ATATÜRK İLKELERİ
"Ulusumuzun
aşması gereken adımlar büyüktür. Ulaşılması
gereken hedefler çoktur. Onun için birbirimize vereceğimiz işaret
ileri!.. Daima ileridir."
Atatürkçülük'ün
ve Atatürkçü olmanın ne olduğunu anlamak için herşeyden önce
Atatürk İlkeleri'ni ve Türk Devrimi'ni iyi bilmek gerekir.
Bu ilke ve devrimleri bilmeden, içtenlikle benimsemeden ve
uygulamadan Atatürkçü olunamaz.
Atatürk İlkelerini iki bölümde incelemek gerekir:
Bu
ilkeler, Atatürkçülük (Kemalizm) dediğimiz görşün özünü
oluşturmaktadır.
Atatürk İlkelerinin Ortak Özellikleri
*
* * TÜRK DEVRİMİ DİZİNİ * * *
.
ATATÜRK'ÜN ULUŞMAK İSTEDİĞİ HEDEF İLKELERİ :
Ulusal egemenlik; dışa karşı özgür ve bağımsız yaşamayı, içeride ise ulusun kendi kendini yönetme esasına dayanır.
Prof. Dr. Hamza Eroğlu, ulus ve egemenlik kavramlarını; "Ulus, kendisini oluşturan kişilerin toplamından farklı ve ayrı olarak onların bir sentezinden ortaya çıkmış bağımsız bir kişiliktir. Egemenlik ise ulus denilen varlığın, toplumun genel iradesidir. Bu irade üstün iktidar ve güç olarak ulusa aittir. Egemenlik, ilâhi iradeye dayanmaktadır. Ulus iradesi ise, bireysel iradelerin biraraya gelmesinden, kaynaşmasından, sentezinden oluşmuştur. Bu itibarla ulusal egmenlik, ulusun bölünmez iradesidir." diye tanımlamaktadır.
Türk Ulusu, kendisini oluşturan bireylerden ayrı bir manevi kişiliğe sahiptir. Türk Ulusu denilen bu manevi kişilik ve onun "ulus" sözcüğü ile ifade olunan kendisine has bir iradesi vardır. Ve bu ulusal iradedir ki, ifadesini ulusal egemenlik prensibinde bulmaktadır.
Türk Ulusu'nun yüce kişiliğine yaraşan ve onun özgür yaşama isteğini en güzel şekilde ifade eden bu düşünceyi Atatürk, "Hakimiyet bilakaydışart (kayıtsız şartsız) milletindir." demiştir. Bunun anlamı şudur:
Egemenlik denilen kuvvetin hiçbir bağımlılık, hiçbir taksim, hiçbir eleştiri, hiçbir sınıf kabul etmeyecek şekilde ulusa ait oluşudur.
Atatürk'e göre; "Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve gerçek manasıyla ulusal egemenliğin kurulmuş olmasına bağlıdır. Bundan ötürü özgürlüğün de, eşitliğin de dayanak noktası ulusal egemenliktir."
Atatürk ulusçuluğunun temelinde yatan bir kavram, "tam bağımsızlık" düşüncesidir. Türkiye'de bağımsızlığa dayanmayan ulusçuluktan söz etmek elbette yetersizdir. Bu konuda Atatürk: "Tam bağımsızlık denildiği zaman doğal olarak siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel ve diğer hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun kalmak, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun kalması demektir."
Ulusal Birlik ve Beraberlik, Türk Ulusu'nu oluşturan insanların birbirlerini seven, birbirlerine inanan ve güvenen yurttaşlar olarak yurdun ve ulusun yükselmesi amacı etrafında toplanması demektir. Kurtuluş Savaşımız ulusal birlik gücümüzün tılsımından kuvvet bularak başlamış, gelişmiş ve kesin zafere ulaşılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarından itibaren Atatürk'ün üzerinde durduğu konulardan en önemlisi "Ulusal Birlik" ilkesidir.
"Biz esasen ulusal varlığın temelini, Ulusal Şuurda ve Ulusal Birlik'te görmekteyiz." ( 1936 )
Atatürk 20 Nisan 1931 günü, seçimler dolayısıyla Türk Ulusu'na bir bildiri yayınlamıştı. Dünyanın da yakından izlediği bu bildiri, kendisinin 1931 yılına kadarki düşüncelerini, işlem ve eylemlerin ileriye dönük yüzünü açıkladığı kadar, dünya ulusları için de yol gösterici bir nitelik taşıması bakımından tarihi bir belgedir. Bu bildiride ifadesini bulan "Yurtta Barış, Dünyada Barış için çalışıyoruz" tümcesi, sadece o yıl için söylenmiş bir söz değildi.
Musatafa Kemal mavi gözlerini Ege'nin ötesine çevirerek: "Yunanistan'la nasıl dost olacağımızı düşünüyorum. Savaş bitti. İki yakın komşu düşmanca yaşayamayız. Dostluk ilişkilerini başlatmak için nereden başlamalı diye düşünüyorum." demiştir. ( İşte sevgili dostlar, bugün bile hâlâ düşman olduğumuz Yunanistan ile büyük acılar yaşadığımız Ağustos depremini vasıtasıyla bir birliktelik kurduk. Atatürk bunu 1923 yılında görmüş ve Yunanistan ile dost olmamızın gerekliliğini o zamanlarda görmüştür.)
