AnasayfaHayatialintilarerbakan devrimikitaplarmakalelerResimlerVideolar

Genel:

Anasayfa

fihrist

Haberler

Linkler

irtibat

download

intro

ERBAKAN NASIL BIR ORTAMDA MÜCADELE VERİYORDU.?

Yaklaşık 30 yıldır, Türkiye'de hükümetler ve seçimler hep Erbakan Faktörüne göre ayarlanmaktadır. Hem dış güçleri, hem de rejimin partilerini temsilen, son günlerde Demirel, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli ve Ecevit'in açıkca ortaya koyduğu tavrın da gösterdiği gibi, ülkemizde bütün siyaset, Milli Görüş korkusu üzerine kurulmaktadır.
İsmet İnönü’nün "Bırakalım seçime girsinler. Bu vesile ile ülkemizde hala Osmanlı özlemi taşıyanların olup olmadığı ve şayet varsa oranları belirlenir. Sonra istediğimiz an halledilir" fetvasıyla seçime katılma icazesi verildiği söylenen MSP, 14 Ekim 1973'te beklenmedik bir başarı sağlayarak 48 milletvekili çıkardı.
Masonik mahfillerin özel talimatıyla Demirel, Erbakan'la koalisyona yanaşmayınca ve güya yıpratılmak amacıyla, Ecevit ile hükümet olmaya bir nevi mecbur bırakılınca, 25 Ocak 1974'te CHP+MSP hükümetinin ortak protokolü imzalandı.
9 ay gibi çok kısa bir dönemde, tarihi hamleler başlatan ve çok hayırlı hizmetler başaran bu koalisyon, malum merkezlerin Ecevit'e özel baskısıyla ve basit bahanelerle yıkılmıştı.
Çünkü bu kadar kısa sürede 135 yeni İmam-Hatip okulu kararnamesi imzalanmış ve özellikle Kıbrıs barış harekâtı başlatılmış ve zaferle sonuçlanmıştı.
Dış güçler kendi arzuları hilafına başlatılan ve başarılan bu harekatın suçlusu ve sorumlusu(!) olarak Erbakan’ı görüyorlardı. Çünkü Ecevit'in kendilerine rağmen, böyle bir işe girişemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Ve zaten Ecevit'in;
a) Hem kaçınılmaz hale gelen bu barış harekatını geciktirme gayretlerini,
b) Hem, çıkarmanın daha ilk gününde, BM Güvenlik konseyinin ateşkes kararını, ille de uygulama isteklerini,
c) Hem, Kıbrıs’ta beş parçalı kanton çözüm önerilerini,
d) Hem ikinci harekatı engelleme heveslerini,
e) Hem de kazanılan topraklardan bir kısmını, Rumlara geri verme girişimlerini, hep Erbakan önlemiş ve sonuçsuz bırakmıştı.
Ve Türkiye'nin, MSP'nin marifetiyle, kendi güdümlerinden çıktığını ve giderek Milli bir çizgiye kaydığını gören malum merkezler, sonunda Ecevit’i istifa ettirmek suretiyle, 19 Ekim 1974'te bu koalisyonu dağıtmışlardı.
Arkasından 31 Mart 1975 te AP+ MSP + MHP ve CGP ile 1. MC (Milli Cephe) hükümeti kuruldu. MSP bu koalisyonda da ağırlığını hissettiriyor, maddi ve manevi kalkınma hamlelerini sürdürüyor, hayırlara motor, şerlere fren oluyordu. Erbakan Hoca, Ecevit Hükümetinde olduğu gibi, yine başbakan yardımcılığı yanında Ekonomik Kurul başkanlığını'da yürütüyordu...
Tüm dış baskılara ve içerideki masonik münafıklara rağmen, Erbakan'ın kararlı ve yararlı tutumuyla, önemli atılım ve yatırımlar gerçekleştiren bu hükümet, henüz 2 yıl ve 2 ayını yeni doldurmuşken, yine dış güçlerin gayretiyle bir erken seçime mecbur ediliyordu.
