DOĞUDA, BATIDA VE İSLAM'DA KADIN
DOĞUDA, BATIDA VE İSLAM'DA KADIN
Bu Konferans 1967 Yılında TÜRK EV KADINLARI DERNEĞİ'nin düzenlediği bir gecede verilmiştir.
Sözlerime başlarken böyle çok muhterem bir topluluk huzurunda bendenize sizlere hitap etmek şerefini ve İmkânlarını bahsetmiş olmasından dolayı «TÜRK EV KADINLARI DERNEĞİ» ne huzurlarınızda teşekkürü bir borç bilirim.
Konuşmam belki biraz zaman alacaktır. Onun için oturmama müsaadelerinizi rica edeceğim. Benim ayakta duruşum belki sizi rahatsız edebilir.
Efendim, bugün burada hep birlikte Doğu'da Batı'da ve İslâm'da kadın mevzuu üzerinde bir görüşme yapacağız
Bu kelimeler biraz umumî kelimeler. Böyle bir isim altında konuştuğumuz mevzuun ne olduğunu baştan tam manası ile kestirmek mümkün olmuyor. Ama müsaade buyurur İseniz ben bu mevzuun içerisine gireyim. Neyi belirtmek İstediğimiz, tahmin ediyorum ki konuşmalarımız esnasında ve sonunda daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Bugün bütün dünyaya baktığımız zaman hakikaten ikî ayrı blok göze çarpıyor. Bunlardan bir tanesi Doğu Bloku dediğimiz memleketlerin teşkil ettiği bir âlem; diğeri de Batı bloku dediğimiz memleketlerin teşkil ettiği bir âlem. Biz bu konuşmamızda önce bu iki blokun içerisinde kadının yerini inceleyeceğiz; sonra da bu tetkikimizden bazı neticeler çıkartmağa çalışacağız. Bu tetkiki yaparken, blokların temel yapılarını ele alıp bu temel yapılar nezdinde kadının yerini belirtmek mecburiyetindeyiz. Bir b!okun temel yapısını şu üç yönden incelemek faydalı olur; iktisadî sistem, sosyal yapı ve dünya görüşü. Tetkikimizde böyle iktisadî bir sistemin, böyle sosyal bir yapının, böyle bîr dünya görüşünün, netice itibariyle cemiyet içerisinde şöyle bir kadın ortaya çıkarmış olduğunu belirtmek İstiyorum.
Önce Doğuyu ele alalım.
Efendim, bugün Doğu Blokuna dahi! komünist memleketler hakikaten iktisadî sistem, sosyal yapı ve dünya görüşü bakımından başlı başına bir âlem ifade etmektedirler. Bu âlemin teşekkülüne bir vesile, bildiğimiz gibi bundan takriben 100 sene kadar önce Karl Marks isimli bir Yahudi hahamının orta yere atmış olduğu iktisadî nazariyeler sebep olmuştur. Bu zatın malûm nazariyeleri ortaya atmakta sadece iktisadî bir görüş mü belirtmek İstediği, yoksa daha başka neticelere varmak mı istediğî münakaşa götüren bir husustur. Kendisinin yetişme tarzı, ideolojik davaları göz önüne alınacak olursa meselenin sadece iktisadî açıda ele alınması biraz safdillik olabilir. Takriben 100 sene kadar önce ortaya atılan bu fikirler bundan elli sene önce Rus ihtilâlinde kendisine bir vatan buldu. Rusya'da bu fikirler komünizm rejiminin yerleşmesine yol açtı böylece komünist sistem kendisine bir tatbik sahası bulmuş oldu. H. Cihan Harbinden sonra Rusya'nın bir takım memleketleri işgal etmiş olması neticesi bu sistem muhtelif ülkelere yayıldı, en aşağı 8 ülkede tatbik sahası buldu ve bu tatbikat bugüne kadar aşağı yukarı 25 senelik bir devre geçirdi. Dolayısıyla bugün artık bir takım faraziyelerin insanları hangi neticelere götüreceği hususu bariz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Öyle ki vaktiyle sırf nazarî olarak ortaya atılan bir takım iddiaların tatbik sahasına konulduklarında ne gibi neticeler verebileceği hususu bugün artık bir kehânet olmaktan çıkmış, gözle görülür bir hakikat halini almıştır.
Bu hakikatin İçerisine girmek bugün mümkündür. Yakın vakte kadar Doğu memleketlerine seyahatler yasaktı. Bilindiği gibi yakın vakte kadar ancak çok mahdut bazı yerlere seyahate müsaade olunduğu halde, yavaş yavaş bu müsaadeler genişletilmiş ve bu ülkelerin durumlarını mahallerinde incelemek bugün artık imkân dahiline girmiştir.
Bendeniz Doğu Bloku memleketlerine müteaddit seyahatleri bilfiil yapmış bulunuyorum. Hatta bir ay kadar önce bir fuar münasebetiyle Batıdan Doğuya geçmek, kısa bir zaman fasılası içinde Leipzig ve Münih Fuarlarını gezmek imkân ve fırsatını buldum. Daha Önceden de Doğu Blokuna çeşitli münasebetlerle seyahatim oldu. Bu münasebetle huzurunuzda rivayetlere istinat ederek değil, fiili müşahadelerime dayanarak konuşuyorum.
Doğu Blokunda ana fikir komünizm fikridir. Bu fikrin tatbikatında fert diye bir unsur kabul edilmiyor. Tek gaye olarak toplum menfaati adı altında bir gaye ortaya konuluyor ve bu gaye uğrunda icabında her türlü ferdi haklar rahat rahat feda edilebiliyor. Bu memleketlerde iktisadî hayat tamamen plânlanmış durumdadır. Ve plân mecburî bir plândır. Plân herşeye kumanda eden bîr baskı, bir tevcih vasıtasıdır. Bu plânın hangi maksatlarla hazırlandığı, her vakit münakaşa edilebilir. Ama orta yerde bir vakıa vardır. Bu memleketlerde idare eden ev idare edilen dîye iki ayrı zümre vardır. idare edenler edilen zümreyi bu plânın tatbikine mecbur tutar.