"Uygarlık
öyle kuvvetli bir ışıktır ki, O'na aldırış
etmeyenleri yakar ve yok eder."
Atatürk için asıl amaç "Çağdaş Uygarlıktır."
Uygarlık kavramı, Atatürk'ün bütün fikir ve eylemlerinin
hareket noktası olmuştur.
"Yaptığımız
ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti'ni,
halkını tamamen modern ve bütün anlam ve şekilleriyle
uygar bir sosyal toplum haline ulaştırmaktır."
"Benim
manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni izlemek
isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini
kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar."
Üstün zekâ ve dehasıyla kurduğu Cumhuriyetimizin en kısa
zamanda çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmesinin, bilimin
öncü ve yol göstericiliğiyle mümkün olabileceğini göstererek
"Hayatta en hakiki mürşiti, ilim" kabul eden bir yöntemle,
bilime büyük değer vermemizi ve ondan gereği gibi yararlanmamızı
istemiştir.
Cumhuriyetcilik:
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yapılan Türk devrimlerinin en büyük temeli Cumhuriyet'tir. Cumhuriyetçilik ilkesi, yeniden kurulan Türkiye Devleti'nin bir yönetim ve rejim biçimi olarak saptanmış bir prensiptir. Cumhuriyetçilik; Türk Ulusu'nun Kurtuluş Savaşı yıllarının başından itibaren ihaneti ortaya çıkan Padişahlık yönetimine karşı duyduğu tepkinin sonucudur.
Atatürk, Cumhuriyet yönetimini, ulusal karakterimize en uygun düşen bir yönetim biçimi olarak görmektedir. "Türk Ulusu'nun doğa ve törelerine en uygun olan yönetim, Cumhuriyet yönetimidir." demektedir.
"Bütün dünya bilsin ki, benim için bir taraflılık vardır: Cumhuriyet taraftarlığı, fikirsel ve sosyal ve inkılap taraftarlığı... Bu noktada yeni Türkiye toplumunda bir kişinin bile bunun dışında kalacağını düşünmüyorum."
Kemalizm'in ilkelerinden "Cumhuriyetçilik", bir anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafından belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde Cumhriyetçilik, giderek "demokrasi" ile bütünleşmekte, eş anlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda, siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkması, laikleşmesi, siyasal rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla Laiklik ilkesiyle, meşruluğunun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, Halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.
Mustafa Kemal'e göre, "Yeni Türkiye Devleti" bir halk devletiydi. Oysa geçmişteki devlet, bir "kişi devleti" idi. Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle anlatıyordu: "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır... Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir (doğaldır). Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur."
Cumhuriyet ile demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atatürk, 1930'lar Avrupası'nda neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist, Komünist ya da mesleklerin temeline dayalı kooperatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki bir çok kişi, özellikle faşist - nazist modelden etkilenmişlerdi.
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bile oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirilerek, denetlenerek yürütülmüş olması son derece önemli ve anlamlıdır.Mustafa Kemal bu tercihi yaparken,elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak amacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yol da,demokrasinin O'nun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu saymıyor: "Onlar ancak başka önlemlerle önüne geçilemeyecek büyük tehlikeler karşısında kalındığı zaman, zorunlu olarak onaylanır." diyordu.
Serbest Fırka'nın kurulması aşamasında Atatürk'ün Fethi Bey'e yazdığı mektuplarda şu satırlar vardı: "Büyük Millet Meclisi'nde ve millet önünde millet işlerinin serbest olarak münakaşası ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini aramaları benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir." Kendi partisi içinde en sert muhalefete bile hoşgörü gösteren Atatürk, Özgürlüklerin temel olduğu bir demokrasi anlayışına sahipti.Özgürlük anlayışı ise, sadece başkasına zarar vermemek anlamında bir "negatif özgürlük" anlayışıyla da sınırlı değildi. İnsanın kendi yeteneklerini gerçekleştirmesi anlamındaki bir çağdaş özgürlük anlayışını daha 1930'larda savunmaktaydı.
Atatürk'ün yaptığı ve yapmaya özen gösterdiği bazı şeyler var ki, günümüzün katılımcı demokrasi anlayışını daha o zamanlar, sezgileriyle benimsediğini düşündürmektedir. Dünyada ilk kez bir bayram çocuklara armağan edilmiş ve o vesile ile onlara, ülkenin gelecekteki sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 23 Nisan günleri çocukların, kentlerdeki önemli kamu görevlilerinin makamlarına oturmalarının, onların görevlerini geçici olarak devralmış gibi davranmalarının, bir oyun havasının ötesinde anlamı olduğu açıktır. Belki yine ilk kez bir önder, devrimini gençlere emanet etmiş ve onlardan, gerektiğinde ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını istemiş, 1924'te seçmen yaşını 18'e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek, hiçbir gereksinim yokken, Türk Kadını'na siyasal hak ve özgürlüklerini - demokrasinin ana yurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce - veren, kadının siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk'tür.