1977 seçimleri niçin ve nasıl öne alındı? Bu sorunun cevabını Erbakan Hoca'nın şu itirafları içinde buluyoruz:
"1977 yılında MSP-AP koalisyon hükümetindeydik. Ocak ayında yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, bir istihbarat raporu okundu. Bu raporda 1 Ocak 1977 de göreve başlayan ABD başkanı Carter'a sunulan "Dünya ülkelerinin durumu" ile ilgili CİA raporundan pasajlar bulunuyordu.
Raporun Türkiye’yi ilgilendiren kısmında;
"1- Bu yılın Ekim ayında Türkiye'de bir genel seçim yapılacağı,
2- CİA'nın yaptığı istihbarat çalışmalarına göre, seçimde hiç bir partinin çoğunluğu alamayacağı,
3- Ve bu seçimin netice olarak, sadece MSP'nin oylarının artmasına yarayacağı ve bunun önemli bir tehlike oluşturacağı" belirtiliyordu.
Genellikle bu tür raporlarda olayların gözlemi ve tahlili yapıldıktan sonra hemen arkasındaki bölümde de "alınacak tedbirler" kısmı bulunurdu. Sanıyorum biz toplantıda bulunduğumuz içindir ki, raporun bu kısmı okunmadı. Ancak daha sonra cereyan eden olaylardan da anlaşıldı ki, tedbir olarak MSP'nin daha fazla güçlenmesini önlemek için, bir takım girişimleri olmuştu.
Erbakan'a karşı alınan ve Milli Güvenlik Kurulunda okunmayan bu tedbirler ise şunlardı:
a) Seçimlerin mümkün olduğu kadar erkene alınması.
b) Seçimlerde mükerrer (bir kişinin pek çok yerde) oy kullanılmasına göz yumulması,
c) Seçimlerde bütün partilerin MSP yi hedef alması,
d) Seçimlerden sonra Erbakan’sız bir hükümet kurulması,
e) MSP içinde, Erbakan aleyhtarlığının başlatılması ve Milli Görüş için yeni Liderler ortaya atılması. Hakikaten MSP yi yıpratmaya ve Meclis dışı bırakmaya yönelik bu CIA tavsiyeli tedbirler gereği:
1- Seçimler normal zamanından 4 ay öne kaydırılarak, Ekimin ortalarında yapılması gerekirken, 5 Hazirana alındı.
2- Devlet istatistik Enstitüsü, seçmen yaşındaki nüfusun yaklaşık olarak 18 Milyon civarında olduğunu bildirmesine rağmen, Yüksek seçim kurulu tam 21 milyon seçmen kartı dağıtıldığını açıkladı. Yani 3 milyon fazla oy kullanıldı.
3- Batı klüpçü partiler, masonik mahfiller, bütün gazete ve dergiler, sağcı - solcu dernekler hep birden, MSP ve Erbakan aleyhine korkunç bir iftira ve karalama kampanyası başlattı.
4- Seçimden sonra 24. Milletvekili kazanan MSP yi, koalisyon dışı bırakmak için, Ecevit'e azınlık hükümeti kurduruldu, ama yine Erbakan'ın ciddi ve cesur muhalefetinin önemli katkısıyla güvenoyu alamadı.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki:
A- Erken ve baskın bir seçimle, MSP nin önünü tıkamak ve meclis dışı bırakmak,
B- Artık hükümeti kurma sırası MSP ye geldiği halde, bu fırsatı Erbakan'a kaptırmamak,
C- Bu dönen dolapların, millet tarafından anlaşılmasına imkan tanımamak, gibi sebeplerden dolayı, 77 seçimleri 4 ay öne alınmıştı ve bu karar dış güçlerden çıkmıştı.
Bakınız 14 şubat 1977 tarihli Günaydın Gazetesinde manşetten verilen şu haberlere dikkatlerinizi çekmek istiyorum: "Denktaş ile Makariyos'un ikinci görüşmesine katılan BM Genel sekreteri Kurt Waldheim, dün sabah, 250 gazetecinin katılımıyla gerçekleşen basın toplantısında, Kıbrıs çözümünü kolaylaştıracağını umduğu şu müjdeleri veriyordu: BİLDİĞİM KADARIYLA, TÜRKİYE'DE SEÇİMLER HAZİRAN AYINDA YAPILACAK VE ZANNEDERİM, ZAMANLAMA BAKIMINDAN DA ÇOK İYİDİR!?.."