Bundan başka Doğu Blokunda kâr mefhumu diye bir mefhum yoktur. Mülkiyet diye bir mefhum yoktur, mal cemiyetindir, para cemiyetindir, insanlar ancak zarurî miktarınca bunlardan faydalanabilirler. Yaşamak için zaruri olan miktarın fazlası mutlaka cemiyete aittir. Dolayısıyla insanlar daha fazla çalışıp, daha fazla kazanmak istedikleri zaman kazanacakları bir şey yoktur. Elde edebilecekleri her şey tahdit edilmiştir. Fazla istihsal cemiyetin malıdır denilir ve istihsali edenin elinden alınır. Kimsenin malı mülkü yoktur. Taksi şoförü kendi taksisinde bir memurdur, sürücüdür. Herkes evinde kiracıdır ve bir şeye sahip olmak isteseniz olamazsınız. Bu durum tabiî cemiyette çok mühim neticeler doğurmuştur. Böyle bir durum İnsan tabına, insan yaradılışına uygun olmadığından dolayı derhal cemiyet hayatında aksaklıklarını göstermektedir. Geçen sefer yapmış olduğumuz seyahat bunu çok açık şekilde gösterdi.
Batı Berlin'den Doğu Berlin'e geçişimiz esnasında gördüğümüz manzara şu oldu: Doğu Berlin'de şehir sanki alarm düdüğü çalmış, herkes mahzenlere kapanmış, caddelerde kalan ancak üç - beş kişi geziyormuş, manzarasında idî. Vitrinler fevkalâde sönük, eşyalar üst üste atılmış durumda bulunuyordu ve insanların da yüzleri gülmüyordu. Bu manzaranın, rejimin tabiî bir neticesi olarak telâkki edilmesi lâzım gelir. Çünkü o vitrini hazırlayan insanın daha iyi hazırlamakla elde edeceği netice yoktur. Bütün mesele kendisine verilmiş olan görevi şeklen yapmış görünmesinden ibarettir, insan şevkinin, insanı daha iyiye, daha güzele, daha yükseğe sevk edici tesirinde bu rejimde faydalanılamıyor. Çünkü daha iyiye gitmekte ferdin elde edeceği hiç bir ilâve neticesi yoktur. Böyle bir rejimin iktisadî hayatta büyük ve vahim neticeleri kendisini açık bir şekilde göstermektedir. Bu memleketlerde bazı evlerin inşa edildiklerini görüyoruz. Nitekim bizleri de gezdirdiler, bunları gösterdiler. Yalnız bunlar hakikatte birtakım zaruri İcapların ortaya koymuş olduğu neticelerdir, insanın kendi insanlığını duyarak, şevkle yaparak şu eser benimdir, şu neticeyi ben yaptım diyebileceği bir esere rastlanamıyor. Elde edilen neticeler insanoğlunun yaradılışına uygun olmayan ve dolayısıyla her türlü hissiyattan yoksun bir nevi makineleşmiş mekanik hareketlerin toplamı ruhsuz neticelerdir.
Evet, evler yapılmış fakat altı çocuklu bir aileye 48 metrekarelik yer reva görülerek yapılmış. Fabrikalar yapılmış, fakat bu fabrikalar istihsali arttırsın, refah seviyesini yükseltsin, dolayısıyla fertlere birşey getirsin diye değill idare eden zümreye filânca maksat için su imkân lâzımdır, o İmkân doğsun diye yapılmıştır. Bu telâkki tarzının insan saadetine vurduğu darbeyi her köşede, her bucakta ve her çevrede görmek mümkündür. Vaktiyle yapmış olduğumuz bir seyahatte eski büyük fabrikalardan birinin umum müdürünün bugünkü rejimde bir dairede kâtip olarak kullanıldığını gördük. Çünkü bugün umum müdür yapılmış olan kimse eski bir kazancı çırağı idi ve herhangi bîr yazıyı yazmaktan aciz olduğu İçin yanında, eski umum müdür seviyesindeki bir insan, bir uşak, bîr kât;p gibi kullanıp yazılarını yazdırmak ihtiyacındaydı. Eskiden umum müdür olan zat gayet kültürlü ve eski devri görmüş bir kimse olup, cari baskı rejimine rağmen yabancılarla gelip konuşacak kadar cesur idî. Hâdise Çekoslovakya'da geçmiştir. Bu zata sordum:
— Bugün memleketinizi eski haline nazaran gerilemiş görüyorum. Bütün bu gayretlerle elde etmiş olduğunuz neticeler nereye gidiyor? Bu tecrübeli zatın verdiği cevap çok veciz oldu.
— Bizde elde edilen neticeler kontrolün kontrolüne gidiyor. Çünkü; dedi:
— Bizde işçilerimiz çalışmaz, bunların başında bir kontrol vardır. O kontroller de çalışmaz, bunların başında da bir kontrolün kontrolü vardır. Aslında kontrolün kontrolün hiçbir iş yapmayan torpilli kimselerdir. Çok yüksek ücret alırlar. Dolayısıyla bizde iktisadî hayatın mânası tek kelime ile hülâsa edilecek olursa kontrolün kontrolüne gider.
Oradan bazı makinalar satın alıyorduk. Bu hususta da ayrıca önemli tavsiyelerde bulundu.
— Sizden bir ricam var. Ben memleketini, vatanını seven bir insanım. Buradan aldığınız malların bilâhare aleyhimize netice vermesini istemem. Burada bu mallar paketlenirken, sandıklanırken lütfen başında kendi adamlarınızı bulundurun. Çünkü bizim işçimiz makinaların bir cıvatasını sıkarsa öbür cıvatasını sıkmaz. Zira her iki cıvatayı da mükemmel sıkmış olması veya sıkmaması arasında bir fark yok.