Atatürk, bununla da yetinmemiş, gerçekleştirdiği büyük kültür devrimi açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Herşeyin devlet içinde ve "devlet için" olduğu faşizmin yükselme döneminde bile, "Türk Dil ve Tarih Kurumları" siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Mustafa Kemal, demokrasinin herşeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve şöyle diyordu: "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi, Fransa İhtilali'nin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre (...) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır."
ULUSCULUK:
"Milliyetçilik, sömürücülerin değil, Mustafa
Kemal devrimcilerinin bayrağıdır."
( Uğur MUMCU )
"Kuvvet
birdir ve o ulusundur."
Ulus,bir
toplumun aşamasıdır. İnsanların oluşturduğu
tolum, ulus olma özelliklerini kazanıncaya kadar, birçok aşamalardan
geçmiştir. Ulus toplumun en son ulaştığı aşamadır.
Ulus;
geçmişte bir arada yaşamış , şimdi bir arada yaşayan,
gelecekte de birarada yaşama inancında, istek ve kesin kararında
olan, aynı yurda ve o yurdun maddi ve manevi değerlerine sahip çıkan,
aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insanların oluşturduğu
toplumdur.
Ulusun
günümüzde yaşayan bölümüne halk denir. Bir ulus içinde bir tek halk
vardır.
"Ulus
ve ülkenin yararları gerektiği taktirde insanlığı oluşturan
uluslardan herbiri ile uygarlık gereği olan dostluk ve siyaset ilişkilerini
büyük bir duyarlılıkla takdir ederim. Ancak benim ulusumu esir etmek
isteyen herhangi bir ulusun da bu isteğinden vazgeçinceye kadar amansız
düşmanıyım."
Kemalizm
içinde "Milliyetçilik", bir yandan ulusal bağımsızlığın
sağlanması, diğer taraftan da çağdaşlaşma
gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öğe oluşturuyordu.
Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak, uluslaşma aşamasından
geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması, çağdaş
toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek için
de bir ön koşuldu.
Çeşitli
kaynaklardan beslenen gecikmiş Türk Milliyetçilik akımını
bir düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu.
bir yandan ulusal bağımsızlığı sağlamak, diğer
yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine yönelen Mustafa
Kemal, elbette ki bu birikimden yararlanmıştır. Ama, aynı
zamanda, eylem içinde onu aşmış, kendi damgasını taşıyan
bir milliyetçilik anlayışına ulaşmıştır. Bu,
sınırlar ötesi hedefler gözetmeyen, ırkçı olmayan, çoğulcu
bir milliyetçiliktir.
Atatürk,
tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle "mazlum
milletler"in birer birer bağımsızlıklarını
kazanacağını çok önceden söylemiş, Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nın başarısı ile de onlara cesaret vermiştir.
Emperyalist devletlere karşı kazanılan bu ilk kurtuluş savaşı,
giderek evrensel bir model oluşturmuştur. Kemalist Milliyetçilik
anlayışının dışa yönelik hedefi, "çağdaş
uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak"tır.
Sadece siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen, ekonomik bağımsızlığı
da içeren bir "tam bağımsızlık", bu
hedefin ayrılmaz bir parçasıdır.
Kemalist
Milliyetçiliği'nin içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus
yaratmaktır. Bu ulus, ne ırkçı, ne de ümmetçi bir anlayışı
yansıtmaktadır. Atatürk'e göre ulus, ne din ne de ırk temeline
dayanır; ulusu yaratan temel öge, ortak tarih, o ortak tarihin ürünü
ortak dil ve sonuç olarak kültürdür. Atatürk İlk Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz,
Çerkes birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamış,
Kurtuluş Savaşı sırasında hep "Türkiye Milleti"
deyimini kullanmıştır. Daha sonraları karmaşık bir
etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba
gösterdiğinde de, örneğin "Ne Mutlu Türk Olana"
dememiş, "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" demiştir. O'nun
için "Türk", Anadolu toprakları üzerinde "kederde, kıvançta"
dayanışma içinde olan insanların adıdır. Orta
Asya'daki Türk o milliyetçilik çerçevesinde yer almazken, Anadolu'nun tüm
insanları, etnik kökenine bakılmaksızın ulusun bir parçası
sayılmaktadır. Atatürk "Medenî Bilgiler" kitabında
şöyle demiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkı'na
Türk Milleti denir." 1935 yılındaki resmî tanımlamaya
göre de; "Ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı
yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür."
Atatürk,
ulus kavramından din ögesinin dışlanmasını, dinin ulus
dışında ayrı bir olgu olarak değerlendirilmesini ise
şöyle savunmuştur: "Türkler İslâm Dini'ni kabul
etmeden de büyük bir milletti. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne
Arapların, ne ayrı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle
birleşip bir millet teşkil etmelerine tesin etmedi. Bilakis, Türk
Milleti'nin milli bağlarını gevşetti; milli heyecanını
uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin amacı,
bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi."