Şimdi oturup düşünelim:
1- BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim'in, Kıbrıs’ta çözüm dediği, adanın yeniden Rumlara teslimidir. Demek O dönemde hükümet ortağı olan Erbakan buna mani olduğu için, MSP yi devre dışı bırakacak bir seçim, bazı merkezler için müjde mahiyetindedir.
2- Kurt Waldheim, Türkiye'de seçimlerin öne alınarak, Haziran da yapılacağını, hem de 3.5 ay öncesinden nasıl bilmektedir? Halbuki o günlerde bir erken seçimi özellikle AP asla istememektedir ve Türkiye'nin sivil ve askeri Kurum ve kurmayları böyle bir olasılığı söz konusu bile etmemektedir.
3- Kurt Waldheim, ABD'nin ve Siyonist merkezlerin sözcüsüdür. 250 Gazeteci önünde ve Türk hükümetinden aylar önce, böyle bir durumu açıklıyorsa, “bu kararın dış güçler tarafından alındığını ve Türkiye’nin de bunu uygulamak zorunda bırakıldığını” göstermektedir.
4- BM Sekreterinin bu haberinden 10 gün sonra ve TBM. Meclisinin erken seçim kararından haftalarca önce, CHP yönetim kurulu üyesi ve Eski dışişleri bakanı Turan Güneş'in, 5 Haziran 1977 de, “kesinlikle erken seçim yapılacağı” yolundaki iddiaları bir kehanetmidir? Yoksa Siyonist merkezlerin emrinde olduklarının göstergesi midir?
5- Turan Güneş'in bu açıklamasından 3 gün önce de, yani 20 şubat 1977 tarihinde ABD başkanı Carter'in özel temsilcisi Clark Clifford'un ani ve özel bir ziyaret için "gizlice" Türkiye'ye gelmesi ve hemen önce AP'li dışişleri bakanı Sabri Çağlayangil, arkasındanda CHP Lideri Ecevit'le görüşmesi ve de başbakan Demirel ve Cumhurbaşkanı Korutürk'le durum değerlendirmesi yaparak çekip gitmesinin hemen ardından, Turan Güneş'in “5 Haziranda Erken seçim yapılacağını” bildirmesi nasıl izah edilecektir?
6- Bu gelişmelerden 1 hafta sonra, yani 1 Mart 1977 de NATO Güney Avrupa Kuvvetleri Komutanlığından alınarak, CIA başkanlığına getirilen General Turner, sözde veda ziyareti için yine gizlice Türkiye'ye gelmiş ve üst düzey temas ve temennilerde bulunup gitmiştir.
Öyle ise soralım;
a) Bu kişi, neden, Kıbrıs'ın Rumlara teslimi konusunda, Türkiye’ye yoğun baskıların yapıldığı ve tek engel görülen Erbakan'ın devre dışı bırakılmaya çalışıldığı bir dönemi seçmiştir?
b) Eski NATO Komutanı yeni CIA Başkanı General Turner, Niçin Türkiye'ye gizlice gelmiş ve yine gizlice gitmeyi tercih etmiştir?
c) Bu Turner'in, hangi üst düzey yetkililerle ve neleri görüştüğü, neden kamuoyuna bildirilmemiştir?
d) Normalde göstermelik ve merasimlik bir ziyaret olması gereken bu veda ziyaretinin, gizli tutulması neyin nesidir?
e) Bu sözde veda ziyareti için, 14 NATO ülkesinden hiçbirisi değilde, niçin yalnız Türkiye seçilmiştir?
f) Bu zat, Türk makamlarından emir alan birisimidir ki, görevden ayrılınca veda ziyaretine lüzum görmüşlerdir?
g) Yoksa “Kıbrıs’ı geri almak, ağır sanayi yatırımlarına ve manevi kalkınma programlarına mani olmak” üzere Erbakan’sız bir koalisyon oluşumuna zemin hazırlamak amacıyla, öne alınan 5 Haziran seçim kararını kesinleştirmek ve MSP aleyhindeki gizli proje ve prosedürleri bildirmek için mi Türkiye'ye gelmişti?