Bu rejim aslında İşçiye refah getirmek için ortaya çıktığını iddia eden bir rejimdir, Halbuki hakikatte işçiye bir refah getirmemiştir. İşçinin birtakım haklarını gasbetmek ve onun normal İhtiyaçlarını karşılayamadığı halde, işçiyi baskı altında tutmak tatbikatı içerisindedir. Bu memleketlerde İşveren ve devlet aynı kimsedir, işçinin kendisine tatbik edilen ücret sistemine itiraz merciî yoktur, işveren ve devlet aynı kimse olduğunu içi bütün sınıfsızlık iddialarına rağmen bu rejimdeki insanlarda yine bir İdare eden ve idare edilenlerin zümresi tabiî olarak teşekkül etmiştir. Yalnız tek fark idare edenlere karşı bir itiraz mercii ve bir itiraz imkânı yoktur, idare edenler rahat rahat bu rejim içerisinde her türlü zulmü, işkenceyi tatbik edebilmektedir. Demin söylediğim, uzun yıllardan sonra varılan iktisadî neticeler maalesef Doğu Blokunda sadece birkaç cümleyle hülâsa ettiğim neticeler olmuştur. Bu rejim insan tabiatına uygun değildir ve yürümüyor. Nitekim bu kadar senelik tecrübeden sonra bu -rejimin en koyu iddiacıları dahi mutlaka geriye ricat etmek zaruretini duymuşlar ve yavaş yavaş kendi İdeolojik dâvalarından fedakârlık edip memlekette doğan iktisadî müşküllere çare bulmak zorunda kalmışlardır. Nitekim Kuruşçef'in başkanlığı zamanında yaptığı bir konuşma çok enteresandır ve mühim bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. Söylediği söz şu:
— Rusya'ya ziraî İstihsal istediğimiz neticeleri vermeyecek. Komünist rejimi İyi bir rejim ama insan tabiatına uymuyor. Nitekim bizim köylülere kendi evinin geçimini temin etmek İçin kendine ait olmak üzere evinin etrafında çok mahdut arazi ayırıyoruz bir de köyün müşterek, büyük arazisini ayırıyoruz. Köylüler kendilerine ait olan kısmı çok iyi ekip biçiyorlar. Müşterek kısmı ekmiyorlar. Dolayısıyla esas hazineye gelecek olan kısımdan iyi netice alamıyoruz. Öbür kısımlarda istihsal yürüyor. Eğer biz Rusya'da ziraî istihsali artırmak istiyorsak gelin arkadaşlar, köylülerin evlerinin etrafındaki kendilerine ait bu arazi bölümlerini büyütelim.
Bunun mânası köylülere mutlaka mülkiyet tanımak mecburiyetindeyiz, demektir ve bu yolda bir çok adımlar atmağa mecbur kaldılar. Zira iktisadî hayat arz ettiğim gibi insan tab'ına uygun olmayan bir prensibin kurbanı haline gelmiş idi. Bundan başka fabrikalarda prim sistemleri, para sistemleri ve birbirine rakip fabrikalar sistemlerine dönmeye mecbur kaldılar ki biri istihsal etmezse öbürü ediyor, bak sen niçin istihsal etmiyorsun diye bir bahane bulup, itip, kakma imkânı elde etsinler diye. Bunun da mânası tekrar yavaş yavaş kâr sistemine dönmek demektir. Bu günkü hakikatlere dayanarak artık gayet rahat bir şekilde İfade etmek mümkündür ki: «bazı tesadüflerle kendisine bir yurt bumuş olan komünizm sistemi insanlık tarihinde muayyen bir devir yaşamak imkânını elde etmişse de, insan tab'ına uymayan bu düşünce ve sistem bir müddet yaşamış, ondan sonra kaybolup gitmiştir» diyeceğimiz seneler uzak değildir. Bir dönüş başlamıştır ve bu dönüşün sonu bu çeşit memleketlerde normal metotlara, sistemlere gelinmesiyle nitelenecektir.
Efendim, bu tabloyla sizlere Doğu Stokundaki İktisadî manzarayı belirtmeye çalıştım. Doğu Blokunda sosyal hayat, böylesine bîr iktisadî düşüncenin tatbikatından dolayı yine insana saadet getirmekten uzak bir manzara arz etmektedir, Doğuda sosyal hayatta bir defa bizlerin anladığı manâda bir aile mefhumu ortadan kalkmıştır. Kadın, erkek herkes hiçbir fark gözetilmeksizin en hafif işten en ağır işe kadar çalışmak mecburiyetindedirler. Sadece kadınların biraz daha az ücret alması sureti ile aynı ağır işi yapmaları tatbikatı olarak. Çocuklar aslında ailenin malı sayılmaz. Bunlar cemiyetin birer elemanı telâkki edilerek, çok rahatlıkla daha küçük yaşta hattâ doğumundan itibaren aileden uzaklaştırılmakta ve hususi yetiştirme yerlerinde birtakım; şöyle terbiye edersek cemiyete daha faydalıdır, böyle terbiye edersek daha faydalıdır gibi nazariyelerle çeşitli yollardan yetiştirme kampları içerisine gönderilmektedir. Normal bir aile hayatı yoktur.
Ayrıca çok mühim bir hususu tespit etmeğe mecburuz. Böyle bir cemiyette mutlak mânada birtakım kıymet hükümleri ve ulvî mefhumlar tamamen değersiz sayıldığı İçin cemiyette bizim anladığımız manada bir nizam, bir huzur ve bir manevî tatmin durumu mevcut değildir. Ayrıca her şey materyalist ve maddeci bîr açıdan ele alınmış olduğu İçin İnsanların manevî tarafları dumura uğramıştır,
Bu son yapmış olduğumuz seyahatte hakikaten insanlık mefhumlarını kaybetmiş bir nevi robotlaşmış kimselerin içine düştüğümüzü hissettik. Meselâ; arabayla herhangi bir yere gidiyorsunuz, şoför arabayı otelin önünde durduruyor. Normal bir insan müşterisinin bavuluna yardım eder. Ama Doğu Blokunda böyle bir şey katiyyen mevzuu bahis değil. Şoför otelin önünde durduktan sonra çabucak alın bavulunuzu diyor, bîr ihtarda bulunuyor ve ondan sonra yoluna devam ediyor. Çünkü insanlık mefhumu orta yerden
kalkmıştır ve şoför kendine verilen mekanik vazifeyi ifa etmiştir. Bundan ötesinde menfaatini düşünmektedir ve içerideki müşterisine bavulu çabuk alın filânca yere gideceğim demekten çekinmemektedir. Şoförü, odacısı, kapıcısı, müdürü her şeyi böyle maddî olan bir cemiyet meğer insanı ne kadar çok müteessir edecek bir cemiyet imiş. Bunu fiilen içine düşenler açık bir şekilde görmektedirler.
Cemiyette insanı esas tatmin eden. huzur, karşılıklı sevgi, muhabbet ve manevî kıymetler orta yerden kalkarsa nasıl huzursuz bir manzara meydana gelir, bunu Doğu'da görmek mümkündür. Hakikaten saadetten uzak bîr yer. Mesele bununla da kalmıyor. Bu İktisadî güven böyle bir sosyal hayatı orta yere koyduktan başka bir de insanlara gayet tatminsiz bir dünya görüşü getiriyor.