Milliyetçilik,
aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların,
dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini
karşılayan bir ideolojidir. Toplum içindeki çıkar çatışmalarına
alet edildiğinde tutucu, toplumun dışına karşı
ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında
ilericidir. Başka bir ifadeyle, toplumdaki bir kesimin başka bir
kesimi sömürmesini gözden saklamak amacıyla kullanıldığında
tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların
içindeki kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda
ilericidir.
İlerici
milliyetçilik insancıldır; insanlara acı vermeye değil,
onların acılarını dindirmeye yöneliktir. İlerici
milliyetçilikte, insanları egemenlikleri altına almak değil,
onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır. İlerici milliyetçilik,
bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliğini
savunur. İlerici milliyetçilik, bölücü değil, birleştiricidir.
İlerici milliyetçilik, savaşçı değil barışçıdır;
savaşı ancak gerektiğinde; yukarıdaki amaçlar uğruna
kabul eder.
Bu tanım incelenirse, bir milleti oluşturan insanların ilişkilerindeki
kıymet, kuvvet ve vicdan hürriyetiyle, insancıl duyguya gösterilen
saygı kendiliğinden anlaşılır. Gerçekte geçmişten
kalan ortak zafer ve ümitsizlik mirası, gelecekte gerçekleştirilecek
aynı program, beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri
beslemiş olmak, bunlar elbette bugünün medeni zihniyetinde diğer
her türlü şartların üstünde anlam ve kapsam kazanır. Türk Milleti
Türk Yurdu
Milli Ahlakçılık
Türk Milletinin Milli Hissi
Türk Milletinin Oluşmasında Etken Olan Unsurlar
Türk milletinin oluşmasında var olan bu şartlar diğer
milletlerde tam olarak yok gibidir. Daha genel bir tanım yapabilmek için,
diyelim ki, bir topluma millet diyebilmek için bu şartlar aynı
zamanda tamamen veya kısmen bir arada bulunması lazımdır. Milli Birlik ve Beraberlik
Milliyetler Prensibi
Türk Milliyetçiliği
İşte ileri milliyetçilik, Kemalist Milliyetçiliktir. Bu
nitelikleriyle de, çağdaş, evrensel ve kalıcıdır.
Millet
1. Zengin bir hatıralar mirasına sahip bulunan;
2. Beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan;
3. Sahip olunan mirasın korunmasına beraber devam etmek hususunda
iradeleri ortak insanların birleşmesinden meydana gelen topluma
Millet adı verilir.
Bir millet meydana geldikten sonra, kişilerin devlet hayatında,
ekonomik ve fikirsel hayatta ortak çalışması sayesinde
meydana gelen milli kültürde şüphesiz milletin her ferdinin çalışma
payı, katkısı, hakkı vardır. Buna göre aynı kültüre
sahip olan insanlardan oluşan topluma millet denir dersek milletin en kısa
tanımını yapmış oluruz. ( 1929 )
Dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir
milletyoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir...
1. Türk Milleti, halk idaresi olan Cumhuriyetle idare edilen bir devlettir.
2. Türk devleti laiktir. Her yetişkin dinini seçmekte serbesttir. (
1929 )
Fatih İstanbul'da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu
gibi bıraktı. Rum Patriki, Bulgar Eksarhı ve Ermeni
Kategigosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu.
Kendilerine her türlü serbestlik verildi.
İstanbul'un fethinden beri, Müslüman olmayanların sahip kılındıkları
bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en
hoşgörülü ve iyiliksever bir milleti olduğunu kanıtlayan
en açık delildir. ( 1927 )
Milletimizde bu kabiliyet ve gelişme var olmasaydı, onu yaratmaya
hiçbir kuvvet ve kudret yeterli olamazdı. ( 1925 )
Çünkü Türk; derin ve şanlı geçmişin; büyük, kudretli
atalarının kutsal miraslarını bu yurtta da muhafaza
edebileceğindeno mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok
fazla zenginleştirebileceğinden emindir. ( 1929 )
Terbiye kelimesi yalnız olarak kullanıldığı zaman
herkes kendine göre bir anlam çıkarır. Ayrıntıya girişilirse
terbiyenin hedefleri, amaçları çeşitlenir. Meselâ dini terbiye,
milli terbiye, milletlerarası terbiye... Bütün bu terbiyelerin hedef
ve gayeleri başka başkadır... Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin
yeni nesle vereceği terbiye milli terbiyedir... ( 1924 )
Not: Bazı kaynaklarda Eğitim alnında kullanıldığı
için; eğitim bahsine de konulmuştur.
1. Siyasi varlıkta birlik
2. Dil birliği
3. Yurt birliği
4. Irk ve kök birliği
5. Tarihi yakınlık
6. Ahlakî yakınlık
Bütün milletler tamamen aynı şartlar altında oluşmadıklarına
göre, Türk milletinde yaptığımız gibi, diğer her
millet ayrı olarak incelenmedikçe milliyet fikrini genel ve bilimsel
olarak tanımlamak güçtür.
