diğer bazı Asyatik halklar gibi onlar da Yunanlılarınkine benzer bazı kurumlara sahiplerdi. Aralarında karşılıklı bir alış-veriş olduğu muhakkak. Lidlerin özgür politik kurumlar geliştiremedikleri ve daima bir monarşi altında yaşadıkları belirtiliyor. Heredota göre Lidyada tüm kızlar kendilerine koca bulana dek ticaret olarak fuhuş yapardı ve bu fuhuş adeti hariç onların diğer adetleri ile Yunan adetleri benzerdi.
Yine Heredota göre Lidyalılar kendi çağlarının en savaşçı halkı idiler. Zanaat ve ticarette gelişkinlerdi. Tarihte ilk madeni parayı keşf edenler de Lidler olmuştur. Lidlerin müzik ve sporda da ileri oldukları söylenir. Yunanlılar Cimnastik oyunlarını Lidlerin keşfettiğini kabul ediyorlardı.
Lidlerin dini hakkında çok az şey biliniyor. Onların baş tanrısının tanrıça Cybele olduğu tahmin ediliyor. Heredotun çevirmenine göre ona Ana Dindymene de denirdi. Ayrıca Artemis ve Bacchusa taptıkları söylenir. Lidlerin bir aslan figürüne tanrı gibi taptıkları biliniyor. Aslan (veya bir aslan figürü) başkent Sardisin sembolü idi. Heredot, Sardisin zaptına karşı tedbir olarak Meles adında eski bir Sardis kralının kentin surları üzerinden bir aslan dolaştırdığını kaydeder. İran hükümdarı Cyrusun ordusundaki Mardilerin surlara çıkıp kente girdikleri yerde bu aslanın dolaştırılmadığına inanılmıştır. Lidyada bir güç ve nesil üretme sembolü olarak erkek cinsel organına inancın da yaygın olduğunu öne sürenler vardır.
Lidyalıların akrabaları Karlar ve Mislerle birlikte Yunanlıların Barbar diye tanımladığı ortak bir dil konuştukları ve ortak bir dine sahip olduklarına değindik. Lidyalıların yazıtları yok veya henüz bulunamadı. Kendi öz alfabe ve literatürlerine sahip olup olmadıkları bilinmiyor. Bazı kaynaklara göre, çok eski bir tarihten itibaren kendilerine komşu olan Yunanlıların dili ve literatürü ile tanıştıkları için kendilerine özgü bir alfabe ve literatüre ihtiyaç duymamış olabilirler.
Akamenidler tarafından zapt ve ilhak edildikten sonra Lidya da diğer Asyalı ülkelerin kaderini paylaşarak zamanla kendi milliyetini yitirmiş görünüyor. Çünkü Strabo döneminde Lidyalıların dili bile artık tamamen kaybolmuş ve onun yerini Yunanca almış gibi.
St. Paulün Efesusa yerleştiği, ünü ve yüksek uygarlığı nedeniyle Lidyanın ilk üç-yüz yılda Hristiyanlığın gelişmesi üzerinde önemli rol oynadığı da kaynaklarda referans verilen bir olgudur.
Etrüsk Dini
Etrüsklerin Yunanlılarla Romalıların aksine pek çok Doğulu halk gibi ifşa edilmiş (semavi) bir dine inandıkları belirtiliyor. Kurallardan ve tabulardan oluşan karmaşık bir sistem bu. Onların baş tanrıları Romalıların Jüpiter, Juno ve Minerva adları altında benimsedikleri Tinia, Uni ve Menrva üçlüsüydü. Bu göksel üçlüye bir üçlü tapınakta ibadet ederlerdi.
Antik çağlarda Etrüskler kadar ibadete zaman ayıran başka bir halk olmadığı kaydediliyor. Bu üçlü kültün Girit ve Miken uygarlıklarında mevcut olduğuna işaret eder kaynaklar. Asur ve Babilde benzerlerini gördüğümüz gibi Baruspice (Baru Spex) adıyla bilinen Etrüsk rahipleri de şimşekleri yorumlarlardı. Tanrılarına kurban olarak sundukları hayvanın ciğerini okur, geleceği görmeye, o andaki dünya durumunu yorumlamaya çalışırlardı. Tuscan papazları için kullanılan Baruspice sözcüğünün ilk kısmı Barın Asurcada ciğer anlamına geldiğini söyleyenler var. Ama bu sözcük Zazaca Burisıpe (Beyaz Kaşlı, belki Ak Sakallı?) ile de ilişkili olabilir. Roma Cumhuriyeti döneminde Roma Senatosu önemli konularda bu Etrüsk rahiplerine danışmıştır hep.