Bîr defa bu sistem, tamamıyla maddiyatçı bir sistem, materyalist bir sistemdir ve ahiret mefhumuna kendi düşünce sisteminde katiyyen yer vermemiştir. Dolayısıyla her şeyin bu dünyadaki gelip geçici esaslarına göre tanzimi orta yere çıkmaktadır. Gelişmiş, olgun bir insanın yalnız böyle gelip, geçici şeylerle tatmin olmasına İmkân yoktur. Sadece bu bakımdan bu sistemi ele alırsak insanlara saadet getiremez, insanları tatmin edemez, kabule sayan bir netice ortaya koyamaz, iktisadî hayatıyla, sosyal bünyesîyle ve böylesine tatminsiz bir dünya görüşüyle kurulmuş ve bazı tesadüflerle meydana gelmiş ve mutlaka muvaffak gözüyle bakmak mecburiyetinde olduğumuz bu âlemde, kadının yerini arasak onun için hususî bir yer bulmamıza İmkân yok. Bu âlemde kadın, erkekle hiç bir farkı olmayan ve her meselede daha az işi başardığı îçin daha az ücret almağa mahkûm bir varlıktır. En ağır islerde çalıştırılmaktadır. Buralardaki fabrikaları gezerken çok defa, ağır tezgâhların başında kızgın demirleri eldivenleri içinde elleriyle, mahkûm kadın tipleriyle karşılaşmaktadır. Haddahanede kadın, gelen kızgın demiri maşayla tutup, ikinci haddeye vermek mükellefiyeti ile karşı karşıyadır. Kan, ter İçindedir, akşama evine geç saatte dönecek ve ertesi sabah tekrar bu işin basına gelecektir. Kendisine manevi bakimden hiçbir şey gösterilmemektedir. Bilâkis erkekten daha az ücret almak durumundadır. Yine, doğudaki kadın dediğimiz zaman size bu tablonun yanında bir diğer tablo daha tarif edeyim.
Leipzig'de bir müze gezdik. Bu müzede izahat veren bir kadın tipi gördük. Bu kadın; her saat başı aynı sözleri tekrar etmek suretiyle gelenlere izahat vermek görevini almış bir kadın!.
Yüzelli sene Önce bir halk isyanındaki kahramanları, bunlara alt bir heykeli anlatırken 45 dakikalık konuşmasının yarım saatinde hiç alâkası olmadığı halde Rusları methetmeğe mahkûm kadın.
Görüyorsunuz Ruslar o zamandan beri bizi kurtarmak için ne büyük fedakârlıklarda bulunmuşlardır, demeğe mahkûm bir Alman kadını. Konuşmasında yüzünün İfadesi öyleydi ki lisanihal İle;
— Ah, ben normal, serbest bir yerde olsam size bu abidenin tarihçesini ve bizim hikâyemizi o kadar güzel anlatmasını bilirim, amma... ne yapayım ki burada bu tekerlemeyi aynen tekrar etmeğe mecburum, demekteydi.
Efendim, müsaade buyurursanız projektörlerimizi Doğudan, Batıya çevirelim:
Batıda aynı ölçüler içinde ele alındığı zaman durum şöyle; iktisadî sistemi ele alalım. Batıda İktisadi sistem, demin Doğuda söylediğimizin aksinedir.
Batıda bir mülkiyet esası vardır. Bir kâr sistemi mevzuu bahistîr. insanlar kendileri için bir takım neticeleri elde edebilirler. Ve bunlarla diledikleri şeylere sahip olabilirler.
Batıda kapital vardır ve para parayı çeker sistemi bütün hükmüyle caridir. Kuvvetli kapital, iyi is bilir organizasyon daha büyük kazançlara geçebiliyor, insanlar diledikleri kadar eşyaya, mala, mülke sahip olabiliyorlar. Bu durumun verdiği çok faydalı bir netice var. O da insan tab'ını, İnsan şevkini çalışmaya sevketmiş olduğu için Batıda, istihsal fazladır. Bu fazla istihsal daha fazla kazancı daha yüksek hayat standardını getirmiş. Refah ve hayat standardı yükselince devlet mekanizması o cemiyetin çalışamayanlarına, düşkünlerine, fakirlerine bu yüksek muhassaladan rahatlıkla büyük imkânlar ayırabilmekte, fakire, fukaraya devlet eliyle büyük yardımların yapılması mümkün olabilmektedir.
Fakat bu iktisadî hayat, bana sorarsanız, İdeal bir hayat değildir. Zira Batıda böylesine bir gidiş aynen Doğudaki gibi materyalist esaslara göre tanzim edilmiştir. Bunun neticesi olarak Batıdaki zenginler, fakirlerle ilgilenmek hususunda kendilerinde bir mecburiyet duymamaktadırlar. Onlar da çalışıp kazansın demektedirler. Fakirlerin kazanması devletin zoruyla, devletin elindeki daha rahat imkânlarla kolaylıkla ya-ptlabilmektecfir. Ama bu kazanma, bu alâka, manevî bir açıdan meydana gelmemektedir. Dolayısıyla Batı’da, insanların büyük kazançlar karşısında kendi nefislerini frenleyememek gibi bir tehlike mevcuttur. Ve bu gidişin neticesi olarak da Batı'da herşey kârla, parayla ölçülmüş olduğu için insanlarda insaf dediğimiz hassa kısmen dumura uğramıştır. Batı'da öyledir ki, bir insan bir kuruş İçin karşısındaki insana en büyük eziyeti verir, o kuruştan fedakârlık yapamaz.
Bu noktayı Size bir misalle arz edeyim.
Bir profesör arkadaşım, geçenlerde Fransa'da bir otele gitmiş. Bu arkadaşım;
Gençliğimde Fransa'da uzun müddet kaldım. O zaman onları çok pembe gözlükle görmüştüm. Şimdi bir müddet yaslandıktan sonra tekrar gittim. Fransa'da o zaman görmediğim birtakım hususlar gözüme çarptı.
Bir pazar günüydü, kaldığım otelin parasını verecektim. Para, farz edelim 291 lira ödemesi lazım. 290 liralık bozuk ve 1.000 bütünüm vardı. 290'ı veriyorum otelciye, illâ 1 lirayı istiyor. Al şu 1.000 lirayı bozdur dedim. Peki dedi ve uşağını koşturdu, yarım saat. Pazar günü, herhangi bir yerde bozduramıyor, o bîr liradan fedakârlık yapamıyordu.
Batı'da hakîkaten böyle materyalist bir yapı ve însaf bakımından kısmen dumura uğramış bir bünye vardır, ve bunu Batı memleketlerine seyahat eden arkadaşlarımız, kardeşlerimiz birçok misalleriyle görmüşlerdir.