Çünkü, tespit ettiğimiz şartlar insanların millet haline
gelmesine genellikle yardım etmişlerdir. Fakat, bu meydana geliiş
şeklinden başka, adeta bu şartların etkisini dikkate
almadan meydana gelen milletler de vardır... Türklerin, her şeye
rağmen, bütün devirlerde milli dayanışmayı ve bağlılığını
korumuş olması hemen hemen devamlı savaş halinde
bulunmasındandır. Son inkılap senelerindeki birlik kuvvetinde,
savaş halinde bulunmanın etkisi önemlidir. Bu bilgilere göre
savaş, kavimlerin birleşmesinde en kuvvetli bir etkendir...
Siyasi varlığımız dışında, başka ülkelerde,
başka siyasi gruplarla isteyrek veya istemeyerek kader birliği
etmiş, bizimle dil, ırk, kök birliğine sahip ve hatta yakın,
uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk toplumları
vardır. Tarihin bin bir olayının sonucu olan bu durum, Türk
milleti için üzücü bir hatıradır. Fakat Türk milletinin
tarihen ve ilmen oluşmasındaki asaleti, dayanışmayı
asla bozamaz. ( 1929 )
Halbuki milli mücadelede kişisel hırsla değil, milli ideal,
milli onur, gerçek etken olmuştur. ( 1925 )
O şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan
saptırmak isteyenler, ezilmeye, kahredilmeye mahkûmdur. Bu hususta, köylü,
işçi ve özellikle kahraman ordumuz candan beraberdir. Bunda kimsenin
şüphesi olmasın. ( 1929 )
Bir milletin, diğer milletlere oranla, doğal veya sonradan kazanılmış,
özel karakter sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir
özellik göstermesi genellikle onlardan ayrı olarak onlara paralel
gelişmeye çalışması niteliğine milliyetler
prensibi denilir.
Bu prensibe göre her fert ve her millet kendi hakkında iyi niyet,
topraklarına bizzat kayıtsız sahip çıkmayı istemek
hakkına ve bu hakkın kullanılmasını önleyen veya sınırlayan
engelleri ortadan kaldırmak hak ve hürriyetine sahiptir. Bu prensip,
bize hangi milletlerin hür, hangilerinin hürriyetinden şu veya bu
şekilde yoksun olduklarını, yani millet adını taşımaya
layık olmadıklarını kolaylıkla gösterir. ( 1929 )
HALKCILIK:
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir." Bu tanımlamanın içinde halk ile ulus birbiri içinde kaynaşmış ve bir bütünü oluşturduğu açıkça görülmektedir. Atatürk, ulusumuzun bütün kesimini "halk" olarak kabul etmiştir. Atatürk: "Türk Ulusu, halk yönetimi olan Cumhuriyetle yönetilir." düşüncesiyle de halkçı görüşünü ulusçulukla birlikte Cumhuriyetçilik ilkesine bağlamıştır.
"Türkiye'de bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü Türk hükümetinin ilk amacı halka özgürlük ve mutluluk vermektir."
Mustafa Kemal'in demokrasi anlayışı, Kemalizm'in en önemli ilkelerinden olan "Halkçılık"tan da soyutlanamaz. Atatürk başlangıçta Halkçılığı şu şekilde tanımlıyordu: "Bugünkü varlığımızın asıl niteliği milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir. O da Halkçılık'tır, halk hükümetidir, hükümetlerin halkın eline geçmesidir." Ama zamanla bu ilkenin de içeriği gelişti ve Halk Partisi'nin programlarında üç ögeyi içermeye başladı: Siyasal demokrasi, Yasalar önünde eşitlik, Sınıf çatışmalarının kabul edilmemesi ve toplumun dayanışma içerisinde gelişmesi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde girişilen reformlar, hep devleti kurtarmak amacına dönüktü. Oysa Mustafa Kemal, halka güç kazandırmadan, halka dayanıp onun yaratıcı gücünden yararlanmadan çağdaş bir topluma ulaşılamayacağının bilincindeydi. 1922'de Meclis kürsüsünden şunları söylüyordu: "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür... Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni, bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Gerçekten yediyüz yılda beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yediyüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık, zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım."
Mustafa Kemal, yine Kurtuluş Savaşı yıllarında Meclis önünde yaptığı bir konuşmada, Halkçılığın toplumsal - ekonomik içeriğini şöyle açıklıyordu: "Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktn uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içerisinde bir hakkı yoktur. O halde söyleyiniz baylar! Halkçılık toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal uğraştır."
Kemalizm, seçkinciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilkesinden hareketle yapılan bir çok reform, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin - halk ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan birisi; "Türk Dili'ni yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak" amacıyla gerçekleştirilen "Dil Devrimi", yani, dilde arılaştırma çabalarıdır. Sadece seçkinlerin anladığı Arapça - Farsça yüklü Osmanlıca terkedilmiş, türetme ile zenginleştirilmiş Türkçe yazın ve bilim dili olmaya başlamıştır. Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine latin alfabesinin kabulü, halkın eğitimini kolaylaştırmak amacını da taşımıştır.