Kaynaklara göre Etrüsk dininde ağaçlar ve hayvanlar iyi ve kötü diye ikiye ayırt edilirdi.
Likyada Din Dil ve Literatur
Liklerin dinleri hakkında çok az şey biliniyor. Likyanın büyük kentlerinden Patarada Apolloya tapım vardı. Ama bu çok erken bir Yunan nüfuzuna işaret eden Yunan Apollosu mu, yoksa ona karşılık düşen Likya tanrısı mıdır açık değil. Belki de Apollo orijinde Yunanlılara ait değildi. Bu tanrı Truvada kutsal bir kent olan Zeliada da vardı ve Zelia Truva topraklarındaki bir Likya kolonisi olarak görünüyor. Çünkü İlyadada erkek kılığında Truvalıların arasına sızan Zeusun kızı tanrıça Athena, Zeliada oturan bir Truva aşiretinin ünlü kumandanı Likyalı Pandarusa hitaben kendi kutsal kentin Zeliaya döndüğünde kendi öz-tanrınız Apolloya yalvar, ona kuzular kurban et! dediğine göre, Truvadaki Zeliada Apollo adında bir Likya tanrısı vardı. Likyanın Telmessos kenti de, Heredot bir Lidya kralının bu kentin kahinlerine danıştığını söylediğine göre, kutsal bir kent olarak görünüyor.
Yazıtlarından anlaşıldığına göre Likyalılar 29 karekterli bir alfabe kullanmışlar. Bu alfabedeki bazı harflerin Yunanlılardan ödünç alındığını tahmin edenler var. Liklerin alfabesi bir görüşe göre Yunan ve Fenike veya Yunan ve Semitik karekterlerin bir çeşididir. Likya dilinde eserlere rastlanmadı henüz. Ama kendilerine özgü bir alfabeleri olduğuna ve yazıtlarında bu alfabeyi sıkça kullandıklarına göre, onların bir literatüre sahip olduklarından kuşku duyulmuyor. Ama Yunan diline hayli aşina oldukları ve literatürde Yunanca kullandıkları için bu ulusal literatürün fazla gelişkin olmayabileceğine işaret ediliyor.
Likyalıların dili henüz tam olarak çözülmüş değil. D. Sharpe ve diğerlerine göre Likya yazıtları Zend diline akraba bir dil içeriyor. Bazı yazarlar ise bu hipotezi sağlam dayanaklardan yoksun buluyor.
Likya uygarlığını 1838-40larda ilk keşfeden C. Fellows oldu (Bk. Sir C. Fellows, An Account Of Discoveries İn Lycia, 1841 ve A Journal Written During An Excursion İn Asia Minor, London, 1839). Yunanlı anlamda barbar gibi görülseler de, bulgular, uygar yaşamın hiç bir alanında onların Yunanlılardan geri olmadıklarına işaret etmektedirler.
Kurumları ve Adetleri (Likya Demokrasisi)
Homerik şiirlerde Likler krallarca yönetiliyor görünseler de, tarihsel zamanlarda Likya ile özgür kentlerin bir konfederasyonu olarak karşılaşırız. Politik birliğin bir biçimi olan bu konfederasyonun anayasası, Roma egemenliği altında bu anayasanın işleyişine tanık olan Strabonun XIV. kitabında aktardığı bilgilere bakılırsa, antik çağdaki tüm diğerlerinden daha üstün görünüyor. Hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı bilinmeyen Likya Anayasası onların büyük politik olgunluğunu yansıtır. Romalılar bu özgür ve federal anayasadan yararlandılar. Roma hakimiyeti döneminde Likya birliği 23 kentten oluşuyordu. Likyanın en büyük altı kentinin her biri ortak mecliste üçer oya sahipti. Orta çaplı kentler iki, geri kalan küçük yerleşmeler ise birer oya sahiplerdi. Bu kentlerin temsilcileri her keresinde ortaklaşa saptanan bir yerde toplanıyorlardı. Konfederasyonun yürütmesi Likark (Lyciarch) adı verilen bir görevlinin elindeydi ve onu kongre seçerdi. Diğer görevliler de kongre tarafından seçilirdi. Aynı sistem her kentte lokal ölçekte de uygulanırdı. Daha eskiden savaş, barış ve ittifaklar gibi konular da kongreyi oluşturan temsilcilerce kararlaştırılırdı. Likyada Roma egemenliği kurulduktan sonradır ki, kongrenin bu konudaki yetkileri son buldu. Likyanın bir Roma eyaletine dönüştürüldüğü imparator Claudius zamanında mükemmel olarak tanımlanan Likya anayasası da yürürlükten kalktı.