Realiteleri tespit ederek yürüyelim. Batıda sosyal hayata gelelim. Batıda sosyal hayatla br aile mefhumu mevcuttur. Mülkiyet vardır. Herkes çoluk-çocuk sahibidir. Ve bunlarla teşekkül etmiş düzenli bir aile sistemi vardır. Ancak bu tam saadet getirecek bir yapı içinde değildir. Çünkü Batı mutlaka kadının da erkek gibi aynı şartlarla çalışmasını zaruri görmektedir. Yine Batıda büyük bîr bölgeyi kaplayan katolik mezhebine göre ayrılma boşanma yoktur. Bir defa evlendikten sonra ayrılma yoktur. Boşandıktan sonra da başkasıyla evlenmek mümkün değildir. Bundan başka yine bu âlemde aile her iki taraf da tamamen eşit şartlarla çalışmağa mecburdur. Herhangi bir boşanma halinde kadına nafaka dîye bir şey mevzubahis değildir. Kadın da çalışabilir bir unsur kabul edildiği İçin onun da çalışıp kendisine kazanç temin etmesi zarurî görülür ve kadınla erkeğin çalışma hayatında her yerde tamamen eşit oldukları İddia edilirse de Doğu Blokuna nazaran, Batıda kadınlara yine insafla şefkatle muamele edilmektedir. Onlara ağır işlerin verildiği son derece nadirdir. Daha rahat, kadın bünyesine daha uygun işlerde çalıştırılmaktadır.
Batı Blokunda dünya görüşüne daha ziyade Hristiyanlık fikirleri hâkimdir. Bu fikirlere göre bîr âhiret düşüncesi mevcuttur. Ancak bu düşüncede Müslümanlıktaki gibi bir berraklık yoktur. Batıda bîr defa esas İtikadın temelini teşkil eden bir teslis nazariyesi vardır. Bir vahdet yoktur. Cenab-ı Hakkın birliğine, esas mukaddes tek varlığın o olduğuna dair berrak bir inanış yoktur.
Bizler çok şükür Müslüman diyarında yetiştiğimiz için bu husustaki düşüncelerimize kendiliğinden sahip olmuşuz gibi geliyor bizlere. Ama bu âlemde yetişmeyen, Batılı insanların esas tefekkür sistemlerini, dünya görüşü sistemlerinin nihaî noksanını araştırdığımız zaman orada bir bulanıklık, orada bir keşmekeştik görüyoruz ve bunun tabiî büyük neticeleri oluyor. Bir Batılı asker hücuma kalktığı zaman kime yalvaracağını bilememenin tereddüdü içindedir, Meryem Anaya mı, (saya mı, Cenab-ı Hakka mı yalvaracak? Bu durum karşısında tereddüttedir. Ama bir Müslüman için böyle bir durum mevzuu bahis değildir. Cenabı Hak bîrdir, tekdir, mukaddestir, ve itikatta vahdaniyet prensibi esastır.
Batının ikinci büyük huzursuzluk kaynağını Ruhban sınıfı teşkil etmektedir, insanların kendi İçerisinden bir gurup, bir teşkilâta mensup olmakla kendilerine birtakım özellikler izafe etmektedirler: Meselâ, bu sınıfa mensup olmayan insanlar ruhban sınıfına günahlarını affettirmek mecburiyetindedirler. Bu sınıf İnsanların başına geçmiş olan bir papa, dinî esaslarda dilediği gibi fetva vermeye yetkilidir. Onun sözü aynen bir kanun hükmündedir. Onun karşısına başka bir kuvvet kolay kolay çıkamaz. Ruhban sınıfı kendilerinin insanlarla Cenab-ı Hak arasında bir vasıta olduklarını kabul etmektedirler. Bu durum, Batıda manevî huzur ve saadetin teessüsüne mâni olan mühim bir unsur teşkil etmektedir. Bu açı altında Batıya baktığımız zaman Batıdaki kadının rolünü kısaca şöyle hülâsa etmemiz mümkündür. Doğuya nazaran tabiî, fersah, fersah ilerde ve ona nazaran daha mesut bir durumda. Fakat tam bir tatmin edilmiş ve huzura kavuşmuş durum mevcut değildir. Çünkü kadın mutlaka erkekle eşit tutulma bahasına en ağır işlerde çalışmağa mecburdur.
Kadın mutlaka gelir getirmelidir. Gelir getirmediği takdirde aile yapısında bu bakımdan materyalist usulde kendisine küçük bir unsur gibi bakılmaktadır. Bir erkek ailede para kazanmakla aileye daha büyük menfaat getirdiği haleti ruhiyesi içindedir. Bu, hakikî saadete geniş ölçüde mani olmaktadır. Hristiyanlığın birtakım kaideleri, kadına onun tab'ına ve insan haklarına uymayan birtakım mecburiyetler ve mükellefiyetler yüklemektedir. Dolayısı ile Batıdaki kadını tam mes'ut bir kadın olarak telâkki etmemiz mümkün değildir. Sadece Doğuyla mukayese ettiğimiz zaman, daha refah İçerisinde, daha fazla İnsani muamele gören bir kadın durumundadır.
Bu İki sistemi, bu İki tabloyu belirttikten sonra hiç şüphesiz hepiniz simdi, peki öyleyse hakikî saadet, kadının hakikî yeri, nerededir diye merak etmeye başladınız.
Bu merakınızı gidermek için hemen belirteyim ki kadının hakiki yeri Müslümanlıktır. Bu hakikati açıklayıcı bazı izahlarda bulunmamızın faydalı olacağı kanaatindeyim:
Bugün şu anda yeryüzünde, iktisadî sistemiyle, sosyal sistemiyle ve dünya görüşüyle tam manası ile yerleşmiş bir İslâm alemi yoktur. Ama bunun fiilen mevcut olmaması, Müslümanlığın hakîkaten en ideal sistemi getirmiş olduğu hakikatini orta yerden kaldıramaz. Dolayısı ile biz, falanca veya filânca memleketteki değil Müslümanlığın getirdiği ölçüler İçerisinde, İslâm âleminin İktisadî sistemini, sosyal sistemini ve dünya görüsünü kısaca gözden geçirdikten sonra İslâmın, Müslümanlığın kadına verdiği kıymeti ve kadını sadece götürmek üzere getirdiği esasları belirtmeye çalışacağız.
