SON SÖZ
Evet, ülkemiz ve dünyamız büyük değişime gebedir ve tabi hiç bir doğum sancısız gerçekleşmeyecektir. Bütün tarihi değişimler ise genellikle önemli çalkantıların ardından meydana gelmektedir. Her asırdaki mevcut dünya düzeni ve dengeleri, mutlaka büyük olayların ve sarsıntıların sonunda yerini, yenilerine terk etmektedir.
Ancak unutulmasın ki, tarihin seyrini değiştirecek bu çok önemli sarsıntılar, uzun ve planlı bir geçiş ve hazırlık sürecinin tabii sonucu olarak patlak vermektedir. Yani zahirde bu sancı ve sarsıntılar büyük değişimlere bir sebep ve başlangıç gibi görünse de, aslında bir sonuç mahiyetindedir.
Her büyük inkılâp-değişim için de, mutlaka büyük bir lider gerekmektedir. Yüksek bir beynin güdümünde, az seviyede de olsa, seçkin ve seviyeli bireylerden oluşan organize bir hareket, artık mutlu sona doğru gitmektedir. Değişimdeki lider, İnsan vücudundaki ruh ve beyin gibidir.
Bozuk bir dönem ve devir içersinde, kasıtlı ve sistemli bir şekilde, basiretleri köreltilmiş ve beyinleri kirletilmiş kalabalıklara gerçekleri göstermek, liderlerin fazlasıyla zorlandığı ve çok zaman harcamak durumunda kaldığı, en önemli ve öncelikli görevidir.
Halkı uyandırmadan ve yeterli bir şuur seviyesi kazandırmadan, öyle tepeden inme yöntemlerle yapılacak hükümet değişiklikleri, istenen neticeyi vermeyecektir. Bu durum "yara iyileşmeden kabuğu kaldırmak" gibidir. Bilindiği üzere her hangi bir yaranın iyileşmesini sabırla beklemeden, sadece üzerindeki kabuğu kaldırırsanız,yara mikrop kapacak ve sağlığına kavuşması gecikecektir. Halbuki yarayı iyileştirebilirsek, o takdirde kabuğu kendiliğinden düşecektir. Bunun gibi çürümeye başlamış bir sistemdeki tıkanıklıkları ve toplumsal çıbanları da, içten içe tedavi ve terbiye edecek çarelere baş vurmadan, halk ayaklanması veya askeri darbe cinsinden metodlarla, "kabuk" mahiyetindeki yönetimleri değiştirmek te, sosyal yapının iyileşmesini geciktirmekten ve sorunları biriktirmekten başka netice vermeyecektir.
Erbakan Hocam şöyle anlatmıştı;
"Osmanlıyı bir ceylana benzetirsek, Sultan Abdülhamit Han hazretleri bu ceylanın beyni ve kalbi konumundaydı. Siyonist dünya hakimiyetini gerçekleştirmede, önlerindeki en büyük engel gördükleri Osmanlı devletini yıkmak isteyen Siyonistler, önce Abdülhamit Han’ı halletmekle ceylanı kalbinden vurdular ve yaraladılar. Sonra iktidara getirdikleri İttihat ve Terakki masonları marifetiyle Osmanlıyı 1. Dünya savaşına soktular, yıktılar ve ceylanı boğazladılar. Arkasından bu ceylanı önce büyük parçalara ayırdılar. Osmanlıdan onlarca küçük devletçikler çıkardılar. En büyük parçası olan Türkiye’deki Müslümanları ise, bir cadı kazanında yıllarca kaynattılar, devrimbazlık adına tüm manevi değerlerden ve insani düşüncelerden koparmaya çalıştılar. Ve artık iyice "pelteşen, ruhi dirilik ve dinamizmini kaybeden bu kaynatılmış kazan, 1950'de dışarı döküldü ve sözde demokrasiye geçildi. Zira artık doğruyu-yanlışı seçecek, haksızlık ve ahlaksızlık karşısında direnecek, inancı ve ideali uğrunda fedakarlık gösterecek bir kitle kalmadı sanılmıştı. 1950 den, 70’lere kadar bu kültür kökleri dumura uğratılmış kitle içinde, bazı damarları kısmen de olsa hala sağ kalmış bir takım insanlar üzerinde, yeniden diriltme ve düzeltme faaliyetleri yapıldı.
Biz ise, 1970-75 arası 5 yıllık dönemde ( hiç değilse) her ilde bir tane tam şuurlu insan yetiştirmeye çalıştık. 1970-80 arası ikinci 5 yıllık dönemde ise, ( en azından ) her ilçe de bir tane şuurlu ve yetişmiş eleman hazırlamayı amaçladık. Üçüncü bir 5 yılda ise, bu sefer her köyde bir tane samimi ve gayretli bir dava adamı yetiştirmeyi planladık.
Yani 70 milyonu diriltmek ve disiplinize etmek üzere, önce yediler, sonra yetmişlerle başlayan ve giderek yedi yüzlere ulaşan bir çekirdek kadro, sabır ve sükunetle halka halka genişleyecek ve 29 sene sonra iktidara yürüyecektir.