İçten ve dıştan yapılan bunca hile ve hıyanete rağmen, 5 Haziran 1977 seçimlerinden MSP 24 Milletvekili alarak, yine Meclise girmeği başarmıştı. Erbakan, tek başına sadece Masonlarla, münafıklarla ve Medya ile değil, tüm Siyonist dünya ile savaşmış ve kazanmıştı. MSP'nin Meclisteki sandalye sayısı 48 den 24'e düşürülmüş, Hoca’nın tabiriyle anahtar küçülmüştü ama bu sefer daha güçlenmiş ve "maymuncuk"a dönüşmüştü. Artık MSP siz hiçbir koalisyon kurulmaz ve hiçbir kapı açılmaz olmuştu.
Seçimden sonra Ecevit’e kurdurulan azınlık hükümeti tutmamış ve güvenoyu alamamıştı. Çaresiz Erbakan'ı da katmak zorunda kaldıkları AP-MSP ve MHP den oluşan 2. MC (Milli Cephe) Hükümeti, 17 Ocak 1977 de güvenoyu aldı. Erbakan yine başbakan yardımcısı ve Ekonomik kurul başkanıydı.
MSP'nin "Önce ahlak ve maneviyat, sonra mutlaka ağır sanayi ve yaygın kalkınma" sloganına ve programına uygun olarak İmam-Hatip okulların sayısı 350 ye çıkarılıyor, temeli atılan 219 büyük fabrikanın 70 kadarı kısa sürede işletmeye açılıyordu... Bu gelişmeleri içine sindiremeyen Siyonist güçlerin direktifiyle, Adalet Partisinden 12 Milletvekili ayartılıp ayrılıyor ve Güneş Motel pazarlıklarıyla, bunların 11 tanesi bakan yapılmak üzere, Ecevit hükümeti kurduruluyor ve böylece MSP den kurtulacakları sanılıyordu...
Ama, Ecevit her şeyi bin berbat ediyor, yüzüne gözüne bulaştırıyor ve yine bırakıp kaçıyordu.
Erbakan Hoca;
a) Haksız ve ağır yeni vergi kanunları çıkarmamak,
b) Dış güçlerin sömürüsüne alet olmamak,
c)Temel insan hak ve hürriyetlerine saygılı bulunmak ve sahip çıkmak,
d) Anarşiyi önleyecek tedbirleri biran evvel almak,
e) Refahı yaygınlaştıracak sanayi hamlelerini ve kalkınma projelerini aksatmamak, gibi şartları yerine getirmek kaydıyla "Kerhen destek" sözü vererek, yani başaramayacağını bildiği halde, sırf “ Millet bunların içyüzünü ve beceriksizliğini iyice anlasın ve artık aldanmasın” diye, AP'nin yeni bir hükümet kurmasına razı oldu.
Ne var ki, Demirel bu şartların hiç birini yerine getirmiyordu... Her şey, her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor ve Erbakan Hoca millete tuttuğu projektörle, bu sıkıntıların asıl nedenlerini ve karanlık yönlerini herkese gösteriyordu...
Ve karanlık rejimin yarasaları olan masonların huzuru iyice kaçıyordu!..
Erbakan Hoca sonunda, hiçbir sözünü yerine getirmeyen Demirel hükümetinden şartlı desteğini çektiğini açıklıyor ve özellikle Kudüs'ü işgal eden ve başkent ilan eden İsrail'le, Rusya ve Yunanistan gibi ülkeler bile ilişkisini kesmişken ve 169 devletin 119 tanesi bu işgali kınamışken, hala İsrail’e uşaklık ve avukatlık yapmayı yeğleyen AP'nin dış işleri Bakanı Hayrettin Erkmen aleyhine, meclise gensoru verip düşürülmesini sağlaması, batı klüpçülerin beyninde bomba gibi patlıyordu...
Dış güçlerin ve Siyonist mahfillerin telaşı giderek artıyordu... Şu Erbakan'dan kurtulmak için daha etkin ve daha kesin tedbirler gerekiyordu... Askeri darbe!? Buna gerekçe uydurmak için de, anarşi giderek azdırılıyor, ekonomik ambargolar ve maddi sıkıntılar milleti canından bezdiriyor ve ihtilale bahane hazırlanıyordu...