Müslümanlığın kendine has mütekâmil bir iktisadî sistemi mevcuttur. Bu iktisadî sistem ne Doğudaki sistemdir, ne de Batıdaki sistem. Çünkü Müslümanlık İki kanatlıdır, daima maddiyatla maneviyatı birbirine paralel yürütmüştür. Bundan dolayı Müslümanlıkta hem maddiyat vardır, hem de bununla beraber her zaman her yerde hiç ayrılmayacak şekilde bîr de maneviyat vardır. Müslümanlığın iktisadî sistemi maddiyata hürmetkardır. Herkesin malı, mülkü vardır ve herkesin malı mülkü kendisine aittir, masundur, kimsenin buna yan bakmağa gözü ve hakkı yoktur. Ve bu hak o kadar mühim bîr şeydir ki Peygamber efendimiz Aleyhisselâtı Vesselam bîr çok tavsiyelerinde; «Bana ahirete geldiğinizde başka türlü kusurla, günahla gelin amma kul hakkıyla gelmeyin» buyurmuştur.
Bunun mânası başkalarının her türlü malı, para vesaire gibi hakkına son derece riayetkar olmamızın gerekli olduğudur. Müslümanlık aynı zamanda kâra ve kazanmaya da büyük yer vermiştir. «Veren el, alan elden üstündür.» Duyurulmuştur. Bunun mânası her Müslüman kazanmak için çalışmak ve başkalarına yardım etmekle görevlidir. Yine Müslümanlıkta «Ekâsibu habibullah» buyurulmuştur. Çalışanı Allah sever, çalışan Allah'ın sevgilisidir, denilmiştir. Binaenaleyh Müslüman behamahal çalışmak, bir istihsal yapmak ve iktisadî bakımdan faydalı bir unsur olmakla görevlidir. Bu bakımlardan baktığımız zaman Müslümanlık adeta Batı blokuna benziyor, gibi geliyor. Mülkiyete hürmetkârlığı esas alıyor. Ama Müslümanlık sistemi Batının kapitalizm sisteminin ta kendisi değildir. Aradaki büyük fark şuradadır. Müslüman kazanacak, fakat Müslüman israf yapamaz, «israf haramdır». Binaenaleyh Müslüman kazandığını mutlaka hayırlı bir sahaya harcamakla görevlidir. Batıdaki İnsanın böyle bir prensibi yoktur, o kazandıktan sonra parasını her türlü nefsanî arzusu uğrunda rahat rahat harcayabilir. Ama Müslümanlıkta bütün bu kazançlardan sonra mütevazi olmak, israf etmemek, daima başkalarına faydalı olmak, fakirlere yardımcı olmak gibi bir âmil, bir esas mevcuttur. Bu bakımdan İslâm sistemi batı rejiminin mahzurlu taraflarını ortadan kaldırıp, kapitalizmin erişemediği ulvî gayeyi kendi ölçüleriyle manevî kuvvetlerden faydalanarak ihdas etmek imkânını bulmuş bir sistemdir. Bu sistemin meydana getirdiği iktisadî hayata hakikaten maddiyatla maneviyat birbirinden ayrılmaz. Bunu birçok misallerle görüyoruz, biliyoruz.
Bundan birkaç yüz sene evvelki Osmanlı imparatorluğuna seyahate gelmiş olan bir Batılı seyyahın müşahedeleri bu huşu bize kolayca açıklayan bir misal teşkil etmektedir. Bu seyyah bir gün sabahın erken saatinde bir Müslüman mağazasından alış veriş yapmaya gelmiş, sormuş bîr malın fiatını, şu kadardır demişler. Fiatı münasip görmüş ve peki öyleyse bu malı almak istiyorum dediği zaman, Türk dükkân sahibi kusura bakmayın şu karşıdaki komşumda aynı mal, aynı fiyata mevcuttur, acaba mümkün müdür bu malı ondan satın alsanız. Batılı afallamış ve sormuş: Niçin bana bunu tavsiye ediyorsunuz? Türk mağaza sahibi: Sabahtan beri dikkat ediyorum, karşıdaki komşum hiç satış yapmadı, siftah bile etmedi. Halbuki ben birkaç satış yaptım. Gidiniz ondan alınız da onun gönlünü hoşnut ediniz.
Müslümanlık iktisadi maddiyatın yanında mutlaka maneviyatı da beraber yürütmüştür. Bu, ne doğunun, ne de Batının erişemeyeceği ulvî bîr neticedir. Bundan bir müddet önce İstanbul’da bîr akşam toplantısına davet edildim. Yaşlı bir hanım Müslümanlığı kabul etmiş, Yunanistan'dan gelmiş. Kendisi uzun seneler Yunanistan'da kalmış, 40 sene Müslüman olmak için çırpınmış ve nihayet İstanbul müftüsünde Müslümanlığını resmen tescil ettirmiş. O günün akşamı akrabasının evine gitmiş. Biz de bu günün akşamında yapılan toplantıda bulunuyoruz. Kadın bu güne eriştiğinden dolayı son derece memnun. Çünkü belli halinden. Bîz daha söze başlamadan önce dedi ki, tabiî buraya geldiniz, toplandınız. Benim niçin Müslüman olduğumu merak ediyorsunuz. Sîz sormadan ben size kısaca anlatayım.
Biz dedi, Konyalı zengin, Müslüman bir ailenin yanında idik. Babam, annem ve kardeşlerim bu evde hizmetçilik yapıyorduk. Bu ailenin son derece zengin bir efendisi vardı. Bu efendi memleketin sayılı zenginlerinden olmakla beraber son derece mütevazi bir insandı. Ben çocukluğumda hiç bir bayram hatırlamam ki diyor, bu kadın, bu Müslüman efendisi kendisinin hizmetçisi olduğumuz halde önce bayramlarda bize, 'hizmetçinin çocuklarına iyi, yeni hediyeleri ayakkabıları kendi öz çocuklarından daha sonra alsın. Her bayram önce bize alır, ondan sonra kendi çocuklarına en fazla aynı kalitede ayakkabıyı alır getirirdi. Çok zengin bir insana bu tutumu veren böyle bir dine kırk seneden beri ben hayran kalmayayım da kim kalsın? Bugün böyle bir dinin mensubu olmak şerefine eriştiğim için hayatımın en mesut günü yaşıyorum.