Kemalist Halkçılık, ayrıcalıksız, sınıfsız bir toplum öngörüyordu. Fakat bu, toplumsal sınıfları kaldırmayı amaçlayan marksist anlamda bir "egemen sınıf" ve işçi sınıfı bulunmadığı varsayımından hareket etmekteydi. Öyleyse varolmayan bir sınıf çatışması ve aryrıcalıklı toplum kesimleri yaratılmamalıydı. Ekonomik gelişmeyi sağlamak için toplumdaki tüm olanaklar değerlendirilmeye çalışılırken bu beklentiye ters düşen bir durumun doğması, Kemalizm'in, bir temel özelliğinin gözden kaçmasına neden olmamalıdır: "Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü Halkçılık, yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaşlar."
"Peki Halk nedir?" sorusunun yanıtı ise şudur: Halk, ayrıcalıklara sahip bulunmayan toplum kesimlerinin toplamıdır!
DEVLETCILIK:
Ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtmak amacına yönelik ekonomik devrim, Atatürkçülük edebiyatına "Devletçilik" deyimi olarak geçmiş ve Atatürk İlkeleri arasında yerini almıştır.
"Bizim güttüğümüz "devletçilik" bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir." (M.K.Atatürk)
Kemalizm'in Devletçilik ilkesini de, Halkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirmek gerekir. Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan halk nasıl kalkınacak ve hakkettiği çağdaş yaşam düzeyine ulaşacaktır? Batının gelişmiş toplumlarının nasıl bir yoldan geçerek o noktaya geldikleri biliniyordu. Bir yandan kendi halklarını, diğer taraftan geri kalmış ülke halklarını sömürerek bir sermaye birikimi oluşturmuşlardı. Türkiye'nin kendisi geri kalmış bir ülkeydi. Halkın sırtından bir sermaye birikimi oluşturulmasına, onun birkaç kuşak daha yoksul tutulması pahasına bir kalkınmaya ise "Halkçılık" anlayışı karşıydı.
1923 - 1930 yılları arasında, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimcilerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin ne yeterli parası, ne yeterli deneyimleri, ne de yeterli teknolojik birikimi vardı. Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise, liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için "Devletçilik" ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi gerçekleştirilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.
Kemalist tek partinin programında 1935 yılında yapılan düzeltmelerden sonra, Devletçilik ilkesi şöyle tanımlanıyordu: "Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimcileri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir."
Kemalist Devletçilik anlayışının, bütün üretim araçlarını devletin elinde toplamayı öngören marksizm ile kuşkusuz ki hiçbir ilgisi yoktur. Hızlı bir ekonomik büyümeyi sağlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına geliyordu. Devlet ekonomiye yön verecek, kıt kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktı. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarılı olamadığı ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yapacaktı.
Türkiye başlangıç aşamasında Devletçiliğin iki büyük yararını gördü: Bir yanda, özellikle altyapı ve sanayi yatırımları sayesinde oldukça hızlı bir büyüme gerçekleştirirken; diğer tarafta, sanayileşmenin devlet eliyle oluşumu sayesinde, Türk işçisi, Batı'daki örnekleri gibi insancıl olmayan koşullar içinde birkaç kuşağın feda edildiğini görmedi. 1929 - 1939 yılları aarasındaki on yılda dünya sanayi üretimi %19 artarken, Türkiye'de sanayi üretim artışı %96'yı buldu. Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye'den daha hızlı bir büyüme sağlayamadı. Giderek oluşmaya ve büyümeye başalyan sanayi işçisi sınıfı nasıl hiçbir mücadele vermeden seçme ve seçilme haklarını elde ettiyse; yüne kan dökülmesine, kuşaklar boyu süren büyük acılar çekilmesine gerek kalmadan insancıl çalışma koşullarına kavuştu. Kemalist "sürekli devrimcilik" anlayışını daha sonra sürdürenler, sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme gibi hakları vermek için de işçi sınıfının rejimi zorlamasını beklemediler. ( Ama uğrunda savaşım vermeden elde edilen hakların yeterince bilincinde olunmadığını daha sonraki deneyimler göstermiştir. İşçi sınıfı, ancak elinden alındığı ya da kısıtlandığı zaman, sahibolduğu hakların ve özgürlüklerin önemini yeterince kavrayabilmiştir. Demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile, işçilerin seçme hakkını elde etmek için nasıl uzun ve kanlı savaşımlar vediği unutulmamalıdır! )
LAIKLIK:
Altı ok ile simgeleştirilen Kemalist ilkeler içerisinde, Atatürk'ün kuşkusuz ki, en önem verdiği ilkelerin başında "Laiklik" geliyordu. Mustafa Kemal, ülkenin koşullarının daha hiç hazır olmadığı bir aşamada bile, çok partili düzene geçiş için sakınca görmezken, tek bir koşul ileri sürmüştü: Laiklikten ödün vermemek! Serbest Fırka'nın önderliği'ni üstlenecek olan Fethi Okyar'a yazdığı mektupta şu satırlar dikkati çekiyordu: "Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur."