Bu bir yıllık kısa iktidar süreci de, tarihi hesaplaşmanın son hazırlıklarının tamamlanacağı dönemdir. Şeytanın şaheseri sayılabilecek despotizm ve Siyonizm saltanatı temelinden çökecektir. Bu ise ancak önemli bir sınavın ve sarsıntının sonunda gerçekleşecektir.
Balkanlarda, Ortadoğuda, Kafkaslarda, Asyada, Afrikada ve tüm dünyada dengeler değişecek, zulüm yerine adaleti, sömürü yerine işbirliğini esas alan evrensel kurum ve kurallar getirilecektir. Her dinden her kavimden, bütün insanların barış ve bereket içinde yaşayacağı, adil bir düzen yerleştirilecek ve yürütülecektir!
Böylece vaad edilen ve özlemi çekilen İslam’ın büyük zaferi mutlaka gerçekleşecek, Mehdiyet medeniyeti beklenen saadet ve selamet dönemini getirecektir.
Muhyiddin-i Arabi ve Mevla'na Celaleddin-i Rumi gibi hikmet kutuplarının "Medine-i Muhayyere" dedikleri, yani ikinci tercih beldesi ve müjde ve mutluluk kenti olarak nitelendirdikleri Konya’dan başlayan bir insanlık sevdası, nihayet Anadolu Mekke'sindeki tabuların ve tagutların yıkılması ve İsrail kabadayısının hizaya sokulması ile mutlu sona erişecek ve böylece Fethi Mübin gerçekleşecektir. Ve artık Türkiye, evrensel hukuk kurallarının ve temel insan haklarının bütünüyle sağlandığı... Milli iradeye dayalı ve halkın tercihine saygılı gerçek demokrasinin ve farklı din ve görüşlerin karşılıklı hoşgörü ve özgürlük esasına bağlı laikliğin uygulandığı, yüksek ve örnek bir medeniyet merkezine dönüşecektir."
(İslâm'a ve insanlığa) zulmeden (çağdaş zalimler) nasıl bir inkılâpla yıkılacaklarını, yakında görecek ve bileceklerdir."
"(İnkarcı zalimler ve münafık kesimler) kendilerine gökten melekelerin gelmesini yada bizzat Rabbinin gelmesini, ya da Rabbinin bazı alamet (ve felaketleri) nin gelmesini mi bekliyorlar? Oysa Rabbinin bazı ayetleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanları kendilerine bir hayır kazandırmamış (yani sözde iman etmiş ama, imanın ve İslam'ın gereğini yapmamış) olan kimselere o vakit (gerçeği görmeleri ve iman gelmeleri ) bir fayda sağlamayacaktır!... De ki, şimdilik başınıza gelecekleri bekleyin! Şüphesiz bide zaten beklemekteyiz!...
"(Münkirler ve Münafıklar, Mücahit Müminlere) Eğer (gerçekten inanıyor) ve doğru söylüyorsanız, hani bu beklediğiniz ve müjdelediğiniz fetih ne zaman (gelecek?) diye (soruyor ve bir nevi alay ediyorlar).
De ki, (mutlaka ve pek yakında gerçekleşecek olan) o fetih gününde (şimdi) inkar edenlerin (gerçeği görüp) iman etmeleri de, artık fayda etmeyecek ve kendilerine mühlet te verilmeyecektir.
Artık sen onları (şeytanlıkları ve şımarıklıkları ile baş başa ) bırak ve bekle... Zaten onlar da (sonlarını sezmiş telaş ve tedirginlikle) beklemektedir.
Evet, işte Erbakan’sız dönemin Türkiyesi... İşte, Milletimizin üzerine kâbus gibi çöken uğursuz bir zihniyetin karnesi... İşte 28 Şubat sürecinin acı meyvesi....
Elin adamlarının ta Avrupalardan elini kolunu sallayarak ülkemize gelip karakollarımızı basması kanımıza dokunuyordu... Amerikalı subayların ve elçilik mensuplarının yurdumuzun en hassas bölgelerinde ve birimlerinde at oynatmaları zorumuza gidiyordu... Manavgat gibi su kaynaklarımızın İsrail’e peşkeş çekilmesi vicdanımızı sızlatıyordu... Kültür faaliyetleri bahanesiyle İstanbul’un Osmanlı-İslam mirasından koparılarak Bizans havasına sokulmaya çalışılması huzurumuzu kaçırıyordu... Yunanistan’ın yeniden uyanan Trabzon-Pantus sevdası, ABD’yi arkasına alan Vatikan’ın Heybeliada ısrarı ve İsrail’in GAP üzerindeki oyunları, bizi üzüyor ve ürkütüyordu... “Türkçülük-kürtçülük yapmıyalım. İslam kardeşliğimizi ve milli birliğimizi koruyalım” diyen Erbakan’ın hapse mahkum edilmesine karşılık, AB yetkililerinin “Kürtlere özerklik verilmesini ve kürtce eğitime geçilmesini” öneren raporlarına sessiz ve tepkisiz kalınması kafamızı karıştırıyordu... devletin katrilyonlarını hortumlayanlar bir bir bırakılırken, “Refah Partisine verilen devlet yardımı usulsüz harcanmış” bahanesiyle Erbakan’a ceza verilmeye ve ömür boyu siyasi yasak getirilmeye çalışılması, vicdan ehlinde hayret ve nefret uyandırıyordu.