Hakikaten Müslümanlık sistemi, Müslümanlık yolu zenginliktir, insanı zenginletir, fakat sonunda manevî bakımlardan da yetişmiş bir İnsan ortaya koyar. Müslümanlık ticarete büyük ehemmiyet vermiştir. Tüccarların, hakikî tüccarların peygamberlerle, şehitlerle beraber haşr olacağını bildirmiştir. Ama bundan daha büyük ehemmiyeti cömertlere vermiştir. Cennete ilk girecek olan cömertlerdir.» Cömertliğin manâsı kendi-hoşuna giden şeyi, kendi nefsi için ayırdığı şeyi başkasına verebilmek, hediye edebilmek, feragatkâr insan olmak demektir. Müslümanlık daima manevî hedefleri maddî hedeflerin üzerine yerleştirmek suretiyle hakikî adaleti, hakiki nizamı ihya etmiş, ihdas etmiştir.
Sosyal hayata geldiğimiz zaman Müslümanlıkta aile, cemiyetin esasını teşkil eder. Çocuğuyla, çoluğuyla bütün haklarıyla nizamlı, sistemli, birbirine hürmetkar, sevgi içerisinde bir aile vardır. Komşuluk hakkını son derece üstün tutmuştur. 40 ev İlerisine kadar komşu saymıştır, insanların birbirlerine İyilikle, şefkatle, rahmetle kolaylıkla muamele etmelerini emretmiştir. Böyle birbirine ulvî bağlarla bağlı bir insan cemiyeti sosyal bakımdan en huzurlu cemiyet olmak durumundadır. Hattâ eski büyüklerin bazı tavsiyeleri şöyledir: iki Müslüman birbirine giderken, ben şimdi şu yaklaştığım arkadaşımdan ne menfaat elde edeceğim diye bir araya gelirse o buluşmalarından hayır gelmez, bilâkis ben şimdi şu gitmiş olduğum kardeşime hangi hususta faydalı olurum diye yaklaşırsa o buluşmadan, o bir araya gelip görüşmeden büyük faydalar çıkar demişler ve bu tavsiyelerde bulunmuşlardır.
insanlar hep başkalarına yardım etmek için içlerinde manevî bîr imkâna, manevi bir kuvvete sahip olurlarsa böyle bir sosyal düzende hiç şüphesiz mutlak saadet meydana gelir.
Dünya görüşünü ele alacak olursak, Müslümanlık mutlaka her hususta ahireti gözetmeyi emretmiştir. Zira, hakikaten normal, yeteri derecede gelişmiş bir insan bu dünyadan İbaret bir hayat ile tatmin olamaz. Mutlaka ahîrete inanmak, ahiretin varlığını bilmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu dünyada eğer her şey ölümle bitecek olursa bütün bu yaradılışın heyeti umumiyesi bir abesten başka bîr şey olamaz. Mutlak adaletin tecelli edeceği gün bu dünyanın içinde de vardır. Arkasında da gelecektir. Ve bu yaradışlar geçici değildir, insan mutlaka sonsuza kadar gidecek bir yaradılıştadır. Cenab-ı Hak bunları tahakkuk ettirecek kudrettedir. Dolayısı ile Müslüman sadece maddiyatını düşünen bir İnsan değildir. Birçok hususlarda ahiretini de düşünür. İktisadî nizamda da bu düşünce nazım rolünü oynar.
Hatta hakiki bir Müslüman tacirin şöylesine bîr sıfatı vardır. Bilfiil cereyan etmiş hâdise ile arz edeyim.
Bîr gün Peygamber efendimiz Aleyhisselatü Vesselam sabah namazından sonra bir pazar yerini gezerlerken, orada bir tüccarın bir malı diğerlerine nazaran daha ucuz fiatla sattığını görmüşler ve kendilerine sormuşlar ki, bu malı böyle ucuz fiatla satıyorsunuz, az kâra kanaat ediyorsunuz, sırf Müslüman pazarında ucuzluk olsun ve Cenab-ı Hak ahirette sîzin bu hareketinizden dolayı size büyük sevap versin dîye mî bunu yapıyorsunuz? O da demişti ki; evet ya Resulullah ben bunun için yapıyorum. Yoksa herkes yüksek fiatta satıyor, ben de satabilirim, ama az kârla kanaat ediyorum. Pazarımızda ucuzluk olsun, burası Müslüman diyarı, benim bu hareketimin sevabını Cenab-ı Hak mutlaka verîr. Onun üzerine Peygamber efendimiz ellerini açıp, böyle bir tüccar, böyle bir satıcı için çok büyük dualarda bulunmuştur.
Binaenaleyh, hakikî Müslüman tacir, böyle hareket edince, tüccardır. Bu tüccarların doğuracağı iktisadî hayatta da mutlaka bereket vardır. Şimdi bu dünya görüşü bu sosyal yapıya sahip olan Müslüman âlemi içerisînde kadının yerine bir göz atalım.
Efendim bir Müslüman hanımı, iktisadî hayatta çalışabilir, çalışır. Hattâ bazı hizmetlerin kadınlar tarafından görülmesi teşvik edilmiştir. Hattâ bazı yerlerde hanımların çalışması zarurî bile görülmüştür.
Meselâ, hemşirelik görevinde, bir Müslüman diyarında hastahanelerde hemşirelik, hasta bakıcılık görevinin bilhassa kadınlar tarafından yapılması tercih edilmiştir, teşvik edilmiştir. Yine kadın hastalıkları doktorluğu gibi birtakım görevlerin kadınlar tarafından yapılması, hattâ önemle üzerinde durulması gereken bir husus addedilmiştir. Bundan başka kadın Müslüman yapısında, başka hususlarda çalışır. Belki Sümerbank Umum Müdürünün odasına gitmiş arkadaşlar vardır. O odada bir dokuma fabrikasının resmi var. 150 sene önceki bir dokuma fabrikası. Birçok Müslüman hanımlar bu dokuma fabrikasında gayet güzel bir çalışma havası içerinde bulunuyorlar. Merak eden arkadaşlar gidip görebilirler. Müslümanlıkta kadın çalışabilir ve iktisadî hayatta bir unsur olabilir, kadın Müslümanlıkta aynen erkek gibi ilimle, ibadetle mükellef tutulmuştur. Cenab-ı Hak insanları kadın, erkek, siyah, beyaz diye ayırmıyor. Kimin Allah'tan korkusu en fazla ise insanların İçerisinde en efdali odur diyor. Herhalde kadının erkeğe, erkeğin kadına Allah İndinde hiçbir üstünlüğü mevzu ubahis değildir. Cemiyet içerisinde Müslümanlık kadına onun yaradılışına uygun görevler tercih etmiştir. Hiçbir zaman onu ne Doğudaki, ne Batıdaki zoraki çalışma sitemlerine mecbur saymamıştır. Belki bazı erkeklerimizin şu snda hoşuna gitmeyebilir. Bir lâtife olarak söylüyorum. Çok dikkatle açıklayalım ki, Müslüman bir ailede kadın hiç bir İş yapmağa mecbur değildir. Hattâ çocuğuna bakmağa bile mecbur değildir. Bütün evin vazifesini görmek, evin kazancını temin etmek erkeğin vazifesidir. Müslümanlıkta kadına kendi yaradılışına uygun görevleri yapmak tavsiye edilmiş ve eğer arzusuyla yaptığı, dünyada ahirette bîr mükâfatını göreceği bir ilâve çalışma olarak bir lütuf olarak telâkki edilmiştir. Müslümanlıkta kadının ne Doğuda, ne de Batıda erişemeyeceği çok büyük yeri vardır.