Bir
çağdaşlaşma ideolojisi olarak Kemalizm açısından
Laiklik, demokrasi anlamındaki Cumhuriyetçiliğin de, Milliyetçiliğin
de, Devrimciliğin de, ve hatta Halkçılığın da ön
koşulu olduğu için bu ölçüde önem taşımaktadır.
Demokrasinin ön koşuludur; çünki Laiklik olmadan gerçek bir düşünce
özgürlüğü, gerçek anlamda bir özgür seçim olamaz. ( Bütün dünyada
özgürlük ve demokrasi rüzgarları eserken, baskı rejimleri
birbiri ardına yıkılırken, bundan en az etkilenenin -
Laikliği kabul edememiş - müslüman ülkeleri oluşu rastlantımıdır?
) Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünki, Laiklik olmayan yerde
önem taşıyan öge ulus değil, "ümmet"tir. ( Bu
anlayış içinde örneğin Arap ve İranlı, Müslüman
Türk ile, aynı tolumun bir parçası sayılırken, Hıristiyan
Türk olan Gagavuzlar (Gökoğuzlar), Türkçe konuştukları ve
çok daha ortak kültürel özellikler taşıdıkları halde
"yabancı" sayılacaklardır. ) Devrimciliğin ön
koşuludur; çünki, Laikliği kabul etmemiş bir toplumda,
bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları
değiştirmenin tartışılması bile genellikle
olanaksızdır. Halkçılığın ön koşuludur;
çünki, din temeline dayalı bir devlette ağırlığı
ve önceliği olan halk değil, dinsel seçkinlerdir.
Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım
din adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir.
Çünki eski düzenle çıkarları bütünleşmiş olan bir
din adamları kesimi, köklü değişimlere hep karşı
çıkmış, dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri
etkilemeye çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini
ve ağırlığını azaltacak her girişimi de
"dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir.
Sultan'ın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek,
Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in idam
fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.
Ancak şunu da belirtmem gerekir ki ileri görüşlü ve aydın
din adamlarımız sayıca az da olsa Kurtuluş Savaşı'nda
ve sonrasında çok önemli yardımlarda bulunmuşlardır....
Mustafa Kemal, İslam Dini'nin zamanla özünden uzaklaştığını, birçok yabancı ögenin - yorumlar ve boş inançlar olarak - işin içine girdiğini düşünüyordu. Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı kanısındaydı, ama bilerek, mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu: "Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur'an Türkçe olmalıdır. Türk Kur'an'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın."
Müslüman Türk Halkı, Kur'an'ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına ancak Laik Cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe Ezan yine aynı ortamda gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra, tutucu, Kemalizm'e karşı güçlere verilen bir ödün olarak ortadan kalktı.
Genel anlamda laiklik, din ile ilgili olmayan dünya ve devlet işlerini, dini görüşlerinden ayırıp, bağımsız bir hale getirmek ve din ve vicdan özgürlüğü olarak tanımlanır.
Özellikle günümüzde laikliğe dinsizlik(?) diye bakan ve rejimi değiştirmek isteyen insanların sayısındaki artışın çokluğu eminim ki ilk başta ATATÜRK'ü ve biz Atatürkçüleri ve en önemlisi bu vatan için tekrar dünyaya gelseler yine canlarını bu vatan için feda eden ÖLÜMSÜZ ŞEHİTLERİMİZİN ruhlarını çok derinden yaraladığı kanısındayım. Ve ülkeyi bölmeye çalışan bazı güçlerin, ahirette nasıl bir hesap vereceklerini ben kendi adıma çok merak ediyor ve hakkımı helal etmiyorum.
DEVRIMCILIK:
"Devrimler,
yalnız ve ancak öğretmenlerin kafasında başlar." (M.K.Atatürk)
Devrim
sözcüğünün anlamı; kısa sürede meydana gelen köklü değişiklikler
demektir. Bu sözcük anlamından esinlenerek devrimi; Devlet eliyle ülkenin
sosyal hayatının ve kurumlarının akla yakın ve ölçülü
yöntemlerle köklü bir şekilde yenileştirilmesidir, şeklinde
tanımlayabiliriz.
Atatürk,
kendi ana düşünce ve eylemlerine uygun olarak devrimi şöyle tanımlamaktadır:
"Türk
Ulusu'nu, son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları
yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereksinimlerine
uygun olarak ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları kurmuş
olmaktır."
Ayrıca
Atatürk "Devrimler için, "Atatürk Devrimleri" denilmesini
iyi karşılamaz ve "Türk Devrimi" diye düzeltirdi."