12 Eylül darbesine kim karar veriyor: Ufuk Güldemir'in "Kanat operasyonu" kitabında şöyle anlatılıyor:
"12 Eylüle 6 ay kala, gelişen olaylar, bir Musevi-Türk heyetinin Amerika'ya gitmesi sonucunu getirmişti. Bu heyet, Türkiye'deki gidişatın ve özellikle MSP fikriyatının, kendi cemaatleri için tehlike arz ettiğini vurgulamış -halbuki MSP kendi halindeki Yahudilerin değil, hıyanet içinde olan Siyonistlerin karşısındaydı - ve gerekirse Türkiyeli Yahudilerin toplu göçünü kolaylaştıracak imkanların hazırlanmasını ve bu maksatla yolların açık tutulmasını istemişlerdi. Dünyanın her köşesindeki Musevi taleplerine karşı çok hassas ve hizmetkar olan Amerikan makamları: "Gerekirse göçün mümkün olacağını, bununla ilgili tedbirlerin alınacağını, ancak buna gerek kalmayacağını ve endişeye mahal olmadığını" bildirmişlerdi...
Bu cümlelerden anlaşılıyor ki, daha önce MSP'nin katıldığı üç hükümeti de yıktıran dış güçler, bu sefer MSP'yi kökten etkisiz hale getirecek bir askeri darbenin planlarını, aylar öncesinden yapmış bulunuyorlardı.
O sırada Genel Kurmay Başkanı olan Kenan Evren'in de katıldığı, şubat 1980 kış manevralarını izleyen ABD'li gazeteci ve CIA ajanı Marwine Howe, Evren Paşanın Türkiye'deki anarşiyle ilgili "Sabrın da bir sınırı vardır" yani yakında sabrımız taşacaktır anlamındaki sözlerini değerlendirirken, ağzından baklayı kaçırıyor ve şu kehanetleri yumurtluyordu:
"Amerika'daki diplomatik çevrelerde, Adalet Partisi ile muhalefetin biran evvel bir araya gelerek, General Evreni Cumhurbaşkanı seçmesi gerektiği konuşuluyor. Türkiye'deki bu siyasi krizin, daha fazla devamına Batının tahammülü yok. Çünkü Türkiye NATO'nun stratejik cephesi içinde ve özellikle İran’ın kaybından sonra, İslam’ın Laik kanadının öncülüğünü yapan tek tampon ülke.
Ankara'da görüşlerine başvurduğum çevreler, bölgenin güvenliğini güçlendirmek için, Yunanistan'ın da NATO'ya dönüşüne imkan sağlayacak ve buna gerekçe yapılacak bir askeri müdahalenin, Amerika tarafından da makul ve münasip karşılanacağından bahsediyorlar.
Tabi eğer bir askeri darbe olacaksa, bunun bizimkilere - ABD'ye - rağmen yapılmayacağını biliyorlar” .
Bu ifade ve itiraflardan da anlaşılıyor ki;
a) Türkiye'de bir askeri müdahale yapılacağı
b) Sonunda Kenan Evren'in Cumhurbaşkanı koltuğuna oturacağı
c) Evrenin, Yunanistan'ın tekrar NATO'ya dönüşüne, devlet teamüllerine aykırı olarak, fırsat ve ruhsat tanıyacağı
d) 12 Eylül öncesinde MSP, ne iktidar ortağı ne de muhalefet olmadığı halde, yine de kapatılacağı ve Erbakan'ın suçsuz yere tutuklanacağı, Türkiye'den aylar önce, dış merkezlerde kararlaştırılıp konuşuluyordu.
Velhasıl güdümlü demokrasilerde, halkın seçimlere katılması, oy kullanıp belli partileri meclise taşınması, sadece göstermelik bir formaliteden ibaret kalıyordu. Yukarıda da belgelerle anlatılmaya çalışıldığı gibi, hükümetlerin kurulmasına ve yıkılmasına ve hatta darbelerin yapılmasına bile hep dış güçler ve masonik merkezler karar veriyordu...
Bakınız demokrasi lafını ve halkçılığı dilinden bırakmayan sosyal demagoji kralı Sn. Ecevit, 12 Eylülden sonra, Londra'daki çok özel ve gizli bir toplantıya davet ediliyordu.