Bunu müsaade buyurursanız, birkaç âyeti kerime ve birkaç hadisi şerifle tarif etmeye çalışalım.
Nisa sûresi ismi altında Kur'an-ı Kerîm'de kadın sûresi denilen bir sûre vardır. Bu sûrenin 19 uncu âyetinde (kadınlara en iyi şekilde muaşerette bulunma) emrolunur. Bunun mânası Müslümanlıkta kadınlara karşı hürmetkar, yumuşak, haşin olmamak üzere muamelede bulunmak emrolunmuştur. Onların tabî yapıları bu istikamettedir. Böyle hareket etmek lâzım gelir. Yine Bakara sûresinin 187 nci âyeti kerimesinde (Onlar sizin libasınız, siz de onların libasısınız) buyrulmuştur. Libas, elbise ve örtü manâsındadır ve bunun da hakikî manâsı dış tesirlere karşı her türlü zarar verecek şeylere karşı onları korumak manâsındadır.
Hâdîsî şeriflerde kadın Müslümanlıkta şöyle belirtilmiştir: (Dünya bir metadır. Onun en hayırlı metaı da saliha bir kadındır.) Diğer bir hadisi şerifte: (Kadınlar hakkında hayırlı tavsiyelerde bulunmam İçin benden sorunuz, ne söylerseniz söyleyin bu hususta size tavsiyede bulunayım, yardımcı olayım. Diğer bir hadisi şerifte; (Müminlerin kâmili, ahlâkı en güzel olanıdır. Sîzin en hayırlınız, kadınlara karşı en hayırlı olanınızdır) buyurulmuştur. Diğer bir hadise şerifte; (Rabbının senin üzerinde hakkı vardır, öz nefsinin senin üzerinde hakkı vardır, efradı ailenin senin üzerinde hakkı vardır, her hak sahibine hakkını ver) buyurulmustur. Diğer bir hâdisî şerifte; (Hm tahsil etmek kadın, erkek her mümine farzdır) denilmiştir, ve dolayısıyla onların da görevli oldukları vs esas Allah katında mühim olan görevler bakımından onların da aynen mükellef oldukları kendilerine hürmet gösterilmek, iyi muamele edilmek mecburiyetleri yanında erkeklere tamamen eşit oldukları beyan edilmiştir. Diğer çok mühim bir hâdisî şerifte şöyle denilmektedir. «Ya Resulullah, benîm için güzel sevgi ve bakımıma en çok muhtaç olan kimdir, kime bu hizmeti yapmalıyım?» Peygamber Efendimiz Aleyhüsselâtü Vesselam buyurmuşlardır ki; annen, sonra kime denilmiş, yine annene, sonra kime denilmiş, tekrar annene denilmiş, tekrar sorulduğunda babana buyurmuşlardır, Binaenaleyh Müslüman ailesinde çocuk üzerinde annenin üç hakkı varsa, babanın bir hakkı vardır. Ve anne hakikaten muhterem mukaddes, büyük bir varlık olarak müslümanın dünya hayatında, sosyal görüşünde ve iktisadî varlığında çok mühim yeri olan bir varlıktır.
Kur'ân-ı Kerim'de Nisa sûresi isimli bîr kadın sûresi olduğu gibi, Peygamber Efendimiz Aleyhîsselâtü Vesselamın meşhur Veda Haccındaki hutbelerinde ki bu İnsanlara son yaptığı bir hutbedir, mühim bir fasıl kadınlara ayrılmıştır. Son derece veciz, insanlara hakikaten en özlü, en güzel tavsiyeyi yapan, veda hutbesinde kadınlara ait kısım şöyledir.
«İnsanlar; kadınların hakkını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız, onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onlarında sizlerin üzerinde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye çiğnetmemeleridir. Kadınların da sizlerin üzerindeki hakları, memleket göreneğine göre her çeşit giyim ve yiyimlerini temin etmenîzdir,» buyurulmustur. Böylece Müslümanlıkta hakikaten kadın, ne Doğunun; ne de Batının erişemediği son derece muhterem bir mevkie erişmiştir, sahiptir, yerleştirilmiştir.
Efendim, bir an için Doğuda kadını düşündüğüm zaman hatırıma bir hadde makinası geliyor, hakikaten bilfiil gördüğüm gibi bir hadde makinası başında kanter içinde en ağır hizmette, kendisine hiç bir karşılık vaad edilmeden çalışan, yorgun, bedbaht bir kadın tipi görüyorum, hayalimdeki tabloda. Batıdaki kadını düşündüğüm zaman erkek kadar çalışan ve kendinin birtakım haklarında vs. mutlaka eşit tutulacaksın İddiası altında materyalist bir görüşle madde olarak tutulan bir kadın var. Kendi tabiatına kendi hususiyetlerine uygun bir muameleye tabî tutulmuyor, lüzumlu hürmet, lüzumlu şefkat kendisine gösterilmiyor. Bu kadın çalışıyor, bu kadın tam manasıyla tatmin olunmuş değil, esas yerini bulmuş değildir. Demin tarife çalıştığım İslâm âleminde kadını düşündüğümüz zaman ise, oradaki kadın muhterem bir kadındır, oradaki kadın hakikaten cemiyetin temelidir ve oradaki kadın temizliğin, terbiyenin örneğidir. Hepiniz bizim ninelerimizin mis kokan tertemiz bohçalarını hatırlarsınız. Kadın hakikaten o bohçaları hazırlayan, temiz bir insandır. Cennete gitmeğe namzet bir insandır. Hattâ İslâm tablosunda cennet annelerin ayağının altındadır. Cenneti ayağının altında tutan bir varlıktır. Hepinizi hürmetle selâmlarım.