(Prof. Dr. Hikmet Bayur)
Kemalist
Devrimcilik İlkesi, Halkçılıkla ve hatta demokrasi anlayışı
ile iç içe bir anlam taşır. Mustafa Kemal'in 1923'te Konya'daki
bir konuşmasında yer alabn şu cümleler, O'nun nasıl bir
devrimcilik anlayışından hareket ettiğini, hiçbir yanlış
anlamaya yer vermeyecek kadar açık bir biçimde sergilemektedir: "Bozuk
zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka başka hedefe,
aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf
telkinle, aydınlatma ile büyük çoğunluğu kendi amacına
göre ikna etmeyi başaramayınca, başka yollara başvurur.
Halka zorbalık etmeye başlar. Başarıya ulaşmak için,
aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında
tabii bir uyum olması gerekir. Yani aydın sınıfın
halka telkin edeceği ilkeler, halkın ruh ve vicdanından alınmış
olmalı. Bu halk bir defa karşısındakinin samimiyetle
kendilerine yardımcı olacaklarına inanırsa her türlü
hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin herşeyden
evvel millete güven vermesi gereklidir."
Bu,
seçkinciliği açıkça yadsıyan, halkla bütünleşmeye
ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren bir
devrimcilik anlayışıdır.
Kemalist
Devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu söyleyebiliriz.
Birinci yanı, eski düzenin geçerliliğini yitirmiş kurumlarını
yıkıp, yerlerine çağın gereksinmelerini karşılayacak
kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm, bununla yetinmemekte,
devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişimlere
açıklık biçiminde anlatmakta ve kalıplaşmaya karşı
çıkmaktadır.
Atatürk,
Devrimcilik İlkesinin birinci ögesini şöyle tanımlıyordu:
"Devrim, Türk Milleti'ni son yüzyıllarda geri bırakmış
olan kurumları yıkarak yerlerine, ulusun en yüksek medeni
gereklere göre ilerlemesini temin edecek yeni kurumları koymuş
olmaktır." Atatürk, yaptığı devrimin ülkeye
kazandırdıklarının korunmasını elbette ki
devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama O'nun açısından
sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin,
değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları
gerektireceğinin bilincindeydi. Bu nedenledir ki, Kemalist ideolojinin
kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı.
Koşullara koşut olarak sadece kurumların değil, düşüncelerin
de değişmesinin gerekliliğini biliyordu. İşte bu
nedenledir ki, Kemalizm'in Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "Sürekli
Devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır.
En
ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin
bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların
gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizm'in bu sürekli
devrimcilik anlayışını benimsemeden, sadece Mustafa
Kemal'in sağlığında gerçekleştirdiklerinin bekçiliği
ile yetinenleri "Kemalist" ya da "Atatürkçü"
saymak olanaksızdır.
Kemalizm,
sırasıyla siyasal sistemi, hukuk sistemini, eğitim sistemini
ve kültürü laikleştirdi. Bir islam ülkesindeki ilk laik devlet böylece
doğdu. Eğer çok sayıdaki müslüman ülke içinde çağdaş,
demokratik bir hukuk devletine sahip tek ülke "TÜRKİYE" ise,
bunun laiklikle bağlantısı olmadığını öne
sürmek elbette ki olanaksızdır. Petrol gibi büyük ve kolay
gelir kaynaklarına sahip olmadığı halde, Türkiye'nin müslüman
ülkeler içinde en sanayileşmişi, en ileri teknolojiye ve çağdaş
ekonomiye ( Bugünlerde krizde olmamıza rağmen ) sahip bulunanı
oluşu da ayrıca düşündürücüdür!
"Devrimler
yalnız başlar, bitişi diye birşey yoktur."
Millet, milletlerarası genel mücadele sahasında hayat sebebi ve
kuvvet sebebi olacak ilim ve vasıtanın ancak çağdaş
medeniyette bulunabileceğini hayatı boyunca devam edecek bir
idare saymıştır...
Sonuç olarak millet; saydığım değişiklik ve inkılâpların
tabii ve zorunlu gereği olarak, toplum idaresinin ve bütün kanunlarının
ancak dünyaya ait ihtiyaçlarından doğmuş ve ihtiyacın
değişme ve gelişmesiyle devamlı olarak değişme
ve gelişmesi esas olan dünyaya ait bir zihniyeti, hayatı
boyunca devam edecek bir idare saymıştır...
Büyük milletimizin hayatının devamında meydana getirdiği
bu değişiklikler, herhangi bir ihtilalden çok fazla, çok yüksek
olan en büyük inkılâplardandır. ( 1925 )
Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri
yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni gereklere göre
ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseleri koymuş olmaktır...
Devlet hayatında İnkılâp, sosyal durumumuzu da kapsar. (
Laiklik), ( Medeni Kanun), (Demokrasi). ( 1933 )
İnkılâplarımızın ana ilkesi budur. Bu gereği
kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zaruridir, şimdiye
kadar milletin beyinlerini paslandıran, uyuşturan, bu anlayışta
bulunanlar olmuştur. Her halde anlayışlarda varolan uydurma
ve boş fikirler tamamen çıkarılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça
beyine gerçeğin nurlarını sokmak imkansızdır. (
1925 )