Heredota göre Likyalıların kanunları ve adetleri kısmen Karyadan, kısmen de Giritten alınmaydı. Ama bir konuda Likyalılar tüm diğer halklardan farklı, tamamen kendilerine özgü bir adete sahiptiler: Şöyle ki, Likyalı insanlar adlarını kendi babalarından değil analarından alıyorlardı. Onlardan birine kim olduğu sorulduğunda, kendi anne ve büyük-annelerinin adlarını verirlerdi. Eğer bir kadın bir köle ile evlenirse bu kadının çocukları saf ırktan sayılırdı, ama saf Likyalı bir erkek yabancı bir kadınla evlenince bu adamın çocukları saf-ırktan ve asil (onurlu) sayılmazdı. Heredot bu adetin Likyalıların komşularında bulunmadığını, yalnızca Liklere özgü olduğunu aktarmaktadır (Heredot, I. kitap, s: 127).
Likyalılarda ana-erkil toplum biçiminin Heredot zamanında hala yaşadığının çok canlı bir örneğidir bu.
Kapadokyada Din ve Dil
Akamenler döneminde küçük çaplı bir İrana dönüştürülen Kapadokyaya Semitik dilde Mecusi (Magusean) denilen İranlı Magilerden koloniler yerleştirildi. Bunlar Bizans çağına kadar geleneksel haklarını korudular. Tüm Kapadokyada kutsal ateş tapınakları mevcuttu. İran tanrılarının en önemli tapınağı ise Pontustaki Zelada bulunuyordu. Kapadokyadaki Magiler (Magilerin bir Med aşireti olduğunu söyleyen Heredot, bazen Magi ve Med adlarını birbiri yerine kullanır) yerli halka Zerdüşt dinini ve Mazdacı takvimi egemen kıldılar. Yerli kültlerin yerine Zerdüşt dinini koydular. Ama Anadoludaki bu İranlı kolonilerin kullandığı dil, kendi eski Aryan dilleri değil, bu bölgede çok eski olan Aramice oldu. Buna rağmen halk Toroslardan Ermenistana kadar genelde kaba bir Kapadokya dili veya diyalekti konuşmaya devam ediyordu.
Büyük İskenderin istilasından sonra Pontus kıyılarında çok güçlü bir nüfuza sahip olan Helenizm, Kapadokya sarayı üzerinde de etkili oldu. M.Ö. 3. Yüzyılda Ariaramnes zamanından itibaren Kapadokya sarayının madeni paralarında Aramicenin yerini Yunanca aldı. Ama Doğu Anadoluda Helenizm güçlü kök tutmadı. Helenistik dönem boyunca Aramice, Kapadokya aristokrasisinin literatür dili olmayı sürdürdü. Bu dönemde güçlü kalelere sahip Kapadokya krallarının nüfuzu, Makedon krallarının otoritesini ciddi biçimde sınırlıyordu.
Helenistik çağda Kapadokyanın yerel tanrı ve tanrıçalarına Helenistik adlar verildi. Örneğin Kapadokyanın Yer Tanrıçası (Toprak Ana) olan MA adlı tanrıçaya savaşçı tanrıça Artemisin veya Athena ve Enyonun adları verildi ve o gözle bakıldı. Cennet tanrısına Zeus, Güneş tanrısına Apollo dendi. Helenizm, bu bölgede zafer kazanınca dini inançları değiştirdi ve yerli tanrıları Olympus tanrılarına asimile veya entegre etti. Böylece ilk kuruluşu Hatti, Hurri ve Hititlere dayanan Anadolu Panteonu, ilkin İrani istilaların getirdiği inanç biçimleri, daha sonra da İskender istilasıyla Selefkoslar tarafından getirilen Helenistik inanç biçimleri tarafından etkilendi. İrani ve Grek öğeler, İranizm ve Helenizm kombine edildi.
Kapadokya, İran (Akamen) satraplarınca yönetilmeye başlandığı ve Zerdüşt tapınak kültünün yaygınlaştığı M.Ö. 6. Yüzyıldan Roma işgaline kadar İrani karekterini korudu (The Cambrıdge Ancient History XI).
Not: Arta kalan dinler ve kültürler için şu çalışmalara bakınız:
1) Dersim-Zaza Tarihi-Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek
2) Eski Dünyanın Şeceresi
3) Başlangıçlar