“Demek ki, bir ülkenin milli kaderi bir tek insanın üzerine bina edilebiliyordu!? Milli Görüşün Aziz ve Asil lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocanın, hareket alanını böylesine daraltanlar ve hizmet yollarını tıkamaya çalışanlar, meğer hesaplarını çok iyi planlıyordu...!”
Erbakansız bir Türkiye’nin “üstüne ölü toprağı serpilmiş bir ülke görünümüne düşmesi, izan vicdan sahiplerinin üzerinde düşünmesi gereken bir durumdu!..
Sefalet sebebiyle işci ve memurların sokaklara dökülmesi... Köylü ve çiftçinin feryat etmesi... Esnaf ve sanayicinin iflasa sürüklenmesi yetmiyormuş gibi, Allah aşkına bir de şu dış politikadaki duyarsızlığı ve tutarsızlığı hatırlayın!
Dünyanın en önemli iki sorunu, kovboy kurallarıyla çözülmek isteniyordu:
Filistin ve Kıbrıs davaları!
Evet, yeryüzünde hiçbir milleti ve ülkeyi, bizim kadar ilgilendirmeyen bu iki hayati ve startejik dava, artık bir sonuca bağlanmaya ve bitirilmeye çalışılıyordu...
Ama ne yazıktır ve ne kadar acıdır ki, o günlerde Türkiye’yi yönettiğini zannettiklerimizin gündeminde bu iki önemli ve özellikli konu bulunmuyordu!..
Hatta, siyonistlerin sekreteri Kofi Annan’ın ricası ve talimatı üzerine, yıllarca Kıbrıs fatihi geçinen Karaoğlan Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatının 26. Yıldönümü kutlamalarına bile, korkusundan katılamıyordu...
Milliyetcilik ve erkeklik edebiyatı yapan MHP lideri böyle bir günde Denktaşı yalnız bırakıyor, Kıbrısa gitmemek için köşe bucak kaçıyordu...
Zaten, Kofi Annan’ın ve Karanlık odanın uyarılarına rağmen Milli davamız Kıbrısa ve Rauf Denktaşa sahip çıkmak, Mesut Yılmaz’ı ise çok aşıyordu...
Peki ülkemizde ve yeryüzünde bütün bunlar olurken, masonların ve onların borazanı medyanın gündeminde ne vardı?
Senaryosu dışarıda yazılan ve Türkiye’de sahneye koyulan, irtica tehlikesi ve Hizbullah bilmecesi!.. Bir kısım insanlar kurban seçilecek. Kiralık ve aşağılık kişilerce önce öldürülecek, sonra gömülecek, vakti gelincede yerlerinden çıkarılıp kamuoyuna gösterilecek!... Yani, ne zaman milli çıkarlarımız peşkeş çekilmeye ve hatta bağımsızlığımız rüşvet verilmeğe kalkışılacaksa, toplumu uyutmak ve oyalamak için, “irtica hayaletleri hortlatılıp” gündeme getirilecek!.. bu vahşet ve cinayet görüntüleri, İslamla özdeşleştirilecek ve insanımız dinden ve dindar kesimlerden ürkütülecekti...
Ama ülke ekonomisinin İMF’ye, dış politikanın ise siyonist lobilere ve masonik mahfillere terkedildiği gerçeği gizlenecekti..
Evet, işte Erbakan’sız Türkiye’nin resmi... Ve işte, Erbakan karşıtlarının kafa grafiği ve ahlak röntgeni!..
Özelleştirme palavrasıyla KİT’ler yağmalanmış... İrtica yalanıyla İslam’a savaş açılmış ve yargısız infaz dönemi başlatılmış... YÖK’ün en çok oy alanı değil de, 1 oy alanı rektör adayı göstermesi gibi demokrasi dejenere edilip laçkalaştırılmış... Hukuk sulandırılmış, siyasallaştırılmış ve milletin adalete güveni kalmamıştı... İşsizlik, fakirlik, baskı ve zulüm toplumu bunaltmıştı... Kısaca, artık bıçak kemiğe dayanmıştı...
Ama elbette bu böyle sürüp gitmeyecekti... Mazlumların bedduası, zalimlerin sömürü saltanatını devirecekti.
Erbakan, mutlaka gelmeliydi ve bu kabus artık bitmeliydi!..
Kitabımızı bir dörtlükle bitirelim:
Batı medeniyetinden geriye, sadece maraz kaldı,
Haksızlık ve ahlaksızlıktan, pişmanlık miras kaldı,
Gel, Mehdiyet müjdesine kulak ver, ey Müslüman,
Beklenen büyük değişime, çok değil, biraz kaldı.