Bu toplantıya ABD eski dışişleri bakanı Alexandır Heig ile beraber, mason başbakanlar, bakanlar ve istihbarat örgütü başkanları katılıyordu
Bu toplantıda, şartları hayret edilecek şekilde Türkiye'yi hatırlatan, hayali bir adada yapılması düşünülen yönetim değişikliği müzakere ediliyordu :
" Bu hayali adanın, Amerikan yanlısı diktatörü, bazı yolsuzluklar; yanlışlıklar ve despotik davranışlar nedeni ile, artık iyice yıpranmış, karizmasını kaybetmiş, bu yüzden adada gerilla hareketleri ve bu harekete bölge halkının da desteği ve tarafgirliği görülmeğe başlamıştır...
Bu arada, o güne kadar bu diktatörü destekleyen Amerika, mevcut ada yönetimine kaşı alacağı tavır konusunda bir karar vermekte zorlanmaktadır...
Çünkü, bu diktatörü desteklemeğe devam etse, ülke halkını karşısına alacak, yok eğer desteğini çekse, bu sefer vefasızlık suçu işlenmiş olacaktır!?..
Bu arada anarşiye tamamen fırsat verilse, yarımada ülkesi komünizme kayabilecek, bu durumda çok stratejik olan Amerikan üsleri başkalarının eline geçebilecektir... O halde Amerika ne yapmalıydı?"
Bu soru üzerine toplantıda bulunanlar görüşlerini açıkladılar... Hepsi de - önceden öğretilmiş gibi - diktatörün yerine "sosyal demokrat" bir liderin getirilmesinin uygun olacağını savundular.!?
Bu esnada, oturumu yöneten şahıs Ecevit'e dönerek şunu sordu: Böyle bir durumda, o sosyal demokrat lider siz olsaydınız, o görevi yüklenir miydiniz?
Ecevit, yanında oturan A. Heig'e doğru hafifçe dönerek; "görevi kabul edebileceğini ve ada ülkesini esenliğe çıkarmak - yani Amerika'nın çıkarlarına uygun konuma sokmak - için elinden geleni yapmaya çalışacağını söyledi..."
Bu cevabın hemen ardından "peki, ya bu Sosyal demokrat lider, giderek sertleşir de Amerika'ya karşı düşmanca bir tavır alırsa ne yaparsınız?" sorusu gündeme getirilince, A. Heig, hemen atılıp: "O zaman, derhal önlemini alır, gereğini yaparız!.. diyordu.
Bu toplantıda hazır bulunanlar bu "önlemin" ne anlamlara geldiğini çok iyi biliyordu...”
Evet, Maalesef Türkiye Washington'da ve Londra'da hazırlanan Siyonist senaryolarla, işte böyle yönetiliyordu...
Ama ne var ki "düşmanların siyaset ve stratejisini önceden sezen ve karşı tedbirleri almasını beceren" bir lider olarak Erbakan Hoca, bütün bu olumsuz ve onursuz girişimleri etkisiz hale getirmeyi ve hatta onların aleyhine çevirmeyi biliyor ve başarıyordu... Onların bize karşı kışkırttığı şahsiyet ve siyasetleri, onların aleyhine kullanabiliyor ve Siyonistlerin kazdığı kuyuya kendilerini düşürüyordu!..
RP'yi, birinci parti olmasına ve 158 milletvekili çıkarmasına rağmen, koalisyon dışı bırakmak ve kurduğu hükümeti yıkmak daha sonra FP’yi de kapatıp Erbakan’ı ömür boyu siyasetten yasaklamak için, bütün şeytanlıkları deneyen karanlık güçlerin bu son tuzakları da, kendi başlarına geçecek ve bu hile rejimi ve köle düzeninin partileri birlikte çürüyecek ve yakında çökecektir. Bütün bu gelişmeler, halkımızın biraz daha uyanmasını ve şuurlanmasını netice verecek ve Milli Görüş iktidarını, artık hiç bir güç engelleyemeyecektir.
Bu konuyu Erbakan Hoca'nın şu çok önemli ve anlamlı tespitleriyle kapatalım:
"Bize göre, en köklü çare, bütün milletimizin, bu konularda bilinçli hale getirilmesi, emperyalizmle mücadele edenleri tanıyıp sahip çıkması ve onların safında yer almasıdır. Ancak böylece, devlet-millet kaynaşması sağlanabilir ve Milli çıkarlar bu sayede korunabilir.
Egemenliğimiz de ancak bu şekilde teminat altına alınmış olur."